İndeks
Bir Başlangıcın Gölgesi | Lacivert | Bölüm 01
Karanlığa Açılan Kapı | Lacivert | Bölüm 02
Sırlar ve Suskunluk | Lacivert | Bölüm 03
Geçmişin İzleri | Lacivert | Bölüm 04
Yol Ayrımı | Lacivert | Bölüm 05
Sessiz Çatışma | Lacivert | Bölüm 06
Gölgeler Arasında | Lacivert | Bölüm 07
Görünmeyen Düşman | Lacivert | Bölüm 08
Kırılma Noktası | Lacivert | Bölüm 09
Hakîkatin Peşinde | Lacivert | Bölüm 10
Sınır Çizgisi | Lacivert | Bölüm 11
Adaletin Kıyısında | Lacivert | Bölüm 12
Faili Belli Cinâyetler | Lacivert | Bölüm 13
“Uğur”lar Olsun | Lacivert | Bölüm 14
Ateşkesin Gölgesinde Aşk | Lacivert | Bölüm 15
Laik Bir Düğün, Şer’î Bir Yangın | Lacivert | Bölüm 16
Kurşunla Kapanan Perde | Lacivert | Bölüm 17
Büyükannemi sabah saat 10 gibi Adaçayı’nın evine bıraktım. Adaçayı banyodaymış. Annesine, kahvaltıyı balıkçı barınağında Hasan ve Adem ile yapacağımı söyledim. Yaklaşık üç senedir onları görmemiştim. Büyükannem, alışveriş için acele etmememi, öğleden sonra birlikte alışveriş yapabileceğimizi söyledi. Ayrıca geçerken balıkçı Nihat’a uğramamı, akşam için hangi balık varsa ayırtmamı ve saat ikiye kadar mutlaka onu almamı tembihledi.
Balıkçı barınağına geldiğimde Adem ve Sema oturuyorlardı. Yanlarında, pusetin içinde Adem gibi siyah saçlı bir oğlan çocuğu vardı.
Çocuk neredeyse iki-üç yaşındaydı. Adem’in testislerindeki sorun yüzünden ikisi de hemen evlenmiş ve bir an önce çocuk sahibi olmuşlardı. Evliliklerinde onlara yardımcı olduğum için çocuklarına benim adımı koymuşlardı. Onu ilk kez görecektim, içimi büyük bir heyecan kapladı.
Adımlarım hızlandı. Pusetin içindeki çocuğu tam kaldırıp havalara atacakken, kemerlerinin bağlı olduğunu fark ettim. Hemen çözüp kucağıma aldım.
“Oğlum, bu ne ya! Derya kuzusu olmuş bu, Adem. Semacım, nasıl beslemişsin yeğenimi! Bunun taşağı 6 kilo valla!” dedim. Bu sırada Adem de Sema da bana sarıldılar. Üçümüz olduğumuz yerde dönüp duruyorduk.
Sonra masaya oturduk. Küçük Özgür kucağımda, şaşkın şaşkın yüzüme bakıyordu. O an içimde bambaşka duygular uyandı. Neredeyse 21 yaşına gelmiştim. Annemle babam öleli yıllar olmuştu ve hayatta yakınım olarak sadece büyükannem kalmıştı. O da bir gün giderse, yapayalnız kalacaktım. Uzaktaki akrabalarım, isimlerinden başka hiçbir şey ifade etmiyordu. Hiçbiriyle görüşmüyordum. Kendi kendime sordum: Benim bir ailem olacak mı? Çocuğum olacak mı? Daha önce hiç düşünmediğim bu sorular, bir an içimi kapladı.
Düşüncelerden sıyrılıp Adem’e döndüm:
“Adem, niye bu oğlana Beşiktaş forması, eşofmanı almadın oğlum? Ne bu ya üzerinde; ayılar, köpekler? Yarın hemen Beşiktaş’a gidiyoruz. Ne kadar forma, futbol topu, ayakkabı varsa alıyoruz. Zaten yarın İnönü’de Cimbom’la maç var, onu da seyrederiz. Anlaştık mı?” dedim.
Adem, gülerek kafasını salladı. “Gideriz” dedi.
Biraz sonra Hasan uğradı ve Emine’nin de daha sonra geleceğini söyledi. Hep beraber oturduk. Ben, üç yıldır Ankara’da yaptığım haylazlıkları anlatmaya başladım. Kahkahalar arasında geçen bir sohbetin ardından, neden bu yaz adaya gelmediğimi sordular. Onlara, yaz tatilini Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da geçirmek istediğimi çünkü o bölgede yaşayan insanları hiç tanımadığımı söyledim.
Oraya gittikten sonra işçi-köylü sınıfı farkını daha iyi anladığımı ve feodal yapının etkisini gördüğümü anlattım. Yoksulluklarını, cahilliklerini ve bu durumun değişmemesi için çaba harcayan baskıcı güçleri gözlemlediğimi söyledim.
“O bölge, Türkiye için kanayan bir yara. Kimse bunu görmüyor. Biz, şehir burjuvazisini değiştirip sosyalizmi getirmeye çalışıyoruz. Ama devrim yapacaksan önce Hakkâri’den, önce Kars’tan, Van’dan başlayacaksın. Oradaki insanlar kalkınmadan, eğitilmeden bırak sosyalizmi ya da komünizmi, normal bir hayat bile yaşayamazlar” dedim.
Beni dinlerken kimse sesini çıkarmıyor, konuşmama katılmıyordu. Anlattıklarım, onların farkında olmadıkları bir dünyadan bahsediyordu ve açıkçası onları çok da ilgilendirmiyordu. Onların yaşamı ve dünyası, sadece bu adanın sınırları içindeydi. Akşam haberlerini dinlemek ya da gazete okumak gibi bir alışkanlık yoktu burada; kendine özgü, küçük bir cumhuriyet gibiydi.
Ülke ise bambaşka bir eksene kayıyordu. Batılılaşma, burjuva ve orta burjuva sınıflar ile ezilen köylü ve işçi sınıfı arasında derin uçurumlar yaratıyordu. Darbe, kapitalizme hizmet ediyordu; kapitalistler gün geçtikçe daha fazla kazanırken, grev ve gösteri hakları ellerinden alınmış sınıflar ezilmeye devam ediyordu. Bir de yeni bir sınıf vardı: dindar sermaye sınıfı. Bu grup, darbenin yarattığı fırsatlardan yararlanarak sermaye biriktirmeye başlamıştı.
Özgür’ü tekrar Sema’ya verdim ve masaya gelen çay ve tostlara yöneldim. Dünkü midyelerden kalan tokluk çoktan geçmişti; hatta gece yarısı karnım öylesine acıkmıştı ki… Fakat buzdolabını açtığımda ağzıma atacak hiçbir şey bulamamıştım.
Bayram abinin yaptığı tostu bir düşün! Bakkal ekmeğinin yarısından yapar, içine bolca peynir ve sucuk koyar, üstüne bir de her tarafını salçayla kaplar. Sonra bu tosta “yengen” adını verir. Halbuki Neriman abla ne salçalıdır ne de kalçalı; bildiğin zargana gibi bir kadın.
Tam ikinci yarım ekmeğe yumulacaktım ki…
“Heyy, o tost benim! Ellerini kaldır, sakın dokunma!” diye bir ses duydum. Başımı çevirdiğimde Adaçayı’nın koşar adımlarla bana geldiğini gördüm. Isırmaya hazırlandığım tostu bir martı gibi kaptı, köşeye doğru gidip iki büyük ısırık aldı. Ağzı dolup taşmıştı. Üçüncü ısırığı da alırken tostun yarısı gitmişti bile. Herkes şaşkınlık içinde ne yapacağını bilemiyordu.
Sonra Adaçayı, tıkanır gibi oldu. Bayram abiye doğru koşup eliyle su işareti yaptı. Bayram abi, kendi sürahisinden bir bardak su doldurup uzattı. Adaçayı suyu kafasına dikti, yarısına kadar içti ve ağzındaki lokmayı yuttu. Ardından pis pis gülmeye başladı. Boğulacak diye hepimiz ayağa kalkmıştık.
Tostu masanın üzerine bıraktıktan sonra yine kollarını boynuma doladı. “Hani evde babaannenle birlikte kahvaltı yapacaktık aşkım?” dedi. Ardından dudaklarını dudaklarıma yapıştırdı ve uzun uzun öpmeye başladı. O an yer yarılsa da içine girseydim diye düşündüm. Herkesin, onunla öpüştüğüm için bize kızacağını sanıyordum ama masaya dönüp oturdular.
Ben, mahcubiyetimi gizlemeye çalışarak, “Yahu bu kız dünden beri beni nerede görse sarılıp öpüyor. Can görse beni öldürecek!” dedim. Masadakiler biraz gülümser biraz da mahcup bir ifadeyle bana baktılar.
Sema, biraz duraksadıktan sonra konuşmaya başladı:
“Üç senedir sadece senin hayatın değişmedi, biz de burada bir şeyler yaşadık. Öncelikle, Adaçayı Can’dan ayrılalı iki yıl falan oldu. Şimdi Can, onun için sadece bir okul arkadaşı. Ama Can hayatının hatasını yaptı; Adaçayı’yı Reyhan’la aldattı. Bu ortaya çıkınca hem Reyhan hem de Adaçayı onu bıraktı.
Can, Adaçayı’nı seni sevmekle suçluyordu. ‘Beni sevmiyorsun, sen Lacivert’i seviyorsun’ dedi. Sen Ankara’ya okumaya gidip bizi burada bırakınca, Adaçayı ruhsal olarak çöktü. Senin gitmene gerçekten çok üzüldü. Can, Adaçayı’nın seni sevdiğine inandı ve bu yüzden Reyhan’la birlikte olmaya başladı. Bostancı’da, Suadiye’de onunla takıldığını duyduk. Can’a göre Reyhan onu baştan çıkarmış. Ama Adaçayı onları yakalayınca her şey bitti. Can, iki yıldır buraya hiç gelmiyor. Reyhan’a bir anlam veremiyoruz. Zaten bu ilişkiyi biliyorsun; çocuğun sevgilisi varken, niye araya giriyorsun ki?”
Ben neden girdiğini biliyorum. Reyhan o gecenin intikamını böyle almış. Kimseye bunu anlatamam. O gece yaşadıklarım benim bile kabullenemediğim bir şey. Burada kimse beni haklı görmez.
Reyhan, ayrılırken bana şöyle demişti:
“Sen o Adaçayı’na âşıksın. Bunu kendine itiraf et. O yüzden hiçbir kadın senin için önemli değil. Beni kullandın ve kenara bıraktın.”
Ama ben âşık değildim. Reyhan’a da âşık değildim. Yine de şimdi Adaçayı beni durmadan öperken, vücudumun her hücresi harekete geçiyor. İçim mutlulukla doluyor.
Biraz havalı, cool bir tavırla:
“Vayy, Can ve Reyhan süper ikili işte. Bu Adaçayı ben giderken öpüşmeyi bile bilmezdi. Ne yapsın böyle acemiyi? Reyhan tabii ki taş kız, Can erken görmüş bu durumu” dedim.
Adaçayı, elinde kalan son tost parçasını ağzına attı ve ağzı doluyken konuşmaya başladı:
“Siktir Lacivert, inkâr etme! Bana âşıksın, kabul et. Ankara’ya gitmeden önce de döndükten sonra da az önce beni öperken de titriyorsun. İkimiz öpüşürken yeryüzünden birlikte ayrılıyoruz. Ben kabul ettim; seni seviyorum, sana âşığım. Hatta daha 15 yaşında, Adalar İhtisas Havuzu’nun önünde seni ilk gördüğümde âşık oldum. Sen beni bebek gibi gördün sonra da elinle Can denen hıyarın eline verdin. Erkek ol biraz! Sana âşık olduğumu söylüyorum, sen de itiraf et. Gerçi seni Filistin askısına alsak itiraf etmezsin ama hadi, itiraf et!”
Gülmeye başladım. Filistin askısını bile öğrenmiş bizim ufaklık. Sonra masadaki herkesin yüzlerine baktım. Hiç kimse karşı çıkmıyordu, hatta herkes onaylar şekilde bakıyor ve “E hadi söyle” der gibi kafalarını sallıyordu.
“Yani buna aşk diyemem” dedim biraz tereddütle. “Çok hoşlanıyorum. Aşk için Deniz abi hep ‘Solcudur’ der. ‘Aşık oldun mu sol yanın acır çünkü kalbin oradadır. Aşk, kalbini ele geçirir ve yıkıcıdır. Seni yıktı mı, canını alır’ der. Evet, biraz seviyorum. Onun bana şiirler okumasını, muziplikler yapmasını seviyorum. Bu aralar fiziksel olarak da bayağı değişmiş; boy pos atmış, bildiğin afet olmuş. Yani biraz Emine veya Sema olmaktan çıktı benim için. Ama… racona ters değil mi ya? Mahallenin kızı, eski sevgilisi arkadaşımız. Olmaz bence bu” dedim.
O zamana kadar hiç konuşmayan Hasan birden lafa girdi:
“Söylediklerinin tamamı doğru aslında. Mahallemizin kızı, arkadaşımızın eski sevgilisi… Bunlar düşününce ters geliyor. Ama sen buradan gittikten sonra, bu kızın hâlini görmedin. Sen adada nereye ayak bastıysan oraya gitti, sen hangi kitabı okuduysan o kitabı okudu. Hatta o kitapta bir sayfaya not düştüysen, o nota cevap yazdı. Can, bunun farkına vardı. Bu kız sadece seni seviyordu, Can’la ise yalnızca flört ediyordu.
Can, Reyhan’la karşılaşınca zaten sağlam olmayan ilişkisini batırdı. Yani burada aslında hiç var olmayan bir ilişkiden bahsediyoruz. Adaçayı’nın durumu, Emine’nin durumu gibi değil. Eğer Emine böyle bir şey yapsa, ikinizi de öldürürüm bak, ha!” diyerek kahkahalarla gülmeye başladı.
O günkü konuşma, Adaçayı ile beraberliğimizin genel kurulu gibi olmuştu. Genel kurul kararları neticesinde bir ilişki onaylanmış ve kabul görmüştü.
* * *
Adaçayı, neredeyse her gün yanıma geliyordu. Büyükannem onu zaten çok seviyordu. Bizde kalmasını, başka bir odada kalması şartıyla onaylıyordu. Ancak yaşlıydı ve uykusu çok ağırdı. O uyur uyumaz, Adaçayı hemen yanıma geliyordu. Annemlerin odasında sadece iki kişilik bir yatak vardı ama orada yatmak yasaktı. Mecburen tek kişilik yatakta birlikte yatıyorduk. Yaz olmasına rağmen şikâyet etmiyorduk çünkü her zaman çırılçıplaktık.
Benim doğum günü zamanım gelmişti. Hazırlıklar başlamıştı. Balıkçı barınağına müzik sistemleri getirilmiş, disko pop müziklerinden oluşan karışık kasetler hazırlanmıştı. Barınağın üzerine krepon kâğıtlarıyla süsler yapılmış, Beşiktaş bayrakları ve Türk bayrakları asılmıştı. Ortam, adeta bir düğün salonu gibiydi.
Solcu direnişlerin bayraklarından ve flamalarından eser yoktu. Artık biz de suyun yolundan ilerliyorduk.
Akşam saat altıda toplanma kararı almıştık. Mezeler hazırlanmış, içkiler alınmış, tabaklar ve çatal bıçaklar masalara yerleştirilmişti.
Adaçayı ile birlikte ada vapurunu karşılamaya gittik.
Kadıköy ve Bostancı tarafındaki lise arkadaşlarını da partiye davet etmişti. Bu arada, Adaçayı ÖSYM’nin ikinci aşamasını çok yüksek bir puanla geçmişti. Henüz tercih listesini yapıp göndermemişti ama istediği okula rahatlıkla girebileceği kesindi. Bana bir ara, “Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ni tercih etsem mi?” diye sordu. Ben de “Acele etme, vaktimiz var. Daha iyi okullar da yazabilirsin” demiştim.
İlk gelen vapur, Sirkeci’den gelendi. Prinkipos Dondurmacısı’nda dondurma yiyorduk. Belki bu vapurla gelenler vardır diye, yolcuların indiği yere doğru yürüdük.
Karşıdan gelen kalabalığın arasında, başı kapalı bir kadın bana doğru el sallıyordu. İlk başta tanıyamadım ama kadın koşmaya başladı ve “Özgür! Özgür!” diye seslendi. Gelen Didem’di. Aylardır ondan haber almıyordum. Onunla ilgili düşüncelerim ve hislerim çoktan kaybolmuştu. Ne onu özlemiş ne de aramıştım.
Didem koşarak geldi, kollarını boynuma doladı. Önce yanaklarımdan öptü, ardından birden dudaklarımdan öpmeye başladı. Başörtülü oluşu ve sokak ortasında beni böyle ateşli bir şekilde öpmesi, etraftaki yolcuların bize ters ters bakmasına sebep oluyordu. Ama bu onun umurunda değildi.
“Ne çok özlemişim seni! Neden beni hiç aramadın?” diye sordu. Daha cevap veremeden ekledi:
“Sabah telefon ettim, büyükannen evde olmadığını söyledi. Doğum günü kutlamaları için arkadaşlarınla olduğunu ve balıkçı barınağında olabileceğini söyledi.”
O sırada Adaçayı elindeki dondurmayı yere attı ve koşarak oradan uzaklaşmaya başladı. Ama barınağa doğru değil, tam ters yöne doğru gidiyordu.
Didem birden kollarını boynumdan çekti ve haykırmaya başladı:
“Nasıl yani, bu kız senin sevgilin miydi? Neden benim haberim yok? Allah belanı versin, Özgür! Böyle mi öğrenecektim? Ben de sana geldim, ailem beni biriyle nişanlayacak, okulumu Ankara’dan İstanbul’a alacak. Bunları söylemek için geldim. Seninle kaçabilir miyim diye geldim. Ama ne görüyorum? Âşık olduğum adam yanına fıstık gibi bir kız almış, karşımda dondurma yiyorlar! Allah senin belanı versin!”
Birden yere yığıldı. Herkes etrafımıza toplandı; ona vurduğumu sanmışlardı. Beni kenara çekip sıkıca tuttular. Kolonya getirdiler, soğuk suyla yüzünü ve kollarını yıkadılar. Bir süre sonra ayıldı.
Eve götürmek istediğimi söyledim ama beni reddetti. Çevresindeki kadınlara, “Sakın onu bana yaklaştırmayın!” diye bağırdı. İnsanlar beni kollarımdan ve bacaklarımdan tutup Atatürk Meydanı’na doğru sürüklediler.
Daha sonra kadınlar, Didem’i vapur iskelesinin yanındaki bir yolcu motoruna bindirdiler. Motor yaklaşık 500 metre kadar ilerleyince, beni tutan insanlar ellerini çektiler. Motorun peşinden gitmek gibi bir niyetim yoktu zaten. Koşarak balıkçı barınağına döndüm.
Haber oraya çoktan ulaşmıştı. Sadece Adem ve Hasan kalmıştı. Herkes bana suçlayıcı gözlerle bakıyordu. Hasan ve Adem olanları bir kez daha anlatmamı istedi. Her şeyi olduğu gibi anlattım.
Meğer o sırada Adaçayı, perişan bir halde barınağa gelmiş. Emine ve Sema’ya sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlamış:
“Benim kaderim mi bu? Özgür de beni aldatmış! Onun Ankara’da sevgilisi varmış. Kadın onu almaya gelmiş!” diye ağlıyormuş.
Onu teselli etmek için, Semaların evine gitmişler.
Adem, Hasan ve ben konuşmaya devam ediyorduk. Bayram abi rakı kadehlerini doldurup masaya getirdi. Bizlere bakarak, “Geçecek çocuklar, geçecek. Eğer aşk varsa zaten engel tanımaz” dedi. Kadehleri kaldırıp içmeye başladık.
Saat gece yarısını geçmişti. Emine ve Sema yanımıza geldiler. Emine, Adaçayı’nı İlk Yardım’a götürdüklerini, ona yatıştırıcı bir iğne yapıldığını ve şimdi uyuduğunu söyledi. Ardından ikisi birden karşıma geçti. Emine, doğrudan gözlerimin içine bakarak konuşmaya başladı:
“Özgür, sana bir şey soracağım. Madem bir sevgilin vardı, neden bunu önce Adaçayı’na, sonra bize söylemedin? Ayrıca kız, valizle gelmiş, belli ki burada kalmaya niyeti vardı. Bu oldukça ciddi bir durum, değil mi? Adaçayı, kendisini aldatan bir sevgili travmasından yeni yeni kurtulmuşken, bu durumu nasıl kaldıracak? Söyler misin?”
Emine’ye ve diğerlerine bakarak konuşmaya başladım ama gözyaşlarımı da tutamıyordum:
“Benim kimsem kalmadı, biliyorsunuz. Annem ve babam öldü. Hiç kardeşim yok. Büyükannem ölünce tamamen yalnız kalacağım. Aslında hep yalnızım. Didem, Ankara’da sınıf arkadaşımdı, sevgilim değildi. Ama öyle şeyler yaşandı ki o bana sahip çıktı, ben de ona. Sanki çok âşık sevgili hâline geldik ama aslında öyle bir şey yoktu.
Hepimiz daha çok genciz, biliyorsunuz. Öpüşmek, sevişmek, koklaşmak, dünyayı kurtarmaktan ya da mücâdele etmekten daha güzel geliyor insana. Arada sırada birbirimize dolanmak, sürtünmek hoşumuza gidiyordu. Evet, bazen öpüşüyorduk ama aramızda asla ciddi bir sevişme olmadı. Ne ben ona ne de o bana ‘sevgilim’ dedi. Yani tam anlamıyla sevgili sayılmazdık. Bu yüzden kimseye anlatmak zorunluluğu hissetmedim. Ama şimdi bu haliyle bile anlatmam gerektiğini fark ediyorum.
Ayrıca, Adaçayı ile ilişkim de gözlerinizin önünde nasıl hızlı ve ateşli gelişti, siz tanık oldunuz. Ama düşünün; ‘Bir dakika dur Adaçayı, sana anlatacaklarım var. Benim ileri seviyede bir flörtüm var, onu sevmiyorum ama arada sırada öpüşüyoruz. Sanırım kız bana âşık’ diyebilir miydim? Böyle bir şeyi anlatmanın zorluğunu siz de görüyorsunuz.”
Sema, elini omuzuma koyarak sakin bir sesle konuştu:
“Bak Özgür, biraz bu adadan uzaklaş. Birkaç gün ortalıkta görünme. Biz Adaçayı’nı rehabilite edene kadar gelme. Bu kız sana feci şekilde âşık. Can’a olan sevgisi, senin o başı kapalı kıza olan hislerin gibiydi. Şu anda kendine gelmesi için ona zaman tanımalıyız. Merak etme, biz onu asla yalnız bırakmayız. Ama sen yaklaşma, sakın!”
O gece sabah üçe kadar barınakta içtim. Sonra Adem ve Hasan’dan ayrıldım ve eve döndüm. Ancak eve girdiğimde, büyükannemi yerde buldum.
Panikledim. Baygındı ve bir türlü ayıltamıyordum. Telefonu çevirdim, adadaki polikliniği aramaya çalıştım ama kimse telefona cevap vermedi. Büyükannemi omuzuma aldım ve merdivenlerden indim.
Sokaklar bomboştu. Ev ile İlk Yardım Merkezi arasında yaklaşık bir kilometre vardı ve onu sırtımda taşımak inanılmaz zordu. Kolları beni tutmadığı için emekler gibi ilerliyordum. Bacaklarım feci şekilde zorlanıyordu. Yolda ikimiz birden yere düştük. Tam o sırada büyükannem derin bir nefes alıp, “Aaahhh” diye bir ses çıkardı ve kafası yana düştü.
O an ölümün yüzünü büyükannemin yüzünde gördüm. Vücudunun soğukluğunu hissediyordum. Çıkan gürültüye komşulardan bazıları evlerinden çıkarak koştular. Hemen yardım ettiler ve büyükannemi İlk Yardım’a taşımama yardımcı oldular.
Büyükannemi müşâhede odasına aldılar. Yaklaşık on dakika sonra doktor dışarı çıktı ve başını hafifçe eğerek, “Buraya geldiğinde zaten ölmüştü. Birkaç iğne ve masajla geri döndürmeye çalıştık ama geri dönüşü olmadı. Allah rahmet eylesin, başınız sağ olsun” dedi.
Ardından ekledi: “Yarın sabah raporlarını hazırlamış oluruz. Hava çok sıcak ve buradaki soğutma sistemi iyi çalışmıyor. Öğlen namazına kadar gömmenizi tavsiye ederim. Yakınlarına haber verin.”
Eve döndüm. Henüz 21 yaşındaydım ve başıma gelmeyen kalmamıştı. Annem ve babam, çok genç yaşımda beni yalnız bırakmıştı. Daha sonra hayatıma insanlar almak istedim ama hiçbirinde başarılı olamadım. Tam dostluk ve sevgiyi hissettiğimde, en yakın arkadaşım Barış öldürüldü. Birçok dava arkadaşım hapishanelere düştü. Sonra sevdalandığım kadınlar oldu ama hepsini bıraktım.
Belki de beni terk edenler o kadar çoktu ki onlar beni terk etmesin diye ben onları daha önce terk ediyordum. Başka bir terk edilişe dayanamazdım. Ama bugün… Didem, Adaçayı ve sen, Ayşe Arı, benim güler yüzlü, anlayışlı babaannem, sen de beni terk ettin. Benim hayatıma kimse kalmak için girmeyecek mi?
Ali Şerîatî’nin1 Ebuzer adlı kitabında okumuştum.
Ebuzer, ilk sofi (sufi) insanlardan biriymiş. Bu yüzden çölde, bir lokma hurma ve bir yudum su ile yaşarmış. Oysa varlıklı bir insanmış; Mısır’dan kalkıp Medine’ye gitmiş ve Peygamber’in evinin karşısında bütün gün beklemiş.
Peygamber, onu çölde gördüğünde, çevresindekiler Ebuzer’in bu halini düzeltmesini istermiş.
“Peygamber’in yakını sayılıyor, üstüne başına çeki düzen versin” diye ona kızarlarmış. Peygamber ise etrafındakilere şöyle dermiş:
“Yanlış biliyorsunuz. Ebuzer bu dünyaya çıplak geldi, yalnız başına geldi ve tek başına haşrolacak. Kıyamet gününde yaptıklarından dolayı tek başına hesap verecek. Bunu böyle bilin ve onu kendi hâline bırakın.”
Ben de aynen öyleyim; tek başına, çırılçıplak. Dünyaya gelen her insan gibi tek başına ve çırılçıplak. Dünyaya geldikten sonra öğreniyorsun; bu adam baban, bu kadın annen. Daha sonra birçok insan giriyor hayatına. Onları, fikirlerinde var oldukları ve onları bildiğin için çevrendeki insanlar olarak görüyorsun. Peki ya bilmediklerin, hiç görmediklerin? Onlar var mı? Yok mu? Bilmiyorsun. Sonunda yapayalnız kalıyor ve ölüyorsun. Tıpkı büyükannem gibi.
* * *
Sabah ilk yardıma gider gitmez, kapının önünde bir sürü siyah takım elbiseli koruma ve polis gördüm. Adem ve Hasan durumu duymuş, koşarak yanıma gelmişlerdi. Sarıldılar ve başsağlığı dilediler. Hep birlikte içeri girdik.
İçeride, elinde ahşap bir baston taşıyan, bembeyaz saçlı 70 yaşlarında bir adam, doktorla konuşuyordu. Beni görünce bastonuna dayanarak ayağa kalktı. Selamlaşmak için elini uzatıp, “Binbaşı Altay’ın meşhur torunu Özgür Arı sensin demek” dedi.
Altay, dedemin adıydı. Demek ki bu adam, dedemin bir arkadaşıydı. Konuşmaya devam etti:
“Komutanımız, hepimizin örnek aldığı bir insandı. Hepimiz onun gibi olmak için çaba sarf ettik. Geçen günlerde, senin, üniversitede yaşanan bir olay nedeniyle gözaltına alındığını duydum. Büyükannen Ayşe Hanım, hemen beni arayarak bu işi halletmemi emretti. Ben de Mamak Cezaevi komutanını aradım. O da dedeni çok iyi tanırdı. Seni aradıklarında Jandarma Komutanlığı’nda olduğun ortaya çıktı. Ancak cezaevine getirilmen gerektiğini söylediler. Cezaevi komutanı bana dedi ki, ‘Altay Binbaşımın torunu, benim de torunum olur. Ancak çocuk Jandarma Komutanlığı’nda fena hırpalanmış. Burada olduğu sürece tedavisi ile ilgileneceğim.’ Böylece seni çıkarmak yerine biraz daha kalmanı uygun gördük.”
O zaman olanları şimdi daha iyi anlıyorum.
Alelacele savcı gelmiş, hemen mahkemeye sevk edilmiştim ve suçsuz bulunmuştum. O sırada, oradan sağ çıkamayacağıma inanmaya başlamıştım. Meğer beni koruyan başka eller varmış. Beni sürekli izliyorlardı. Belki de birçok arkadaşımın yakalanması benim suçumdu. Resmen devletin gizli bir piyonu gibi hissediyordum.
Birden sinirle sordum:
“Dedem gizli ajan mıydı? MİT elemanı mıydı? Neden dedem hakkında bu kadar az bilgi var?”
Yaşlı adam, sakin bir şekilde konuşmaya devam etti:
“Babaannenin cenazesini bir saat sonra buraya gelecek özel bir tekneyle Üsküdar’a götüreceğiz. Dedenin yanına, Karacaahmet Mezarlığı’na defnedeceğiz. Buradan gitmek isteyen kişiler de aynı tekneyle gelebilir. Cenazeden sonra onları buraya, adaya geri getirecekler. Ancak senin bizimle 10 gün kadar kalman gerekiyor. Sana devredilecek miraslar ve bilgilendirilmen gereken konular var. Şimdi eve dön ve 10 gün için hazırlan. Cenazeye katılmak isteyenler için birazdan cami minaresinden duyuru yapılacak.”
Şaşkın bir şekilde adama döndüm ve sordum:
“Peki siz kimsiniz? Dedemin ve büyükannemin arkadaşı olduğunuzu anladım ama adınız ne?”
Yaşlı adam, hafifçe gülümseyerek cevap verdi:
“Cevdet Sunay.2”
Şaşkınlıkla ona baktım. Yüzümdeki ifadeyi görünce gülerek ekledi:
“Keşke bir kan bağımız olsaydı. Ama sadece bir isim benzerliği.”
Devam edecek…
Açıklamalar:
- Ali Şerîatî: (1933-1977) İranlı bir düşünür, sosyolog, yazar ve İslâm dünyasının önemli entelektüellerindendir. Şerîatî, özellikle İslâm ve modernite arasındaki ilişkiyi ele alarak İslâmî düşünceyi sosyal adalet, özgürlük ve bireysel sorumluluk temelinde yeniden yorumlamaya çalışmıştır.
Fransa’da Sorbonne Üniversitesi‘nde sosyoloji eğitimi aldı ve burada Marksizm, egzistansiyalizm ve Batı düşüncesiyle tanıştı. Bu birikimini İslâmî öğretilerle harmanlayarak özgün bir düşünce sistemi geliştirdi. Şerîatî, Şiîlik geleneğini modern toplumun ihtiyaçlarına göre yeniden yorumlayarak “Ali Şiîliği” ve “Safevî Şiîliği” ayrımını yaptı. Ona göre, Ali Şiîliği sosyal adalet ve özgürlük mücâdelesinin temsilcisiyken, Safevî Şiîliği daha ziyade iktidara hizmet eden ve halkı pasifize eden bir anlayışı temsil eder.
Şerîatî, eserlerinde Batı emperyalizmini ve yerel despotizmi eleştirerek İslâm dünyasının uyanışını hedeflemiştir. En bilinen eserlerinden bazıları şunlardır:◦ İnsanın Dört Zindanı
◦ Hüseyn’e Selâm
◦ Dine Karşı Din
◦ Umran Felsefesi
Fikirleri, özellikle İran İslâm Devrimi öncesinde gençler ve aydınlar arasında büyük yankı bulmuştur. Ancak görüşleri bazı çevrelerce tehdit olarak görüldü ve rejim tarafından baskıya uğradı. 1977’de İngiltere’de şüpheli bir şekilde hayatını kaybetti. Ölümü, birçok kişi tarafından İran Şah rejiminin bir suikastı olarak değerlendirildi.
Ali Şerîatî, İslâm’ın sosyal adalet ve devrimci yönünü vurgulayan düşünceleriyle, hem Müslüman dünyada hem de akademik çevrelerde etkisini sürdüren bir isimdir. ⇡⇡⇡ - Cevdet Sunay: Türkiye Cumhuriyeti’nin beşinci cumhurbaşkanı olarak görev yapmış bir asker ve siyasetçidir. 10 Şubat 1899’da Trabzon’da doğmuştur. İlk ve orta öğrenimini Trabzon’da tamamladıktan sonra İstanbul’daki Kuleli Askerî Lisesi’ne kaydolmuş, ardından Harp Okulu’ndan 1917 yılında mezun olmuştur. I. Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi’nde görev yapmış, savaşın ardından Kurtuluş Savaşı’na katılmıştır.
Cumhuriyetin ilanından sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nde çeşitli kademelerde görev almıştır. 1949 yılında tümgeneral, 1958 yılında orgeneral rütbesine terfi etmiştir. 1960 darbesinden sonra Kara Kuvvetleri Komutanı olarak görev yapmış, 1961 yılında Genelkurmay Başkanı olmuştur. 1966 yılında Genelkurmay Başkanlığı görevindeyken cumhurbaşkanı seçilmiş ve bu görevini 1973 yılına kadar sürdürmüştür.
Cevdet Sunay, cumhurbaşkanlığı dönemi boyunca 1960’ların sonlarında Türkiye’de yaşanan toplumsal ve siyasal hareketlerin yanı sıra Kıbrıs sorunuyla da ilgilenmiştir. Cumhurbaşkanlığı görevinden ayrıldıktan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kıdemli bir üyesi olarak Senato üyesi olmuştur. 22 Mayıs 1982 tarihinde vefat etmiştir. Cevdet Sunay, Türkiye’nin erken dönem tarihindeki askerî ve siyasal rolüyle hatırlanmaktadır. ⇡⇡⇡





4 YORUMLAR
Canım Metinciğim;
Hikâyenin kişisel ilişkiler bölümünde de kendi geçmişinden izler olduğunu düşünüyorum, bilmem yanılıyor muyum 😉 Özgür de ne paylaşılamayan adammış. Genel kurul kararı ile Adaçayı ile çıkmasının onanmasına çok güldüm 😁
Gençlerin yaşamına dair çizdiğin sahneler, beni kendi geçmişime de götürüyor. Anılarda savrulurken onların heyecanı ve tutkusu bana bir yandan nostaljik bir mutluluk, bir yandan da içsel bir hüzün yaşatıyor. Her şey buraya kadar son derece keyifliydi fakat büyükannenin ölüm sahnesine geldiğimde hislerim bambaşka bir yöne kaydı.
O sırtında taşıma sahnesi… Tanrım, yüreğim sızladı. O anı okurken içimden sadece şu geçti: Dilerim bu bölüm tamamen kurgudur ve hiçbir şekilde yaşanmışlıklarla ilintili değildir. Böyle bir anıyı, gerçek bir hikâyenin yansıması olarak düşünmek bile beni derinden sarstı.
Hikâyen her zamanki gibi çok etkileyiciydi. Duygularımı hem alt üst ettin hem de beni hikâyenin bir parçası hâline getirdin. Kalemine, ruhuna sağlık, canım 👏🏻
Kucak dolusu sevgiler ❤️
Canım benim;
Gençken ve sonrasında kişisel ilişkilerim hemen hemen böyleydi. Ama tabii ki hikâyede adı geçen kişiler ve yerler tamamen kurgu. Gerçek kişilerle ilgisi yok 😃
Büyükanne ölümü ile gerçekte yaşanan ise: Büyükannem Giresun’da köyünde şeker komasına giriyor. Babam, annesi ağırlaştığı için İstanbul’dan yanına gidiyor. Fakat 3, 4 gün içinde işyerinden acil geri çağırıyorlar. Babam da kendi yerine beni Giresun’a çağırıyor. Ben de 20 yaşında yokum daha. Büyükannem fenalaşınca Ordu Devlet hastanesine ambulans içinde götürüyorum. Birgün içinde de vefat ediyor.
Hayatımda ilk defa ambulansa binmiştim, ilk defa da ölmüş insan görmüştüm. Babam gelene kadar da cenaze işleriyle de ben ilgilenmiş, büyükannemi de ben defnetmiştim. Babam ancak yetişmişti
Babaannemi ve anneannemi çok severdim. İkisi de arkadaşım gibiydi. Babaannemin adı da Ayşe idi.
Öykümün bu bölümden sonrası 2. bir evrilme olacak. Artık çok fazla gençlik aşkları yok. 😂
Yine dokunuşların olağanüstü.🙏 Gerçek Didem’i seviyorum 💕
Bu dizi o kadar iyi gidiyor ki bir filmi filmi izler gibi bir telaşa kapılıyorum her okuyuşumda. Eksik parçalar bir bir yerine oturmaya başladı. Yeni bölümü dört gözle bekliyoruz şimdiden.
Yasincim okuyup yorum yazdığın için teşekkür ederim 🙏 Öyküyü beğenip takip etmen bana gurur verdi.
Didem ve senin gözlemlerinde Lacivert paylaşılmaz bir adam gibi görünüyor ama birinci bölüm aslında öykünün son gününden birgün öncesi ile başlıyor. Orada da Adaçayı ve Lacivert artık nihâyet birlikteler. Yani mutlu son. 💕
Bu bölümden sonra maalesef ülkede işler çok hızlı şekilde kötüye gidiyor, öykü değişiyor, sanırım artık “2. sezon başlıyor” diyebiliriz.
Çok teşekkür ederim 🙏