İndeks
Bir Başlangıcın Gölgesi | Lacivert | Bölüm 01
Karanlığa Açılan Kapı | Lacivert | Bölüm 02
Sırlar ve Suskunluk | Lacivert | Bölüm 03
Geçmişin İzleri | Lacivert | Bölüm 04
Yol Ayrımı | Lacivert | Bölüm 05
Sessiz Çatışma | Lacivert | Bölüm 06
Gölgeler Arasında | Lacivert | Bölüm 07
Görünmeyen Düşman | Lacivert | Bölüm 08
Kırılma Noktası | Lacivert | Bölüm 09
Hakîkatin Peşinde | Lacivert | Bölüm 10
Sınır Çizgisi | Lacivert | Bölüm 11
Adaletin Kıyısında | Lacivert | Bölüm 12
Faili Belli Cinâyetler | Lacivert | Bölüm 13
“Uğur”lar Olsun | Lacivert | Bölüm 14
Ateşkesin Gölgesinde Aşk | Lacivert | Bölüm 15
Laik Bir Düğün, Şer’î Bir Yangın | Lacivert | Bölüm 16
Kurşunla Kapanan Perde | Lacivert | Bölüm 17
Evleneceğim hiç aklıma gelmezdi.
Adım gibi “özgür” olmayı seviyordum. Arzu’yla zaten birkaç ay aynı evde yaşamıştık; evliliğin ondan pek farkı yok gibiydi. Aynı şekilde yaşamaya devam ediyoruz.
Sabahları erken kalkıyoruz. Zaten Naciye teyze kahvaltıyı hazırlamış oluyor. Arzu’yla birlikte hızlıca kahvaltı ediyor, evden beraber çıkıyoruz. Önce beni adliyeye bırakıyor, oradan kendi ofisine geçiyor. Bazen onun da sabah adliyede davası oluyor. O zaman arabasını savcılara ayrılan otoparka bırakıyor. Bundan da çok memnun oluyor. Savcının eşi olmak, Arzu’nun işlerinin artmasına yol açmış. Başını kaşıyacak vakti kalmıyor, öyle diyor.
Evli olduğumu, bir evin sorumluluğunu taşıdığımı, Emin amcanın bir sabah, “Evin pencere çerçevelerini pimapen yaptırsak mı?” diye fikrimi sormasıyla idrak ettim. O an dank etti.
“Yahu Emin amca, sizin maaşları ben hiç ödemedim. Arzu ödüyordur, değil mi?” diye sordum.
Emin amca güldü:
“Yok evladım, Arzu niye ödesin ki?”
Başımın üzerinden aşağıya kaynar sular döküldü. Dört aydır bu evde yaşıyordum ama masraflarını hiç sorgulamamıştım.
Ailemden kalan Ankara’daki evin kirası, İstanbul’daki dükkân ve dairelerin gelirlerini, bu evin giderleri için ayırmam gerek diye düşünüyordum. Ama Emin amca konuşmaya devam etti:
“Anlaşılan sana kimse bir şey anlatmamış. Sağ olsun ağamız, Ankara Yenimahalle’de yaptığı siteden bize iki daire verdi. Birinde oğlumuz Duran oturuyor, diğeri kirada. Ayrıca apartmanın altındaki marketin kirası da bize ait. Zaten her şeyimiz bu evden karşılanıyor oğlum. Emekliyiz de. Ağamızdan, siz evlatlarından Allah razı olsun.”
Doğruca yatak odasına gittim. Arzu’yu buldum.
“Yahu, ben bu evde yaşıyorum ama Emin amca ve Naciye teyzeye maaş vermiyormuşum. Sağ olsun baban sistem kurmuş, bugün anlattılar. Evle ilgili hiçbir masrafa karışmıyorum. Sen hallediyorsun değil mi?” dedim.
Arzu gülerek yanıtladı:
“Bakkala ve manava veresiye defteri açtırdım. Borcumuz birikti, yarın gider ödersin. Ben de diyordum ki bu adam hâlâ kendini evlenmiş, evin reisi olmuş saymıyor galiba.”
Bakışlarım şaşkınlıkla dolmuş olmalı ki devam etti:
“Bu evin tüm masraflarının karşılandığı bir banka hesabı var. O hesaba Yenimahalle’deki evlerin kiraları yatıyor. Masraflar bu hesaptan karşılanıyor. Babamın sistemi bu. Bu ev için o bloktaki tüm kiralar bana ait. Diğer bloğun gelirlerini Kemal alıyor. Ben Ankara’ya üniversite okumaya geldiğimde de bu evde kalıyordum. Genelde annem de benimle kalırdı.
Hatırlıyor musun, üniversitedeyken doğum günüm için burada bir parti vermiştim. Okuldan herkesi çağırmıştım, en çok da seni… Ama beyfendi büyük dertlerin peşindeydi! YÖK protestosu varmış da onu organize edecekmiş! O zamanlar çok sinir oluyordum sana.”
Bu duyduklarım yüzünden utancım daha da arttı. Nasıl bir ev sahibiyim ben? Nasıl bir kocayım? Sanki hâlâ Arzu’nun evinde, onun misafiri gibiyim.
Arzu utancımı anladı. Üzerime doğru eğilip kulağıma fısıldadı:
“Ama evin efendisi, benim efendim olduğunu gösterdiğin yerleri de çok iyi biliyorsun…”
Gülümsedi. Ardından bir anda üstündekileri çıkarmaya başladı.
* * *
Düzce – Sapanca – Kocaeli Üçgeni
13 Ocak 1994.
Behçet Cantürk, Bağdat Caddesi’ndeki benzin istasyonundan çıkıp evini aradı. Eşi telefona çıktı. Cantürk yolda olduğunu, bir şey isteyip istemediğini sordu. Kadın, bir şeye gerek olmadığını, yemeğin hazır olduğunu söyledi. Eve varmak üzereyken, arabası polislerce çevrildi.
Cantürk, Lice doğumlu bir kabadayıydı. Ülkücü değil, CHP’liydi. Kürtlerle arasının iyi olduğu, PKK’nın para kaynaklarından biri olduğu söyleniyor, Tansu Çiller’in açıkladığı “kara liste”de en başta yer aldığı iddia ediliyordu.
Zırhlı arabasına tanımadığı kimseleri almazdı. Ama arabasına yaklaşan kişi, dönemin İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ’dı. Güvendi. Kocadağ arka koltuğa oturdu, ön koltuğa başka bir polis. Emniyete götürüldüğünü sanıyordu. Ancak yolda silahlar çekildi. Şoföre devam etmesi söylendi. Sapanca’da henüz açılmamış bir dinlenme tesisine girdiler. Behçet Cantürk araçtan indirildi ve şakağından tek kurşunla infaz edildi. Kaçmaya çalışan şoföre yedi el ateş edildi. Ertesi gün cesetleri bulundu. Cantürk’ün altın kaplama tabancası ve dövizleri çalınmıştı. O silah, Sarı Avni’nin ona hediyesiydi.
Cantürk’ün ailesi, cenazenin Lice’de yapılmasını istemedi. İstanbul’daki törene 50 bine yakın kişi katıldı. Aralarında İbrahim Tatlıses, Ahmet Kaya, Rahmi Saltuk gibi isimler de vardı.
44 yaşında öldürülen Behçet Cantürk, her ne kadar kaçakçılık, uyuşturucu ve silah ticaretiyle anılsa da Lice’nin yeniden inşasında oynadığı rol nedeniyle Liceliler tarafından hayırsever sayılıyordu. Annesinin Ermeni asıllı olması, hakkında ASALA ve PKK sempatizanı olduğu yönünde iddiaların ortaya atılmasına neden olmuştu.
Olay bununla sınırlı kalmadı.
Aksaray’daki bir oto galeride tavla oynayan Fevzi ve Salih Aslan, sivil polislerce alındı. Onlar da Liceliydi, Cantürk’le aynı listedeydiler. Cesetleri 28 Mart’ta Hendek’te boş bir arazide bulundu. Aynı silahla öldürülmüşlerdi.
Bir başka gün, Yeşilköy’deki Çınar Otel’den çıkan Yüksekovalı Savaş Buldan ve iki Liceli arkadaşı, benzer bir yöntemle kaybedildi. Cesetleri Bolu’da bulundu.
Artık herkes biliyordu:
Düzce – Sapanca – Kocaeli üçgeninde, kabadayılar birer birer infaz ediliyor, eski mafyanın yerine yeni bir düzen kuruluyordu. Alâeddin Çakıcı, Sedat Peker, Dündar Kılıç, Saral çetesi, Oflu İsmail… Yeni isimler, eski gölgelerin yerini alıyordu.
Bu faili meçhul cinayetlerin arkasında Ülkücü mafyanın olduğunu artık herkes tahmin ediyordu. Devlet, terörü önlemek bahanesiyle kendi örtülü ödeneğinden beslediği bir terör örgütü yaratmıştı. Artık “Millet için kurşun yiyen de kurşun atan da şerefliydi” anlayışı hâkimdi. 1990’ların Türkiye’si böyle bir dönemdi; kimin fail, kimin mağdur olduğunun bulanıklaştığı, adaletin bile taraf olmaya zorlandığı bir zaman…
* * *
12 Mart 1995’te, İstanbul Gazi Mahallesi’nde bir kahvenin önüne gelen taksiden rastgele ateş açıldı. Bir yurttaş hayatını kaybetti. Kısa süre sonra, gasp edilen taksinin şoförü de ölü bulundu. Açıkça Alevi vatandaşlara yönelik yeni bir saldırıydı bu. Bir Maraş, bir Çorum, bir Sivas faciasının daha ayak sesleriydi adeta. Bu olayın hemen ardından, 13 Mart günü gerçekleşen protestoya yaklaşık 15 bin kişi katıldı. Ancak toplanan kalabalığın üzerine bu kez polis ateş açtı. Yirmi dört yurttaş, güvenlik güçlerinin kurşunlarıyla hayatını kaybetti.
Bir polis memuru, kıvırcık, kızıl saçlı genç bir kızı yerde sürükleyerek bir çöp konteynerinin yanına götürdü. Kız henüz ölmemişti. Yerde kıvranırken dört yandan tekmeleniyordu. O gece, ana haber bültenlerinde bu görüntüler yayınlandı. Ama kimse genç kızın uğradığı vahşeti konuşmadı. Sanki o kız orada olmasaydı her şey yolundaymış gibi, sanki polis olağan görevini yaparken o genç kız onlara ateş ediyormuş gibi…
Gazi Mahallesi’nde sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
Ülke genelinde, özellikle Alevi yurttaşlar arasında büyük bir infial doğdu. Ankara Kızılay Meydanı’ndaki protestolarda on beş kişi yaralandı. Olaylara dair raporlar önüme geldiğinde gözlerime inanamadım. Tüm ölümler ve yaralanmaların faili polis silahlarıydı. Balistik raporlarına göre hangi silahtan hangi kurşunun çıktığı belliydi. Bu durumda, ilgili polisler hakkında taammüden adam öldürmekten dava açılması gerekiyordu.
Ben de görevimi yerine getirmek için hazırlığımı yaparken, makam odama Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı müsteşarları geldiler. Davayı açmamam yönünde baskı yaptılar. Kabul etmedim. Ertesi gün, gazetelerde adım çarşaf çarşaf manşet olmuştu: “Alevi sevici savcı” ve “Aşiretin damadı savcı” başlıklarıyla…
Ardından, Adalet Bakanlığı davaların büyük şehirlerde güvenlik sorunu yaratabileceğini öne sürerek dosyaları Trabzon Adliyesi’ne sevk etti. O andan itibaren tehdit telefonları ve mesajları hiç durmadı. Savcı olarak görevimi yapmaya çalışırken önüme her defasında bir engel konuyordu. Tayini çıkan, susturulan, itibarsızlaştırılan meslektaşlarım gibi ben de sistemin hedefi olmuştum.
Devlet bu olayların üstesinden gelemiyordu. Belki de daha acısı, bizzat bu olayları tezgâhlayanın kendisiydi. İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir olayları bastıramadığı için suçlanıyor, göstericilere karşı sertlik göstermediği gerekçesiyle eleştirilen Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ görevden alınıyordu. Ne var ki Kocadağ’ın adı, her faili meçhul olayda bir şekilde anılmaya devam ediyordu. Sol görüşlü, Alevi kimliğiyle bilinen bu adam, garip biçimde, tüm karanlık suikastların ortasında yer alıyordu.
İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve en nihayetinde Başbakanlık… Hepsi bu düzenin birer parçasıydı.
Biz savcılar, hangi dosyaya el atsak, önümüz kesiliyor, tayinimiz çıkıyor, adaletten çok bir tür suskunluğa mahkûm ediliyorduk. Ama benim bu düzene boyun eğmem mümkün değildi. Birileri susabilir ama ben sustukça içimdeki adalet sesi daha çok bağırıyordu.
* * *
Önce Emir Başkan’la görüşmem gerekiyordu.
Kendisine telefon açtım. Ankara’da olduğunu söyledi. Ertesi akşam için onu evimize yemeğe davet ettim. Daveti memnuniyetle kabul etti. Bu davet Arzu’yu bir miktar telaşlandırdı. “Hiç haber vermeden misafir çağrılır mı?” diye söylendi. Ertesi gün Konya’da duruşması olduğunu hatırlattı, keşke önceden haber verseymişim. Ama kısa sürede ofisteki genç avukatlara yönlendirdi duruşmasını. Krizi büyütmeden atlattık.
Emir Başkan, zaten Arzu’nun ailesini eskiden tanıyordu. Bu nedenle yemekte samimi bir hava oluştu. Arzu’nun çocukluğundan birkaç anı anlattı; Arzu çok duygulandı. Yemekten sonra kahvelerimizi alıp çalışma odama geçtik. Emir Başkan, konuşacaklarımızın Arzu tarafından da duyulmasını istiyordu.
“Bugüne kadar yaptıkların bizim için gurur verici” dedi. “Pek çok kovana çomak soktun. JİTEM, Özel Harekât, PKK, İBDA-C, Hizbullah… Bu örgütlerin işlediği suçlarla ilgili birçok dava açtın. Teröristlerin yargılanmasına vesile oldun. Ama artık bu örgütler seni ve sevgili Arzu’yu da hedef tahtasına oturttu. Hâlâ öne çıkmak istemen çok tehlikeli bir hâl aldı.”
Kısa bir duraksamadan sonra devam etti:
“9 Eylül’de CHP kurultayı var. Deniz Baykal genel başkan olacak. Kendisiyle baş başa konuştuk. Bize göre, görevinizden ayrılıp CHP’den milletvekili olmanız daha mantıklı olur. Ama elbette tercih sizin.”
Arzu’nun yüzünde belli belirsiz bir sevinç belirdi. Belki bu öneriyi kabul edeceğimi düşündü. Belki ilk defa umuda yakın bir şey hissetti.
Ben Emir Başkan’ın su bardağını doldururken söz aldım.
“Sayın Başkan,” dedim, “bu toplum yeniliklere saygı duymuyor. Cumhuriyet’in faziletlerini göz ardı ediyor. Demokratik hakların yerine, kulaktan dolma dinî kurallarla yaşamak isteniyor. O kuralları da çoğu zaman bağlı oldukları tarîkatlardan, köy imamlarından öğreniyorlar. Türkiye, 1400 yıl öncesine dönmek isteyen bir kalabalığın oylarıyla yönetiliyor artık.”
Sözlerim giderek keskinleşiyordu.
“Bireyin toplumda değeri yok. Biri ortadan kalktığında yerini kolayca başka biri alıyor. Yeri doldurulamayacak insan kalmadı. Siyasetçiler, koltuklarına yapışmış durumda. Yerine gelen de gideni aratmıyor zaten; çünkü kalite aynı.”
Derin bir nefes alıp devam ettim:
“Hukukun yalnızca Ceza Kanunu’ndan ibaret olduğu bir ülke burası. Medenî Kanun, Ticaret Hukuku, Anayasa… Hükümsüz. Devlet, kendi terör örgütünü fonluyor; örtülü ödenekten kaynak ayırıyor. Kadın Başbakan, bunu hiç utanmadan kabul ediyor. Selçuk Parsadan gibi bir dolandırıcı çıkıp örtülü ödenekten para çalabiliyor. Şimdi bunlara karşı dava açsam, karşıma doğrudan devlet çıkacak.”
Duraksadım. Sözlerim ağırdı ama gerçekti.
“Savcılığımın artık bir işlevi kalmadığını düşünüyorum. Serbest mesleğe dönmek, avukatlık yapmak, kendi adıma daha anlamlı geliyor. Bu kararı ilk defa burada, şimdi dile getiriyorum. Arzu da bunu ilk kez duyuyor. O yüzden şimdi, ikinizin de fikrini aynı anda duymak istiyorum.”
Arzu hemen atıldı:
“Ay, çok iyi fikir! Ben destekliyorum” dedi.
Emir Başkan, gülümseyerek başını salladı:
“Biz senin aldığın her kararı onaylıyoruz. Ancak tavsiye verebiliriz. Arzu’nun çalıştığı hukuk bürosu, iktidarla aynı çizgide ilerliyor. Bu yüzden senin ve Arzu’nun ofisinin ayrı olması daha sağlıklı olur. Bu projeyi detaylı konuşmak için yarın yeniden bir araya gelelim. Öğleden sonra sana bir adres vereceğim.”
Ertesi gün öğle vakti, Emir Başkan’ın şoförü bizi evden aldı.
Maltepe Caddesi’nin başında bulunan Etap Altınel Oteli’ne götürdü. Otelin önünde bizi bekleyen Emir Başkan arabaya bindi, şoför tekrar hareket etti. Varış noktamız, Ankara Kalesi’nin üzerinde yer alan meşhur Zenger Paşa Konağıydı.
Konağı dışarıdan görünce, Ankara’nın taş sokaklarına hâkim o eski evlerin bir benzerini andırıyordu. Osmanlı mimarisinin sade zarafetiyle yükseliyordu. Bugün bir restoran olarak işletilen bu yerin sahibi, bir zamanlar Turgut Özal’ın mitinglerinde ses düzeneğini sağlayan isim olarak bilinen Erkal Zenger’di. Konağın geçmişi kadar, bugünkü ziyaretçileri de ilginçti…
İçeri girince büyülendim. Tüm Ankara ayaklarımızın altına serilmişti. Restoran sessizdi; bizden başka kimse yoktu. Pencere kenarındaki uzun bir masaya oturduk. Masa on kişilikti. Garsonlar diğer servisleri toplamamış, her tabağın önüne salatalar ve mezeler dizmişlerdi.
Başta Emir Başkan’la yalnız konuşacağımı sanıyordum. Ama belli ki masada yedi kişilik daha yer vardı. Merakla beklerken ilk kapıdan Gökhan girdi. Yanında tanımadığım bir kadın vardı. Oldukça güzel, kızıl saçlı biriydi. Ardından, siyah güneş gözlükleri takmış bir adam içeri girdi. Gökhan ve kızıl saçlı kadın hemen ayağa kalktılar. Adam, doğrudan Emir Başkan’a yöneldi. Başkan da ayağa kalkıp adamla sarıldı.
“Annem seni soruyor” dedi Emir Başkan. “Bugün müsait bir zamanda ara kadını. Özlemiş.”
Adam gözlüklerini çıkardı. O an fark ettim: Yüz hatları öyle benziyordu ki bu adam Emir Başkan’ın kardeşi olmalıydı.
“Daha dün aradım abi” dedi adam. “Yazlığa Çeşme’ye mutlaka gelmemizi istiyor.”
Emir Başkan, tanıştırmak üzere kardeşini bize doğru çevirdi:
“Kardeşim Demir Derviş. İçişleri Bakanlığı Müsteşarı.”
Elini sıkarken o tok ve baskın sesiyle konuştu:
“Savcı Özgür Arı. Cumhuriyetimizin yılmaz savcısı. Ve güzel eşi Arzu Arı… Kendisi yaman bir avukattır. Sakın karşı tarafın avukatı olmasın, hiç şansın yok demektir.”
Sonra Arzu’nun elini sıktı.
“Babanız Mustafa Kemal’i tanırım. Hatta sizin 10-12 yaşlarınızı da gayet iyi hatırlıyorum. Şimdi karşımda böylesine güzel bir kadın olarak duruyorsunuz. Maşallah, nazar değmesin.”
Demir Derviş ardından Gökhan ve kızıl saçlı kadını yanına çağırdı.
“Gökhan’ı tanıyorsun. Yanındaki de Gonca. Gökhan’la aynı işi yapıyor. Artık onu da sık sık göreceksin. Magazin izliyorsan tanımışsındır; Gonca manken ve oyuncu olarak tanınıyor.”
Az sonra içeri, benden daha iri yapılı, atletik iki genç adam girdi. Türk tipine benzemeyen yüz hatları dikkat çekiyordu. İkisi de lacivert takım elbise giymişti. Sessizce içeri girip masanın ucunda yerlerini aldılar. Gövdeleriyle bile dikkat çeken adamlardı; belli ki bu toplantı, sadece fikir alışverişinden ibaret değildi. Havanın ağırlığı hissedilir biçimde artıyordu.
Müsteşar Demir Derviş konuşmaya başladı:
“Bu arkadaşlardan sarışın olanı Yahya. Kendisi Abhazya kökenli. Ana dili gibi Rusça, Çince, İngilizce, Yunanca ve elbette Türkçe konuşabiliyor. İşletme Fakültesi mezunu. Yeni çıkan yasa ile Serbest Muhasebeci Mali Müşavir unvanına sahip. Diğer arkadaş ise yine Kafkasya’dan: Çerkes İsa. O da Yahya gibi çok dilli biri. İlahiyat Fakültesi mezunu; dinî konularda oldukça bilgili, derinliği olan bir hoca. Şimdi anladığınız üzere, Savcım; Gökhan, Gonca, Yahya ve İsa hem gizli görevde bulunacaklar hem de sizinle eşinizin güvenliğinden sorumlu olacaklar.”
Masadaki herkes dikkat kesilmişti. Demir Bey sözlerine devam etti:
“İki misafirimiz daha gelecek. Onlar geldiğinde planlarımızı sizinle paylaşacağız.”
Tam o sırada kapıdan biri girdi: Üzerinde cübbe ve sarık vardı. Ardından tesettür giymiş bir kadın göründü. Kadını görünce şaşkınlıkla yerimden kalktım:
“Tüliiin?! Ne bu hâl?” diye bağırdım. Masa kahkahaya boğuldu. Tülin de gülmekten kıvranıyordu. Geldi, sarıldı, hemen yanıma oturdu.
Cübbeli adam elinde bir tahta asa ile yaklaştı. Elini öpmem için uzattı. Ben de saygıdan öpmek için eğildim. O anda başımı eliyle dikleştirip konuştu:
“Adalet, hiç kimsenin önünde eğilmez, bükülmez. Sen de kimsenin önünde eğilme.”
Sonra kendini tanıttı:
“Ben Şeyh Muhyiddin. Aczimendi tarîkatı üyesiyim.”
Bu söz üzerine salondaki herkes kahkahayı bastı.
Emir Başkan, herkes yerleşince garsona dönüp yemek ve içki siparişi verdi. Sonra şef garsona dönerek kapıların kapatılmasını ve otuz dakika boyunca kimsenin içeri alınmamasını istedi. Salondaki hava ağırlaştı. Sonra doğrudan bana döndü:
“Bak oğlum Özgür. Sen artık ‘Savcılık bana göre değil, aktif rol alamıyorum’ diyordun ya… Şimdi sana yeni bir görev teklif ediyoruz. Kardeşim Demir bu projenin planlayıcısı. Ülkenin doğusu ve güneydoğusu hâlâ PKK ve Hizbullah terörüyle uğraşıyor. Ama Cumhuriyetimizin asıl düşmanı, gerici, şerîat yanlısı tarîkat ve cemaatlerdir. Bunlar Cumhuriyeti yıkmak, şerîatı getirmek, ülkenin Batı’ya yönelmesini durdurmak istiyorlar.”
Emir Başkan’ın sesi gitgide sertleşti:
“Her yere sızdılar. Devletin tüm kademelerine yerleştirildiler. Artık bir belediye başkanı, Atatürk’e ve ailesine ağza alınmayacak hakaretlerde bulunabiliyor. Ne bir savcı dava açıyor, ne bir yargı mensubu harekete geçiyor. Askerler rahatsız ama kimse bir 12 Eylül daha yaşamak istemiyor. Fakat öte yandan ülke ekseninden kayıyor.”
Kadehini kaldırmadan önce son bir kez gözlerimin içine baktı:
“Önce hukuku ele geçirdiler. Sonra polis teşkilatını, sivil toplum örgütlerini… Ordunun içine sızamıyorlardı. Bu defa taktik değiştirdiler. İçki içebilen, karısı açık saçlı olan subayları kasıtlı olarak orduya soktular. Onlar sayesinde askerî yapıyı da dönüştürmeye çalışıyorlar. Ve evet, tüm bu yapılanma doğrudan iktidar tarafından korunuyor, fonlanıyor. İşte bu yüzden biz de kendi yapılanmamızı oluşturmak zorundayız. Madem onlar Cumhuriyet’i yıkmak istiyor, biz de direneceğiz. Cumhuriyet’i savunacağız.”
Demir Bey gözlerini dikerek konuşmaya başladı:
“Bu nedenle sen, Arzu ve Tülin, İstanbul Üsküdar’da çok büyük bir hukuk bürosu açacaksınız. Büronun büyük hissedarı sen olacaksın. Tülin her gün tesettürlü kıyafetle işe gelecek. Arzu ve Tülin ise küçük hissedarlar olacaklar. Hoca Muhyiddin düzenli olarak ofise gelip gidecek. Beykoz’dan Şile’ye kadar sizin reklamınızı yapacak. Tarîkatlar ve cemaatler sizin müşterileriniz olacak. Onların iç dünyalarına nüfuz edeceksiniz.”
Bir plan değil, adeta bir istihbarat stratejisi anlatılıyordu. Demir devam etti:
“Gökhan ve Gonca bu sırada mafya ve uyuşturucu baronlarının arasına sızacak. Hukukî işlerini sizin büronuza yönlendirecekler. Yahya, terörü ve mafyayı finanse eden şirketlerin mâlî yapısını çözecek, tüm hukuki işlemler sizin ofisinize gelecek. İsa ise ilk olarak Adnan Hocacıların arasına katılacak. Çevirdikleri dolapları, kara para akışını ve bağlantılarını tespit edecek.”
Duraksadı, sonra son noktayı koydu:
“Bu operasyonun tüm sonuçları senin, Arzu’nun ve Tülin’in süzgecinden geçecek. Haklı davaları kazanacaksınız, yasa dışı eylemler varsa o davalar kaybettirilecek. Tüm bilgi, belgeler bize, yani Demir’e ulaştırılacak. Nihâyetinde bu örgütler güvenilir kolluk güçleri tarafından ortadan kaldırılacak. Şimdi düşün taşın: Bu işe var mısın?”
Arzu ile göz göze geldik. Gözlerinde korkudan çok inanç vardı. Başını hafifçe eğerek onayladı. Cevabımız kısaydı, netti:
“Vatan için canımız feda.”
* * *
Hafta sonu tatili ve Arzu’nun doğum gününü kutlamak amacıyla Tülin ve Metin’i de alarak Abant Gölü’ne gittik.
Otele yerleştikten sonra gölün etrafında yürüyüşe çıktık. Akşam yemeğine üç saat vardı. Hava açık ve ılıktı. Herkes spor ayakkabılarını giymişti. Abant Palace Oteli’nin önünden yürüyüşe başladık, Turban Oteli yönüne doğru.
Arzu’ya doğum günü hediyesi olarak, o sene piyasaya çıkan kapağı kayan yeni cep telefonunu almıştım. Telefonu yanına almış, Tülin’e gösteriyordu. Metin ve ben birkaç adım önde yürüyorduk. Turban Oteli geçip yokuş aşağı inmeye başladık. O sırada ağaçların arasında dört kişiyi, ellerinde tabancalarla gördüm. Geriye dönüp Arzu ve Tülin’e “Yere yatın!” diye bağırırken, arkalarından başka dört kişinin daha silahlarını doğrulttuğunu ve ateş ettiklerini fark ettim.
Arzu ve Tülin, ortadan katlanmış birer kâğıt gibi yere düştüler. Sağımda Metin’in vücudu yan yattı. İki bacağıma birden mermiler saplandı. Sırtıma, omzuma kurşunlar girdi. Bir kurşun kulağımın üzerinden geçerek alnımı yırtarcasına sıyırdı. Gözlerim karardı. Yere yığıldım.
* * *
Akşam saat 19.00’da, Diyarbakır’da Arzu’nun babası Mustafa Kemal Ağa’ya bir telefon geldi. Arayan Emir Başkan’dı. Sesi titriyordu:
“Mustafa… Öncelikle sakin ol. Heyecan yapma. Arzu ve Özgür bugün Abant’ta silahlı saldırıya uğradılar. Özgür’ün durumu çok ağır. Arzu’nun hayatı tehlikede değil. Diğer arkadaşları, Tülin ve Metin… maalesef hayatlarını kaybettiler. Ana haber bülteninde Arzu ve Özgür’ün de öldükleri yönünde bilgi vereceğiz. Panik yapmayın. Bolu Devlet Hastanesi yoğun bakımına hemen gelin.”
Aynı saatlerde televizyonların ana haber bültenlerinde şu cümle yankılandı:
“Bugün saat 16.00’da Abant Gölü’nde gerçekleşen saldırı sonucunda, Cumhuriyet Savcısı Özgür Arı, eşi Diyarbakır Barosu avukatlarından Arzu Arı, Ankara Barosu avukatlarından Tülin Demir ve Ankara Üniversitesi öğretim görevlisi Metin Bozok hayatlarını kaybetmiştir. Saldırıyı İBDA-C örgütünün Düzce hücresi üstlenmiştir.”





2 YORUMLAR
Canım arkadaşım, Lacivert serisinin ilk kitabını çarpıcı bir kapanışla taçlandırmışsın 👏🏻👏🏻👏🏻 Hikâye boyunca adaletin, vicdanın ve sistemin kıyısında salınan o sarsıcı gerilim; bu son bölümle birlikte bambaşka bir derinlik kazanmış 👌🏻 Kurgu ile gerçeğin iç içe geçtiği bu yolculuk, yalnızca bir savcının mücâdelesini değil, aynı zamanda bir ülkenin hafızasını da anlatıyor 💯
Metinciğim, bu özenli, cesur ve edebî anlatımınla bize hem düşündüren hem unutturmayan bu eseri kazandırdığın için gönülden teşekkür ediyorum 🤗
İkinci kitabı sabırsızlıkla bekliyorum 😁
Canım Didem,
Bu kurgu roman biraz belgesel gibi dursa da senin dokunuşlarınla akıcı bir roman oldu. Senin bana yaptığın katkılara çok müteşekkirim. 🙏
Lacivert bu birinci kitap ile adliye salonlarında aradığı adalet misyonunu tamamlıyor.
Artık yeni görevi var, Adaletin başkaların eline geçmesiyle, ortadan kalkması, Lacivert ve arkadaşlarını da düşmanlarının taktikleri ile oynamaya zorluyor.
Lacivert, savaştığı devlerin balyozlarıyla 13 ay baygınlık geçiren savaş tanrısı Ares artık. Hem de Ares gibi yerli yersiz savaş çıkaran bir tanrı değil. Çıkardığı her savaşın bir anlamı var. Amaç Cumhuriyeti korumak.
İkinci kitapta görüşmek üzere..
Sevgiler ❤️