İndeks
Bir Başlangıcın Gölgesi | Lacivert | Bölüm 01
Karanlığa Açılan Kapı | Lacivert | Bölüm 02
Sırlar ve Suskunluk | Lacivert | Bölüm 03
Geçmişin İzleri | Lacivert | Bölüm 04
Yol Ayrımı | Lacivert | Bölüm 05
Sessiz Çatışma | Lacivert | Bölüm 06
Gölgeler Arasında | Lacivert | Bölüm 07
Görünmeyen Düşman | Lacivert | Bölüm 08
Kırılma Noktası | Lacivert | Bölüm 09
Hakîkatin Peşinde | Lacivert | Bölüm 10
Sınır Çizgisi | Lacivert | Bölüm 11
Adaletin Kıyısında | Lacivert | Bölüm 12
Faili Belli Cinâyetler | Lacivert | Bölüm 13
“Uğur”lar Olsun | Lacivert | Bölüm 14
Ateşkesin Gölgesinde Aşk | Lacivert | Bölüm 15
Laik Bir Düğün, Şer’î Bir Yangın | Lacivert | Bölüm 16
Kurşunla Kapanan Perde | Lacivert | Bölüm 17
15 Şubat 1991 tarihinde Adalet Bakanlığı’ndan tayin yazım geldi. 4 Mart 1991 tarihi îtibârî ile Muş Adliyesi’ne Cumhuriyet Savcısı olarak tayinimin yapıldığı, 15 günlük Mehil (yol ve yerleşme) iznim olduğu yazıyordu. Hiç gitmediğim, adını hiç duymadığım bir yerdi.
Akşam üzeri Tülin aradı, bir arkadaşı ile yemeğe çıkacaklarmış, ben de katılırsam sevineceklermiş. Ne zamandır da beni özlemiş. Büyük ihtimalle yanında bir kadın arkadaşı vardır. Onu benimle baş göz etme çabasına girecektir. Saat 19.00’da Bestekar Sokak’ta Hamsiköy Restoranı’nda olmamı istedi.
Ankara trafiği cuma akşamları 17-19 arasında artık yoğun oluyordu. Hava çok soğuk olsa da insanlar cuma gecesi bir yerlerde buluşup biten haftayı konuşuyorlar, hafta sonuna programlar yapıyordu. Saat yediyi çeyrek geçiyordu, restoranın neredeyse tamamı doluydu. Vestiyere paltomu bıraktıktan sonra salona doğru hareket ettim. Şef karşılamaya gelirken, cam tarafından Tülin’in sallanan elini gördüm. Şefe elimle bekleyen masayı gösterdim, şefin önünde masaya doğru hareket ettim.
Masada Tülin’in dışında 2 erkek vardı.
Bu beni şaşırtmıştı. Benim beklentim 2 kadındı. Şef Tülin’in yanında boş duran sandalyeyi geri çekti, ben oturmadan önce 2 adam ayağa kalkmışlardı. Tülin oturmaya devam ediyordu. Sol tarafta oturan sakallı kumral olanın adı Metin, onun yanında oturan sakalsız kumral olanın adı ise Gökhan’dı. Metin, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde İktisat (Ekonomi) hocasıydı. Gökhan ise Başbakanlık Görevlisi idi.
Başbakanlık görevlisi denince hemen “Mesleği ne?” diye düşünürsünüz. Aslında bu kişinin MİT elemanı olduğu anlamına geliyordu. Adamlarla el sıkışıp tanışma merasimini bitirdikten sonra Tülin sol yanağını uzattı, öpmem için işaret parmağını yanağına koydu. Öptüm, elini tutarak üst tarafına da öpücük koydum.
Tülin adamlara kim olduğumu ve nereye tâyin edildiğimi söylemişti. Aslında yazı daha bugün bana tebliğ edilmişti. Ama Tülin nereye tayin olduğumu, hangi gün orada olacağımı biliyordu. Yemek için önüme konan tabağa, mezeler paylaştırıldıktan sonra, ben söylemeden sevdiğim kulüp rakısı kapağı açıldı, ilk olarak benim kadehim dolduruldu. Tülin kendi kadehi dolduktan sonra “Cumhuriyetimiz, yeni Cumhuriyet Savcımızın güvencesinde, kutlu olsun” dedi. Adamlar da “Hayırlı, uğurlu olsun savcımız” dediler.
Cam kenarında, Tülin’in karşısında oturan Metin, “Muş’a tayin olmuşsunuz, tekrar hayırlı olsun. Daha önce Muş’ta bulundunuz mu?” diye sordu. Ben ona daha önce hiç Muş’a gitmediğimi, hatta Muşlu biriyle bile konuşmadığımı söyledim. Metin gülümseyerek “Sizin için büyük macera başlıyor o zaman. İlk başlarda kendinizi sürgüne gönderilmiş gibi hissedebilirsiniz ama düşündüğünüz gibi bir yer değildir. Öyle Hakkâri gibi dağlık, bayırlık değil; yeşillikler içinde. Hatta çok enteresandır, Muş’un üzümü ve lalesi meşhurdur. Birkaç ay içerisinde bölgeye alışır ve belki de orayı seversiniz.”
Ben olumlu yönde düşünceler içindeydim zaten. En nihâyetinde Robinson Crusoe bile yalnız yaşadığı adanın şartlarına alışmış, sonunda da adayı çok iyi bildiği için saldırıda bulunanları alt etmişti.
Metin’e dönerek “Ben sürgüne gönderilmiş olarak görmüyorum ama hakkınız var ilk defa gideceğim yer. Adı bile tuhaf Muş; yani ‘unutulmuş’, ‘kurutulmuş’, ‘buluşmuş’ gibi -miş, -muş eki, böyle şehir ismi mi olur?”
Metin bir kahkaha attı, “Haklısınız sayın savcım ama eski adı Muşki imiş. Tunç çağından kalma Muşki devleti varmış, oranın da başkenti imiş. Bu devlet hakkında yazılı bir metin yok. Hitit kayıtlarında adı hiç geçmiyor. Ancak Luvilerin hiyeroglif yazılarında, Frigya kralı Midas ile… Aslında Frigya adlı bir devletin de var olduğu hiç bilinmiyor. Bu devleti ve kralı Midas’ı da sadece Luvi hiyerogliflerinde geçiyor, diye var olduğunu kabul ediyoruz. Ne diyordum, hah, Frigya kralı Midas ile Muşki kralı arasındaki savaştan bahsediliyor. Muş’un adı Muşki’den geliyor anlaşılan. Urartular zamanında ismi Muşat’mış yani suyu bol olan yermiş. Sahiden de Murat Nehri şehrin içinden geçer ve şehrin tüm su ihtiyacını karşılar.”
Masada hepimiz şaşkınlık içindeydik, bir iktisat hocasının bu kadar tarih ve arkeoloji bilmesi bizi bayağı şaşırtmıştı. Sadece Tülin, Metin’e baygın baygın bakıyordu. Metin bu bilgi ve ilgisinin annesinden kaynaklandığını, annesinin çok ağır bir hastalık geçirene kadar sanat tarihi hocası ve arkeolog olduğunu söyledi. En sonuna da gülerek “Babamın memuriyeti yüzünden 5 yıl ilkokulu orada okudum ben” dedi.
Hiç konuşmayan Gökhan:
“Savcım sadece sürgüne değil, aynı zamanda bir savaş alanına da gidiyorsunuz. Mutlaka farkındasınızdır. 1984 yılından beri bölgede gün geçtikçe artan bir terör tehlikesi var. Zamanında başbakanımız Turgut Özal ‘Dağdaki baldırı çıplak üç beş eşkıya’ dediği baldırı çıplaklar, bastıkları köylerde 30-35 vatandaşı, çoluk çocuk demeden, gözünü kırpmadan katlediyorlar. Bu düşmanın görünen yüzü ama bölgede yeni bir sıkıntı daha var. JİTEM (Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücâdele Eğitim Merkezi) ve Hizbullah.
JİTEM devletin kabul ettiği bir kurum değil. Yüzbaşı Ahmet Cem Ersever denen bir MHP’li kendine vazife görerek sokakta gezen halkın üzerine ateş açıp, bunu dağdaki teröristler yaptı deyip, bölgede ayrımcılık ve gerginlik yaratıyor. Ayrıca etrafına topladığı uyuşturucu ve silah kaçakçıları, PKK itirafçıları ve kendi gibi Kürt ve solcu düşmanı askerleri bir araya getirerek kendi özel harekât gurubunu kurmuş. Bölgede PKK kıyafetleri giyerek köy baskınları, faili meçhul cinayetleri işlemekteler. PKK’nın dağda yok edilmesi gerektiğini, bunun için bir birlik oluşturulmasını bunun için Jandarma Komutanlığı’ndan destek gelmesi gerektiğini söylüyor fakat devlet bu kişiye yüz vermiyordu. Ama yaptığı eylemlere de göz yumuyordu. Sonra Diyarbakır’da görevli jandarma komutanı Arif Doğan’ın desteği ile bir örgüt kuruluyor. Adı JİTEM veya JİGK. Tabelalar bile hazırlanıyor.
İki katil bölgeyi kısa sürede kana buluyor. Bunlardan biri Ahmet Cem Ersever (ACE) diğeri ise Mahmut Yıldırım (Sakallı veya Yeşil kod adı) yanlarına aldıkları destek ile, silah ve mühimmat ile dağlara çıkıp PKK ile mücâdele etmek yerine kaçakçıların, tırlarının güvenle geçişlerini sağlamak, haraç vermeyen ya da Kürt milliyetçiliği desteği veren solcu aydınları kaçırıp işkence yaptıktan sonra öldüren bu mafya, bölgenin tam bir baş belası oluyor. Hatta bölge halkı yaptığı işkencelerde testere kullanan Ahmet Cem Ersever için “Testere” lakabını kullansa da onun en çok sevdiği tekerleme; “Teröre karşı en etkili deterjan ACE.” ACE bir deterjan ismi olmasına rağmen aynı zamanda Ahmet Cem Ersever isminin baş harfleri. Diğer taraftan Mahmut Yıldırım’da (Yeşil) adam kaçırma, işkence ve cinayette ACE ile yarışmakta. Yani gideceğin yer tam bir vahşi doğu.”
Tülin Gökhan’ın bu söylemleri üzerine. “Yahu bu adamlara ‘Dur sen ne yapıyorsun?’ diyen bir polis müdürü, jandarma komutanı, cumhuriyet savcısı yok mu? “diye sordu.
Gökhan önündeki rakı kadehinden bir yudum alarak boğazını ıslattı ve konuşmaya devam etti:
“Aslında hem bölge halkı hem bölgedeki avukatlar onlarca dava açıyor, mahkeme bu suçu işleyen örgüt hakkında İçişleri Bakanlığı, Genel Kurmay, Başbakanlığa bir soru gönderiyor. Gelen cevap hep aynı ‘Devletin böyle bir kurumu ya da oluşumu yok’ deniyor. Devlet, böyle bir oluşumdan haberdar değil fakat yaptığı faili meçhul cinayetleri ve halka yaptığı zulmü de göz ardı ediyor. Mesela Cem Ersever’in durup dururken halka ateş açtığını herkes biliyor, hatta jandarma ve polis de dillendiriyor. Ama resmi başvuru yapıldığında herkes 3 maymunu oynuyor.”
Metin, Gökhan’ın tüm söylediklerini tasdik edercesine kafasını sallıyordu, sonra araya girerek; “Dikkat edilmesi gereken diğer bir durum da radikal İslamcılar. İBDA-C’yi (İslami Büyük Doğu Akıncıları Cephesi) hepimiz biliyoruz. Bu örgütün dışında Menzil Tarîkatı güney doğuyu ele geçirdi. Aslında Said-i Nursi yolunda olmalarına rağmen, Fethullah Gülen cemaatine düşmanlar, tıpkı İBDA-C gibi. Zaten bölgede Fethullah Gülen’in çok hâkimiyeti yok. Kökü İran’a dayansa da Türkiye’de daha çok söz sahibi olan Hizbullah asla küçümsenemez. PKK, Marksist bir yol çizmiş olsa da İBDA-C Necip Fazılcılar, Hizbullah ise hem İran Şii hem de Sünni hareketi içinde barındırıyor. Bu guruplar dağlardan ülkeye roket atar atmasa da hem iç karışıklık çıkarmada hem de faili meçhullerde baş roldeler.”
Gece geç saatlere kadar muhabbet bu tarzda devam etti.
Her ikisinin de nerede oturduklarını evli olup olmadıklarını sormadım bile. Gecenin sonunda Tülin, Metin’le sarmaş dolaş olunca, Metin’in evli olmadığı ortaya çıktı. Tülin onu ağına düşürmüş, her halinden belli. Gökhan elini uzatıp vedalaşırken “Çok memnun oldum sayın savcım, aracınız yoksa evinize bırakabilirim” dedi. “Gerek yok, zaten evim Kavaklıdere’de, yürüyeceğim” dedim. Gökhan son kez; “Tekrar hayırlı olsun, size önerim, ne oradaki insanlara güvenin ne de devletin kendisine ve görevlilerine. Çünkü at izi it izine karışalı çok oldu orada. İyi akşamlar” dedi ve arka tarafa park ettiği arabasına doğru yürümeye başladı.
Eve geldiğimde anlatılanların ne kadarının bana yansıyacağını düşündüm. Salondaki komodinin üzerinde birbirlerine karşılıklı bakan babam ve annemin fotoğrafları cevabı bana veriyordu. Hepsi bana yansıyacaktı.
* * *
1 Mart 1991 günü Renault 12 marka arabamın bagajına bir yazlıkların olduğu valiz, bir kışlıkların olduğu valiz koydum. Dört de kitap aldım yanıma. Kuran, İncil, Tevrat ve Budizm, dört farklı inanışı kendimde çözümlemeyi planlıyordum. Karşımda duracak olanlar, hurafelere inanan, cahil kişilerdi. Benim onların karşısında konuşacağım şeylerin altının dolu olması gerekiyordu. Kim bilir belki 4 ünden birine kafam sarar, ben de, inancım şu derim, diye düşündüm. Sabah saat altıda güneş yüzüme vururken Kırıkkale’ye doğru yola düştüm.
Kalecik Karası şarabının üzümlerinin yetiştirildiği Kalecik’ten geçiyordum. Zamanlamam oldukça kötüydü. Oysa Muş’a şarap götürmek isterdim. Sonra akşam Metin’in söyledikleri aklıma geldi Muş, üzümü ve lalesi ile meşhurdu. Üzüm olan yerde de şarap olurdu muhakkak.
Yozgat’ı geçince birden karnım acıktı, akşam geç saate kadar yemek yedik diye sabah kahvaltı da yapmamıştım.
Sorgun’a girerken sağ tarafta, yeşillikler içinde bir bahçeden yükselen dumanı gördüm. Artık yaşlanmış bir dede yine kendisi gibi yaşlı karısıyla demirden bir kapağı, ucu kanca yapılmış inşaat demiri gibi bir demirle yukarıya kaldırıyorlardı. Bahçeye döndüm, arabayı kuyuya yakın yere park ettim. Koştum demirin ucundan tuttum. Hep beraber kapağı havaya kaldırdık.
Kapağın altından hem duman yükseldi hem de cızırtı sesleri ve inanılmaz güzellikte kuzu kokusu geldi. Kapaktan sonra kuyunun içine kancaları uzattılar nar gibi kızarmış bir kuzuyu tahta bir masanın üzerine yatırdılar. O an kendimi bir Viking, bir barbar gibi hissettim. Nar gibi kızarmış kuzunun arka bacağını koparıp çatalsız bıçaksız ısıra ısıra yiyebilirdim. Dedeye “Yardım edeyim mi?” diye sordum. Nine “Eti biz parçalarık, sen becerebilirsen çoban salata yap bize hadin” dedi. Ben de evin balkonunda masa üzerinde dizilmiş olan salatalık ve domatesleri ince kıyım doğramaya başladım. Tam “3 kişilik salata yaptım” diyecektim, nine “Oradakilerin hepsini doğra, gelen çok olur bugün” dedi.
Gerçekten de bir saat sonra tüm masalar dolmuştu. Kuzu porsiyonlara bölünmüş, salatalar yemek tabaklarına bölünmüştü. Herkes yemeğini yerken önüme kuzunun kenar parçaları, yağ ve deri parçaları bir tepsi içinde kondu. Dede “Ye, bu da senin hakkın” dedi. Sesimi çıkartmadan ellerimle o kenar parçaları, yağları, pideye sara sara yedim. Ne kadar lezzetli geldi anlatamam.
Tam ne kadar para ödeyeceğim diye soracaktım. Dede, “Sen bugün bizim ölen evladımız Mikdat’sın, kuyu açtın, kuzu kestin, aş yaptın. Evladımızdan para mı alırız biz?” dedi.
“Miktad neden öldü baba? hastalık mı trafik kazası mı?” diye sordum. Dede gözleri yaşlı, “Mikdat 3 ay önce Silopi’de çatışmada şehit oldu evlat. Vatan sağ olsun da…” dedi. Nine iki eliyle şalvarını sıkarak, “Allah sana uzun ömürler versin evlat. Adın nedir sormadık, nereden gelir, nereye gidensin böyle?” dedi.
“Adım Özgür Arı, Cumhuriyet savcısıyım, Muş’a tayinim çıktı. Oraya yerleşmeye gidiyorum” dedim.
Dede “Git Özgür evladım git, Allah işlerini kolay etsin. Hz. Ömer’in adaletini versin yüreğine. Muş da vatanımızdır. Sen cumhuriyetsin, onu korursun, adalet olursa bir yerde, Mikdat pisi pisine ölmez bir daha” dedi.
Çaylar ve kahveler içildi, ellerinden öptüm yola çıktım. Yolda düşünmeye başladım 67 yıllık yepyeni bir cumhuriyet elbette her yerde aynı hissedilmiyor. Ama cumhuriyetin temellerine C4 patlayıcılar konuyor, roketatarlar atıyorlar, domuz bağıyla insan öldürüp gömüyorlar. Bunu hem cumhuriyet yapıyor, hem de karşı Cumhuriyetçiler.
Sivas’a kadar araba kullandım.
Akşam şehirde dolaşmaya çıktım. 4 Eylül Kongre Binası’nın orada hayran hayran bakıyordum. Genç bir çocuk geldi yanıma, “Bir kongreyle cumhuriyet kurdular sanıyorlar. Hacılarımızın, hocalarımızın, şehitlerimizin nuru hürmetine bu ülke kuruldu. Kongre de neymiş ulan, çay kahve içilen toplantı işte” dedi. O anda bir polis çağırıp bu genci göz altına almam gerekiyordu, onu yapmam gerekiyordu. Ama bu onun fikrini değiştirmeyecek, aksine onu daha da keskin görüşlü yapacaktı.
Döndüm gence “Sen buralısın galiba. Kirli Ahmet’in köftecisi nerede?” diye sordum. Eliyle işaret etti “Ta şu binanın arkasındaki yolda” dedi. Teşekkür ettim. Birden içimden o gence ders vermek geldi. “Ben cumhuriyet savcısıyım, normalde seni göz altına almam lazım ama bu köfteciyi tarif ettiğin için seni affediyorum. Ancak yarın sabah müze açıldığında orayı ziyaret edeceksin, o çay kahve içilen toplantıda konuşulanları bir beyaz dosya kağıdına yazıp öğleden sonra adliyede savcılık kalemine getireceksin” dedim.
Rengi kaçmış bir halde “Kaçta getireyim hâkim bey?” dedi. Güldüm “Hâkim değil, Ssavcı, saat 14.30’da getir” dedim. Dediğim her şeyi yapacağından neredeyse emin bir şekilde köfteciye gittim.
Muş’a varır varmaz adliye binasına gittim. Ceza yargıcı Mümtaz Bey benimle ilgilenmesi için mübâşir Mehmet’i görevlendirdi. Mehmet önüme düşerek arabaya kadar geldi. Beni şehrin içindeki polis karakolunun yanındaki apartmana getirdi. İkinci katta bulunan yeni dairem ana caddeye ve karakola bakıyordu. Eşyalar biraz eskiydi ama bunlar umurumda değildi.
* * *
Muş’ta ilk günlerde bölgeye ve bölge insanına adapte olmaya çalıştım. İnsanlar kibar ama ürkekti. Bilmedikleri hiçbir konuda fikir yürütmüyorlardı. Eğer bir karar verilecekse de “Siz daha iyisini bilirsiniz sayın savcım” deyip “Benim fikrimi kabul edin” demeye getiriyorlardı.
Nevruz kutlamaları yeni bitmişti. Muş’la Bulanık ilçesi arasındaki Jandarma Karakolu’na eylem yapılmış, üç terörist ölü olarak ele geçirilmiş haberi geldi. Karakola doğru hareket ettik, oraya vardığımızda ne karakola saldırı vardı ne de öldürülmüş terörist. Komutana sorduk “Haberimiz yok, nereden böyle bir haber çıkar anlamıyorum” dedi. Biraz sonra ilerideki köyden bir adam yana yıkıla geldi, küfürler savuruyordu. Kapıdaki nöbetçiler adamı içeri sokmadılar. Komutan emir verdi, adamı içeri aldılar. Adam iki oğlu ve yeğeninin, Yeşil denilen adam tarafından (Mahmut Yıldırım) “Siz dağa çıkacakmışsınız, PKK’ya katılacakmışsınız, size zahmet vermeyelim” diyerek makineli tüfekle 3 genci öldürdüğünü söyledi.
Hemen arabalara atladık. Olay yerine gittik.
Bir evin hayvan ağılının içinde 3 ceset üst üste konmuştu. Ağılın dış çitlerinde köylü kalabalık, birbirleriyle konuşuyor, tartışıyordu. Cesetlerin başında ise 9 PKK kıyafetleri giymiş adam vardı. Biz yanlarına gidince, 9’u da esas duruşa geçtiler. Jandarma komutanı, başlarında bulunan adamı tanıyordu, elini sıktı. “Ne oldu Mahmut yüzbaşım? Vaziyeti rapor et” dedi.
Mahmut (yeşil), “Bu üç genç bu hafta dağda PKK’ya katılacaklardı. Aldığımız istihbarata göre, sizin jandarma omutanlığına Hahvan topuyla mermi atacaklardı. Havan topunu ahırda hayvanların yanında bulduk. İçeride, gidip görebilirsiniz” dedi.
Hep beraber içeri girdik, bir havan mermisi atan havan topu ve 3 adet havan mermisi dik şekilde duruyordu. İçerideki bunca hayvana rağmen mermi ve silahın üzerinde bir tek leke yoktu.
Her şey olayın kurmaca olduğunu gösteriyordu. Sivil savcıların askeri personeli sorgulama hakkı yoktu. Yine de tahammül edemedim. Görgü tanıklarının ifadelerinin alınmasını istedim. Jandarma komutanı bana dönerek “Lüzum yok sayın savcım, biz bu konuyu kendi aramızda hallederiz. Yüzbaşı Mahmut Yıldırım’a ben kefilim” dedi.
Halen sinirim tepemdeydi. Yeşil, komutana dönerek “Kim bu heyecanlı kardeşimiz komutanım?” dedi. Komutan “Cumhuriyet savcısı Özgür Arı, yeni tayin oldu, buraları yeni öğreniyor” dedi.
Yeşil denen adam “Bu teröristin yasal hakkı olduğunu düşününce onların cumhuriyetten sandım. Meğerse savcım bizim cumhuriyettenmiş. En kısa zamanda savcımıza çikolata yaptırıp hoş geldine gideriz o zaman” dedi.
Son sözleri tehditkâr sözlerdi. Komutan eliyle sakin olun işareti yaptı. Bana aracımla geri dönmemi, geri kalan işleri kendilerinin halledeceğini söyledi.
Yol boyunca sinirli bir şekilde araba kullandım. Ülkenin bu bölgesi gerçekten barut fıçısıydı. Kıvılcım çeşitli yerlerde fıçıları patlatıyordu. Bunun sebebi sadece dağdaki PKK değildi. Bölgede yüzyıllardır süren feodal yapı, bu yapının başındaki aşiret reisleri ve bu reislerin gelir kaynakları olan uyuşturucu ve silah kaçakçılığıydı. Pastayı PKK’ya kaptırmak istemiyorlardı, kendilerini korumak için başıbozuk askerlerle ortaklık yapıyorlardı.
Diğer tarafta ise din bezirgânları, tarîkatlar cahil halkı hem maddî hem de manevî olarak sömürüyor ve kışkırtıyorlardı. Gelir kaynaklarını sorgulatmayan tarî,katlar, başka şehire Adıyaman’a göç ediyor orada satın aldığı köyün adını, tarîkatın adı olan Menzil olarak değiştirebiliyordu. Nurcuların diğer kolu Fethullahcılar, Konya ve Kayseri sanayisini tamamen ele geçirmiş vaziyettelerdi. Kombassan diye bir firma, hem yurt içinde hem de yurt dışında topladıkları “Himmet Parası” ile Konya’nın yarısını ele geçirmişti.





5 YORUMLAR
1991’de 15 yaşındaydım. Bugün medya nasıl ki belli odakların kontrolündeyse, o gün de farklı değildi.
(Tek fark, internetin varlığı. Onu da manipüle etmek için her yolu deniyorlar, ancak yine de arayan doğruya ulaşabiliyor.)
Batı’da yaşayan bizlere, taraflı basın ve televizyon organları Yeşil gibi isimleri “devletin gizli kahramanı”, hatta bir tür istihbarat efsanesi gibi sunuyordu. 😡 Medyada onun “PKK’ya karşı kahramanca mücâdele verdiği” algısı yaratılırken, gerçekte uyuşturucu, silah ve insan kaçakçılığına bulaşmış bir figür olduğu bugün apaçık ortada.
Bu adam ve onun gibileri, JİTEM adı altında faili meçhulleri organize eden, devlet içinde paralel bir yapıya dönüşen unsurlar olarak gizli bir çete düzeni kurmuşlar. Kaçakçılarla iş birliği yaparak bölgedeki ekonomik ranttan pay almak için yargı mekanizmasını devre dışı bırakmışlar. “Terörle mücâdele” perdesinin arkasında dönen çıkar ilişkilerini bilmiyorduk, bize bu insanları “millî kahraman” diye sundular! 😡
O dönem milliyetçilik kalkanı altında hareket eden birçok ismin aslında suç örgütü lideri olduğu bugün daha net biliniyor. Devletin gücünü arkalarına alıp “vatan için savaşıyoruz” diyerek her türlü pisliğe bulaştılar. İşin en korkunç yanı, bunları sorgulayanların anında “hain” ilan edilip susturulmasıydı.
Değişen bir şey var mı? Bugün de kaçakçılar, dolandırıcılar baş tacı edilirken; vatanını gerçekten sevenler “terörist” ilan ediliyor! 🤯
Canım Metin, bu romanla hem güçlü bir atmosfer kuruyor hem de Türkiye’nin yakın tarihine dair çarpıcı bir anlatı sunuyorsun. Karakter derinliği, olay örgüsündeki gerçekçilik ve gerilimi dozunda tutman hikâyeyi daha da etkileyici kılıyor. 👌🏻👏🏻 Böyle güçlü bir romanın Sen ve Ben Dergi’de yayımlanması benim için hem gurur hem mutluluk kaynağı. İyi ki varsın! 🙏🏻❤️
Didem Hocam ne tiyatrolar oynanmış, benim de aklım almıyor. Öyle güzel kurgulayıp inandırdılarki bizi… Nasıl bu kadar devletin içine sızıp halkın içinde sessiz sedasız bir gölge gibi ilerlediklerini fark edemedik. Bizim neyi, nasıl ve ne kadarıyla bilmemiz gerekiyorsa o kadarını söyleyip yetindirdiler. Artık onlar yok ama yine bir şekilde farklı kimliklerle aramızdalar buna da kefilim. Metin Hoca’mın nadide anlatımıyla daha da hâkim oluyorum o çalkantılı dönemlere.
Canım Didem,
Senin dokunuşların, (artık romanımız diyeceğim) bölümleri heyecan dolu, sürükleyici hale getiriyor. Sana çok müteşekkirim 🙏
Öykünün bu bölümünün geçtiği yıllar cumhuriyetimizin daha 64. yılı. Maalesef toplum aydınlanamamış, cahil bırakılmış, hele ki anlattığım bölge… Fakir ve çaresiz. Üstelik aşiret ağalarının eline teslim edilmiş. 1950 yılından beri de beceriksiz ve sağ görüşlü hükümetler başa gelmiş ve bu bölgeyle hiç ilgilenmemiş.
Öykümün başında anlattığım gibi 1960 ve 1980 darbeleri ülkenin şakülünü kaydırmış, o bölge de at izi, it izine karışmış.
Hikâyenin ilerleyen bölümlerinde ülkenin içişleri, adalet bakanlarının, emniyet müdürleri, valilerin, hatta başbakanlarının ne kadar duyarsız, cahil ve buradaki olaylarda fail olduklarını göreceğiz. Sadece Yeşil gibi adamları bize kahraman diye göstermediler, emniyet müdürlerini, olağanüstü hal valilerini, içişleri bakanlarını (kadın, erkek), sarışın güzel, iyi İngilizce konuşan profesör başbakanlarını kahraman gösterdiler.
Bugün hâlâ bu yara kanıyorsa, sebebi bu kağıttan kahramanlar yüzündendir.
Düzelecek mi?
Umut ediyorum.
Sevgiler ❤️
Metin Hocam olaylar son gaz, hız kesmeden, hatta her seferinde vites arttırarak devam ediyor ve siz tüm gerçekliğiyle bize bunları anlatıyorsunuz.
Bizi nasıl da kandırmışlar, nasıl da saçma sapan şeylere inandırmışlar…
“Gerçek tam olarak neydi? Biz neye inandırıldık? Neden inanmak istedik?” diye sorarken buldum kendimi yazınız bitince.
Umarım daha güzel günler göreceğiz. Şahsen bir kadın cumhurbaşkanımız olmasını ve tıpkı o ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk gibi yeniden bizi ayağa kaldırmasını ümit ediyorum. Bu doğrultuda da kendi payıma düşeni yapmaya çalışıyorum.
Benim her şeye rağmen hâlâ umudum var bu güzel milletten ve ülkeden hocam.
Çokça sevgiler. Yeni bölümünüzü bekliyoruz.
Yasincim, öyküyü takip etmen benim için çok gurur verici. Tam da amacım, senin yaşındaki gençlere geçmişte yaşanan yanlışları anlatabilmekti.
Kadın cumhurbaşkanımız olsun diye umudun olması güzel ama unutma bu ülkenin başına sarışın genç ve güzel, iyi derecede yabancı dil bilen, ekonomi profesörü bir kadın başbakan geldi. Öykümdeki sahte kahramanlar gibi onu da parlattılar, Avrupa Kraliçesi olarak lanse ettiler oysa o ve eşi ülkenin başına gelen birçok felaket olayın müsebbibidir. Öykümün ilerleyen bölümlerinde onun aldığı yanlış kararlar ve atamalar yüzünden bu ülkenin en karanlık yıllarını yaşadığını göreceksin.
Senin de umudun ileride iyi günler görmek üzere, hepimiz gibi. Ama bu gelecek için geçmişteki yanlış seçimleri hatırlayıp iyice tartmak lazım.
Ben gençliğe çok güveniyorum.
Sevgilerimle 🙏