İndeks
Bir Başlangıcın Gölgesi | Lacivert | Bölüm 01
Karanlığa Açılan Kapı | Lacivert | Bölüm 02
Sırlar ve Suskunluk | Lacivert | Bölüm 03
Geçmişin İzleri | Lacivert | Bölüm 04
Yol Ayrımı | Lacivert | Bölüm 05
Sessiz Çatışma | Lacivert | Bölüm 06
Gölgeler Arasında | Lacivert | Bölüm 07
Görünmeyen Düşman | Lacivert | Bölüm 08
Kırılma Noktası | Lacivert | Bölüm 09
Hakîkatin Peşinde | Lacivert | Bölüm 10
Sınır Çizgisi | Lacivert | Bölüm 11
Adaletin Kıyısında | Lacivert | Bölüm 12
Faili Belli Cinâyetler | Lacivert | Bölüm 13
“Uğur”lar Olsun | Lacivert | Bölüm 14
Ateşkesin Gölgesinde Aşk | Lacivert | Bölüm 15
Laik Bir Düğün, Şer’î Bir Yangın | Lacivert | Bölüm 16
Kurşunla Kapanan Perde | Lacivert | Bölüm 17
Arzu, Tülin’in “Diyarbakır’ı terk edin hemen!” sözüyle telaşlandı. Sesi titreyerek, “Siz kimsiniz? Beni nereden tanıyorsunuz?” dedi. Telefonu Arzu’nun elinden aldım. Arayan Tülin’di.
“Özgür, sen Arzu’ya çok belli etme ama Hizbullah, Arzu’yu kafaya takmış. Ramazan ayında sokakta kahve içerken görülmüş, zaten mini etek ya da şortla dolaşıyormuş. Ayrıca 14 yaşında evlendirilen bir kızın aklına girip kocasına dava açtırmış, adamı hapse attırmış. Üstelik o adam, Menzil tarîkatının bir kolunun şeyhiymiş. Babasıyla konuştum, ‘Ankara’da daha güvende olur, biz burada ona göz kulak oluruz’ dedim. Hatta aile, Arzu’nun yurt dışına gittiğini söyleyecek. Sadece Hizbullah değil; oradaki JİTEM ve PKK da Arzu’nun aşiretini kafaya takmış durumdalar. Mustafa Kemal Ağa her ne kadar tarafsız kalmaya çalışsa da bu çatışmanın içine çekmeye çalışıyorlar.”
Çok şaşırmıştım. Tülin bu kadar çok istihbârata nasıl ulaşmıştı? Sordum: “Sen bunları nereden biliyorsun? Nasıl öğrendin? Arzu’nun yanında olduğumu nasıl anladın?”
Tülin, “Gökhan, senin Diyarbakır’da Arzu’nun yanında olduğunu biliyormuş. Arzu ve aşireti hakkında kirli bilgiler geliyormuş zaten. Sonra bir itirafçı, Arzu’ya yapılacak suikastı net olarak anlatmış. Amaç, aileyi çatışmanın içine çekmekmiş. Siz bunları boş verin şimdi. Hemen yola çıkın, Ankara’ya gelin. Arzu’nun Bahçelievler’de bir evi varmış. Babası korumayı sağlayacak. Sen de onunla Ankara’ya gel. Buradan Muş’a gidersin; kız kendini güvende hissetsin” dedi.
Tülin’in her şeyi bu kadar planlamasının arkasında Gökhan’ın olduğu belliydi. Gökhan bunu hiç belli etmemeye çalışıyordu ama MİT’in önemli isimlerinden biriydi.
Tülin’e, “Benim bunları Arzu’ya anlatmam lazım. Ona göre yola çıkarız” dedim. Telefonu kapattıktan sonra Arzu’ya her şeyi anlattım. Babasıyla konuşmak istediğini söyledi. Ama bir an önce gitmek gerekiyorsa, hemen eve dönmesi gerekiyordu. O hazırlık yapmak için eve gitti, ben de otele dönüp eşyalarımı arabama yükledim. Otelden çıkıp Arzuların çiftliğine gittim.
Babası beni çalışma odasına çağırdı. Benimle konuşurken çok samimi ve yardım ister gibi bir hali vardı:
“Bak savcı evladım Özgür; belli ki iyi bir adamsın. Adaletlisin, güvenilirsin ve güçlüsün de… Kızıma güvenirim, senden ve adaletinden bahsederken Hz. Ömer’den söz eder gibi anlatıyor. Her zaman ezilenin yanında olduğunu, Muş’taki akrabalarım da söyledi. Kızımı öldürmek isteyenler artık benim can düşmanımdır. Bunlar beni bu çatışma ortamına çekmeye çalışıyorlar, ortalarına bomba gibi düşerim! Ama önce kızımı bu ortamdan uzaklaştırmalıyım.
Korumalar seni de kızımı da yolda ve Ankara’da koruyacaklar. Ama ben kızımı sana emanet ediyorum. Onu canın gibi koruyacağından eminim. Dilersen sen de Bahçelievler’deki evde kalabilirsin. Arzu seninle kendini daha güvende hissedecektir. Bizim için bir sakıncası yok.
Arabanı koruma kullansın, sen cipte Arzu’nun yanında ol. Kızım kendini daha güvende hissedecektir” dedi.
Arzu’nun babasının haklı endişeleri vardı ama aşiretin bu çatışmaya katılması, savaşın alevinin her yere sıçraması anlamına gelecekti.
Arzu, geçen haftaya kadar aklımda bile yokken şimdi hayatlarımız birbirine teslim edilmişti. Babası haklıydı; onu canım gibi koruyacaktım. Babasına, bana duyduğu güveni boşa çıkarmayacağımı, kızının canının ve sağlığının benim canımdan daha önemli olduğunu söyledim. Sarıldık. O sırada Arzu, üç valizle salonun ortasında bizi bekliyordu.
Evdeki herkesle vedalaştık. Kimisi gözyaşları içindeydi. Bahçede üç cip ve benim Renault marka arabam sıra sıra dizilmişti. Öndeki ve arkadaki ciplerde dörder, Arzu’yla olduğum araçta ve benim araçta ikişer silahlı koruma vardı. Konvoyun ortasındaki araçla Ankara’ya kadar gidecektik.
Yol boyunca Arzu ya elimi tuttu ya koluma girdi ya da başını omzuma koyup uyudu.
Ankara Hukuk Fakültesi’nde okurken, bir ara yakınlaştığım Didem, ailesi tarafından İstanbul’a alınıp doğum günümde Adaçayı, Didem ve benim aramdaki olaylar yaşanmadan önce, Arzu’yla sadece selamlaşırdık. Hatta bana karşı oldukça soğuk davranırdı. Ama boykot ya da eylem olduğunda hep yan yana dururduk. Siyasî açıdan aynı fikirde olduğumuzu biliyordum. Okuldaki Kürt öğrenciler ona karşı oldukça korumacı ve saygılıydılar. Belki de bu çevresi yüzünden birbirimize fazla yaklaşamadık.
Didem okuldan ve hayatımdan çıkınca, Adaçayı da Paris’e gidince, Arzu’ya dertlerimi anlatmaya başlamıştım. Okul zamanı gittiğimiz Hitit Kafe’de bir gün, dertleşirken birayı fazla kaçırmış ve dakikalarca öpüşmüştük. Ertesi gün tam bir dallama gibi davranmıştım. Kıza “Dün gece zayıf anımdı, yanlış anlama” demiştim. Yüzünün nasıl morardığını hâlâ hatırlıyorum. Sonraları zaman geçtikçe daha samimi arkadaş olduk ama sevgili olmadık.
Şimdi nasılız, onu tam kestiremiyorum. Sanırım o sevgilim olmak istiyor. Ben de aslında ondan çok hoşlanıyorum. Bir kere çok güzel bir kadın… Çok canlı, neşeli, kendine güvenen, güçlü biri. Durup dururken ortaya çıkmış, beni aramıştı. Okuldan sonra bir daha karşılaşamayacağımızı sanıyordum. Şu an neredeyse ilk görüşte aşkı yaşıyor gibiyim.
Uzun zamandır yalnız yaşıyorum. Ama Arzu sadece hayatımda biri olsun diye değil, gerçekten âşık olduğum için hayatımda olmalı. Onsuz kalamamalıyım. İçimdeki ses, onun doğru kadın olduğunu söylüyor. Bu sefer dallamalık yapmayacağım.
Zamanını beklemeliyim; kendi duygularımdan emin olmalıyım.
* * *
Ankara’daki eve geldik. Güvenlik, gelişimizi önceden haber vermişti. Evde, hem ev işlerini yapan hem de evi boş bırakmayan Emin amca ve Naciye teyze bizi karşıladılar. Valizlerimi Arzu’nun yan odasına taşıdılar. Valizler yarın açılacaktı. Arzu, yolda rahat edebilmek için eşofman tarzı bir şey giymişti. Ev dubleksti, yatak odaları üst kattaydı. Alt katta Emin amca ve karısı bir odada kalıyordu. Güvenlik için bahçede 2+1 bir müştemilat da vardı.
Arzu yatak odasına geçti. Ben yan odada kalacaktım. Ama Arzu, kafamın içinde dolaşıp duruyordu. İçinde bulunduğumuz gerilim mi bunun sebebiydi, yoksa başka bir şey mi, emin olamıyordum.
Son durumunu görmek için kapıdan çıktım. O anda Naciye teyzeyle burun buruna geldim. Elinde bir tepsi vardı; iki bardak limonata ve dört tane ev yapımı, sıcacık poğaçayla. “Yoldan geldiniz evladım” dedi. “Karnınız açtır, susamışsınızdır diye getirdim.”
“Niye zahmet ettiniz?” dedim. “Çok güzel kokuyor, aç olmasam da yerim. Ellerinize sağlık. Siz tepsiyi bana verin, Arzu’ya ‘kendi ellerimle yaptım’ derim.”
Kadıncağız gülerek tepsiyi elime tutuşturdu: “Aferin, aferin. Erkek de kadına hizmet eder. Emin amcan da sağ olsun, hâlâ elleriyle besler beni. Aferin damat sana” deyip aşağıya indi.
Arzu’nun oda kapısı açıktı. Tepsiyle içeri girerken, “Evin damadından, evin sahibesi Arzu Hanım’a limonata ve poğaça. Kendi ellerimle yaptım” dedim.
Arzu, utanmış ve kızarmış bir yüzle, “Ya Naciye teyze ya! İlk defa yanımda bir erkek görüyor, neler söylüyor…” dedi.
Bu kez ona cesaret verdim: “Neden bozuluyorsun ki? Ben bu eve damat olamaz mıyım?”
Tepsiyi komodinin üzerine koyduktan sonra eğilip dudaklarından öptüm. Ellerini yüzüme koydu, beni yeniden dudaklarına çekip öptü. Titrek bir sesle, “Yanımda olduğun zaman hiçbir şeyden korkmuyorum. Benimle yat” dedi.
Sabah olmak üzereyken sevişmeyi bırakmış, sızmıştık.
Ertesi gün Arzu’yla birlikte şirkete gittik.
Tülin’in sabah mahkemesi vardı; öğlene doğru geldi. Gelir gelmez önce Arzu’ya sarıldı, sanki kırk yıllık arkadaşlarmış gibi hemen sıkı fıkı oldular. Tülin, Bahçelievler’deki evde nasıl kaldığımızı sordu. Arzu da hafif bir mesaj verircesine, “Beraber aynı yerde kalıyoruz. Özgür, Muş’a gidene kadar birlikte kalacağız. Bahçede her zaman güvenlik var ama Özgür Ankara’daki evine gidip kalmasın, korkuyorum” dedi.
Tülin de onu desteklercesine, “Ayy, çok iyi düşünmüşsün şekerim! Savcı Lacivert evdeyken korkacak bir şey yok. Akşama ne yapıyorsunuz? Eğlenmeye gidelim, Ankara’da çok iyi yerler açıldı” dedi.
Arzu için bir haftalık sağlık raporu ayarlanmıştı. Bu süre boyunca birbirimize daha çok yakınlaştık, daha çok alıştık. Ama sonuçta Muş’a geri dönmem gerekiyordu. Arzu da benimle gelmek istiyordu. Biraz daha burada kalmasının daha güvenli olacağını anlatmaya çalıştım ama bir türlü ikna edemedim.
Sorunu Tülin çözdü. Arzu’ya şirkette boşanma ve miras davalarına bakan avukat olarak bir pozisyon teklif etti. Ayrıca, benim Ankara’ya tayinim için de baskı yapacaklarını, böylece en kısa sürede yeniden bir araya geleceğimizi söyledi. Arzu teklifi kabul etti. Benim dönüşümü sabırsızlıkla bekleyeceğini söyledi.
Yılbaşı için Ankara’ya dönmedim. Aslında Arzu’yu tam olarak özlemiş de sayılmazdım. Tuhaf duygular içindeydim. Ona gerçekten âşık mıydım? Yoksa sadece hoşlanıyor muydum, emin değildim. Bunu ona söylemeliydim.
* * *
Ocak ayının 24’ünde, mavi Renault marka bir araba Ankara Karlı Sokak’ta havaya uçtu. Herkesin çok sevdiği avukat, yazar ve gazeteci Uğur Mumcu, paramparça olarak hayata veda etti.
Uğur Mumcu’ya, 1980 darbesini haklı bulmasından, Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan’ı “banka soyan, adam kaçıran kanun kaçakları” olarak görmesinden dolayı çok kızardım. Bu nasıl devrimci bir görüş olabilirdi? Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş, benim için kırmızı çizgiydi. Bu kadar görüş ayrılığımız olsa da en nihâyetinde Mumcu, Türkiye’nin en dürüst, en aydın insanlarından biriydi.
Suikastı Hizbullah ve İBDA-C üstlendi ama Uğur Mumcu, onların kovanına o kadar da çomak sokmuş değildi. Suikast son derece profesyonelce düzenlenmişti. Tek bir delil bile yoktu.
Mumcu’nun kardeşi, onun “Kürt Dosyası” adında yeni bir çalışma içinde olduğunu, bu çalışmada PKK’nın bir gerilla örgütü değil, bir terör örgütü olduğunu; Abdullah Öcalan’ın ise CIA ve MOSSAD tarafından hem korunduğunu hem de desteklendiğini yazacağını bildikleri için öldürüldüğünü söyledi. Asıl katillerin bu gizli servisler olduğunu, tetikçi olarak ise Türk kontrgerillası JİTEM ve kaçakçılık mafyasının kullanıldığını iddia etti. Çünkü öldürülmeden önceki gün, İsrail Konsolosu Uğur Mumcu’yla baş başa bir görüşme yapmıştı.
Aslında benim de fikirlerim aynı yöndeydi. Irak Kürtlerinden Barzani, CIA ve MOSSAD tarafından destekleniyordu. CIA, pekâlâ Abdullah Öcalan’ın dizginlerini elinde tutarak bölgedeki kaçakçılık ve uyuşturucu trafiğini yönlendirebilirdi. Kürt milliyetçiliği, sanıldığı gibi tabana yayılmış bir şey değildi. Halkın genel isteği bölünmek ya da toprak almak değildi. Halk fakirdi, eziliyordu; ağaların, aşiret reislerinin zorunlu köleleriydi. Bu yüzden Diyarbakır’a gitmek, oraya tayin olmak istiyordum. Mafyayla ve kontrgerillayla birlikte hareket eden PKK ve Hizbullah terörü, halkların barışını sağlayamayacak; savaş yıllarca sürecek ve her iki taraf da büyük kayıplar verecekti.
Uğur Mumcu’nun cenaze törenine katılmak için Ankara’ya gitmeye karar verdim.
25’i sabahı, Ankara’ya giden ilk otobüse bindim. Gece yarısına doğru Ankara’ya vardım. Arzu ve Tülin geleceğimi biliyorlardı. Bu yüzden ikisi de Arzu’nun Bahçelievler’deki evindeydi. Kapıda yine korumalar vardı. Beni uzaktan tanıdılar, hemen önüme düşüp yol gösterdiler. Kapıyı açtılar, salona doğru yöneldim. Arzu koşarak kucağıma atladı, öpüşmeye başladık. Muş’taki duygularımdan birden sıyrılmıştım. Aslında Arzu’yu bayağı özlemişim. Kokusunu içime çektiğim anda, onu ne kadar çok özlediğimi fark ettim.
O, kucağımdan indiği anda Tülin yanıma geldi, Arzu’yu taklit etti ama sadece boynuma sarıldı, yanaklarımdan öptü. “Hoş geldin. Ama biliyorsun, bugün hiç hoş bir gün değil” dedi.
Saat üçe kadar oturduk, şarap içtik, ülkenin genel durumunu konuştuk. Arzu artık şirketteki işine alışmıştı. Tülin’in demesine göre “Kırk yıllık avukat gibi… Tecrübesi ve bilgisiyle şirket patronlarını bile etkiledi; onu hissedar yapmaya karar verdiler.”
Şirket, benim Ankara’ya tayinim için de girişimde bulunacakmış. Gelecek dönem milletvekili seçimlerinde aday olmam için buralarda görünmemin iyi olacağını düşünmüşler. Bunu kabul etmeyeceğimi söyledim. Şu an ülke adaletsizlik yüzünden karanlığa sürükleniyor. Birilerinin bu konuda bir şeyler yapması gerek, dedim. Arzu bu duruma çok üzüldü.
Saat üçü geçince Tülin gitmek istedi. Arzu ısrar etti, o da evde kaldı. Bizim yatak odamızın yanındaki odada, Arzu’nun pijamalarından giydi. “Yarın duruşmam yok. Öğlene kadar uyandırmayın beni” dedi.
Arzu’yla yatak odasına geçtik. Soyunmaya başladı. Ona Muş’taki hislerimden bahsetmeliydim.
“Sana söylemem gereken bir şey var” dedim. “Muş’ta seni özlemediğimi düşündüm. Ama buraya gelip sana sarıldığım anda, ne kadar çok özlediğimi hissettim. Sana karşı ikiyüzlü davranamam. Duygularım henüz yerleşmemiş olabilir.”
Arzu eliyle beni yatağa itti, üzerime oturdu. Kot pantolonumun kemerini, düğmesini çözdü, fermuarını indirdi. “Şimdi ve bundan sonra benden başka bir şey düşünemeyeceksin” dedi.
Salı gününü şirkette geçirdim.
Akşam hep birlikte yemeğe çıktık. Çarşamba sabahı kendi evime gittim. Kullanılmadığı için her geçen gün biraz daha yıpranıyordu. Tülin’e, evin kiraya verilmesi için vekâlet verdim.
Evden aldığım yeşil parkayı giydim. Dışarıda şiddetli bir yağmur yağıyordu. Uğur Mumcu’nun cenazesi için binlerce insan sokakları doldurmuştu. Solcular ve Kemalistler için, 1980 sonrasında bu büyüklükte başka bir kitlesel hareket yaşanmamıştı. Kalabalık, Uğur Mumcu’nun Maltepe Camii’nden, Türk bayrağına sarılı tabutuyla birlikte, defnedileceği Cebeci Asrî Mezarlığı’na kadar sloganlar eşliğinde yürüdü. “Türkiye laiktir, laik kalacak!” Her adımda Zülfü Livaneli’nin sesi yankılanıyordu:
“Yiğidim, aslanım burada yatıyor…”
“Ne bir haram yedi, ne cana kıydı. Ekmek kadar temiz, su gibi aydın.”
Cenaze sonrasında eve döndüğümde, Arzu’nun yüzü biraz düşmüştü.
“Adaçayı Fransa’dan aradı” dedi. “Ben onu senden dolayı tanıyorum ama bana, ‘Adadan arkadaşıyım’ dedi. Önce Muş’u aramış, Mümtaz Bey buranın numarasını vermiş. Bir gün önce annesini kaybetmiş. Yarın sabah Türkiye’de olacakmış. Sana da haber vermek istemiş.”
Demek ki Doktor Celile Hanım vefat etmişti. Adanın en sevilen dâhiliye uzmanı… Herkesin can dostu, yardımsever doktoru… Ölmüştü. Adaçayı yıkılmış olmalıydı.
Arzu’nun yüzüne bakarken, farkında olmadan biraz suçluluk taşıyan bir bakış atmış olmalıyım ki “Bence cenazeye gitmelisin” dedi. “Hatta istersen ben de seninle gelebilirim.”
Onun gelmesi nasıl bir etki yaratır, kestiremiyordum. Ama birden, “Gelmen iyi olur” dedim. Ardından da ekledim: “Ada güvenli bir yer. Korumalar gelmesin.”
Arzu boynuma sarıldı, kulağıma fısıldadı: “Ben de bezdim… Kaçalım seninle.”
Korumaları ikna etmek zor oldu. Arzu’nun babası, yanında benim olmamdan dolayı korumaları geri çekti. Yine de Bostancı İskelesi’ne kadar bizi onlar getirdi. Biz dönene kadar da Bostancı’da kalmaya devam edeceklerdi.
Arzu, Adalar’a ilk defa geliyordu.
Şansına, o saatte tüm adaları dolaşan bir vapur vardı; Kınalı, Burgaz, Heybeliada ve son olarak Büyükada’ya uğruyordu. Arzu her ada hakkında sorular soruyordu. Vapurda, Adalar’dan tanıdığım pek çok kişi vardı. Hem bana dair bilgi alıyorlar, hem de Celile Hanım’ın ölümünü konuşuyorlardı. Celile Hanım merdivenlerden düşmüş ve aort damarı çatladığı için ölmüştü. O sırada evde yalnızmış.
Büyükada İskelesi’ne geldiğimizde, Hasan, Adem, Emine ve Sema bizi bekliyordu. Herkesin orada olmasına şaşırmıştım. Meğer hem bizi, hem de Adaçayı’nı bekliyorlarmış. Adaçayı bizden sonra, Kadıköy vapurundaymış. Hep birlikte Emine’nin babasının çalıştığı lokantaya gittik. Arzu’yu tanıştırdım. Kızlar hemen samimi oldular, aramızdaki her şeyi sorgulamaya başladılar.
Çocuklarla birlikte vapuru karşılamak için iskeleye çıktık. Adaçayı göründü. Ama yalnızdı, Can yanında değildi. Hemizin Adaçayı’na sarıldık, başsağlığı diledik. Can ve Celoş’u sordum. Celoş’un pasaporta işlenmesi gerektiğinden, konsolosluk işleri falan varmış. Bu nedenle Can ve Celoş Paris’te kalmak zorunda kalmışlar.
Arzu ve Adaçayı birbirlerine sarıldılar. O zamana kadar gözyaşlarını tutan Adaçayı, Arzu’yla sarmaş dolaş olup hüngür hüngür ağlamaya başladı. Onlarla birlikte Emine ve Sema’nın gözlerinden yaşlar süzüldü. Hasan, Adem ve benim gözlerimiz doldu, taşmak üzereydik.
Adaçayı’nı da lokantaya götürdük. Ertesi gün cenaze işlemleri halledildi. Adaçayı’nın yıllar önce vefat eden babası, Kartal Mezarlığı’na gömülüydü. Annesi de aynı aile mezarlığına defnedildi.
Arzu, ertesi günkü davası nedeniyle Ankara’ya, benimse Muş’a dönmem gerekiyordu. Adaçayı da Celoş’un yalnız kalmaması için hemen Paris’e geri dönmek zorundaydı. Bu yaz tatili için herkesin Ada’da buluşması kararlaştırıldı.
Arzu’yu Ankara’ya bıraktım. Artık duygularımdan emindim. Muş’a dönerken, bir parçamı orada bırakmış gibi hissettim.
5 Şubat 1993 günü beni derinden sarsan bir haber düştü:
Bolu Gerede otoyolu üzerinde, trafik işaretlerinin olmaması nedeniyle ters yöne giren Adnan Kahveci, karşıdan gelen bir araçla çarpışıyor. Eşiyle birlikte olay yerinde hayatını kaybediyor. 17 yaşındaki kızı Aslıhan ağır yaralanıyor, oğlu Cihan ise hafif yaralı olarak kurtuluyor.
Herkesin aklına “Bu bir trafik kazası değil, suikast” düşüncesi geliyordu. Ben de öyle düşünüyordum. Henüz 44 yaşındaydı; zehir gibi çalışan bir beyni, yenilikçi ve aydın bir yapısı vardı. Öyle kolay kolay, bilmeden ters yöne girmezdi. Ülkede birçok yeniliğin mimarıydı.
Cumhurbaşkanı Özal’a danışmanlık yaptığı dönemde, ona sunduğu “Kürt Dosyası” adlı bir çalışması vardı. Bu çalışmada, dağdaki savaşla terörün önlenemeyeceğini, çözümün demokratik bir tabanda aranması gerektiğini söylüyordu. Üstelik bu demokratik çözümü, sadece PKK değil; ülkede gücü giderek artan paramiliter yapılar, mafya, kaçakçılar ve ırkçı partiler de istemiyordu.
Tanışmış, hatta birlikte yemek yemiştik. Adalar ve Kartal aynı çevre sayılır, hemşerim gibiydi. Cenaze namazı, Kartal Meydanı’ndaki küçük bir camide kılındı. Meydanda elli binin üzerinde insan vardı. Adnan Kahveci, Kartal Mezarlığı’na defnedilecekti.
Mezarlığa girdiğimde, Adaçayı’nın annesi Celile Hanım’ın mezarını gördüm. Toprağı hâlâ taze ve ıslaktı. Neyzen Tevfik’in mezarının oradaydım ki, koluma biri girdi.
“Özgür evladım, cenazeye geleceğini, katılacağını bize bildirseydin iyi olurdu,” dedi.
Döndüm, yanıma baktım… Koluma giren adam Emir Başkan’dı…





2 YORUMLAR
Ne kadar ilgiyle okuduğumu bilemezsin.
(Bir de sanırım kimse benim kadar özümseyerek okumuyordur; yayına hazırladığım için en az 3 kere baştan sona okuyorum her bölümü 😂)
Hikâyenin geçtiği yıllar benim ilk gençlik dönemim, çok da politik bilince sahip olmadığım yıllar. Anlattığın her şeyi evet biliyorum ama şimdi tüm o geçmiş, bana sırlarını açıyor gibi.
Bir yandan ilk gençliğimin masumiyetiyle okudum, diğer yandan içim sızlayarak…
Uğur Mumcu’nun sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor: “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.”
Ve Adnan Kahveci… Gerçekten ülkenin değişmesini isteyen nadir adamlardan biriydi. Her ikisinin de gidişi, bizden yalnızca birer insanı değil; umut edilen bir Türkiye ihtimalini de aldı götürdü.
Kalemine, yüreğine, anılarına sağlık canım. Enfes gidiyor roman 💯👏🏻❤️
Benim dünya güzeli baş editörüm,💕
Şimdiki gençler ne kadar coşkulu, cesur ve direniş içinde onlarla gurur duyuyorum. Onlar ülkenin üzerine çekilen karanlığı yırtmaya çalışan yeni ışık huzmeleri. Karanlığın içine yayılan bu huzmeler yakında aydınlığı ülkeye getirecekler; buna inanıyorum.
Uğur Mumcu ve Adnan Kahveci ise bizim gençliğimizin aydın insanlarıydı. Yenilikçi, cesur, namuslu adamlardı.
Biri evinin önünde diğeri ise her ne hikmetse, yol çalışması olan yolda trafik levhalarının yanlış yönlendirmesi yüzünden ters yola girerek, ailesi ile aracının içinde can verdi.
Uğur Mumcu ile şahsen tanışmadım ama, Adnan Kahveci ile bir iki kez konuştuk. Engin Civan örneği yüzünden ona ve ekibe sıcak bakmıyordum. Özal’ın ABD’den ithal prenslerinden biri olarak görüyordum onu. Sonra kendisi ile yüz yüze konuşunca, Tınaz Titiz, Işın Çelebi ile tanışınca, fikirlerim değişti. Ülke için çok yararlı insanlardı. Çok yazık oldu.
Romanımızın temposu gittikçe artacak. İleriki bölümlerin de okuyucular tarafından beğenilmesini umuyorum.
Senin de roman için vermiş olduğun emeğe müteşekkirim. 🙏