İndeks
Bir Başlangıcın Gölgesi | Lacivert | Bölüm 01
Karanlığa Açılan Kapı | Lacivert | Bölüm 02
Sırlar ve Suskunluk | Lacivert | Bölüm 03
Geçmişin İzleri | Lacivert | Bölüm 04
Yol Ayrımı | Lacivert | Bölüm 05
Sessiz Çatışma | Lacivert | Bölüm 06
Gölgeler Arasında | Lacivert | Bölüm 07
Görünmeyen Düşman | Lacivert | Bölüm 08
Kırılma Noktası | Lacivert | Bölüm 09
Hakîkatin Peşinde | Lacivert | Bölüm 10
Sınır Çizgisi | Lacivert | Bölüm 11
Adaletin Kıyısında | Lacivert | Bölüm 12
Faili Belli Cinâyetler | Lacivert | Bölüm 13
“Uğur”lar Olsun | Lacivert | Bölüm 14
Ateşkesin Gölgesinde Aşk | Lacivert | Bölüm 15
Laik Bir Düğün, Şer’î Bir Yangın | Lacivert | Bölüm 16
Kurşunla Kapanan Perde | Lacivert | Bölüm 17
Daha 17, On Yediydi…
Darbeden sonraki haftalarda herkes evlerine çekilmişti. Gece saat 12’den sonra sokağa çıkmak yasaktı. Herkes, TRT televizyonunda yapılan açıklamaları izlemek için ekran başına geçiyordu. Artık haberlerde boykot görüntüleri, sokak çatışmaları ya da katliamlardan bahsedilmiyordu.
Generaller her gece durmaksızın konuşuyor ve şu cümleleri tekrar ediyorlardı:
“Anarşi evlerin içine kadar girdi. Seçilemeyen cumhurbaşkanı yüzünden demokrasi işlemiyor. 70 cent’e muhtaç bir ekonomiyle ülke ekonomik olarak battı. Şeriat isteyenlerin düzenlediği Kudüs Gecesi gibi gerici etkinlikler yüzünden rejim tehlikede. Bu yüzden duruma el koymak zorunda kaldık.”
Çoğu insan, yapılan bu darbenin çözüm olduğunu düşünüyor ve generallerin haklı olduğunu savunarak onları alkışlıyordu.
Her şey yolunda gibi görünse de gerçek bambaşkaydı:
Her gece saat 24’ten sabah 5’e kadar sokağa çıkmak yasaktı. Yurtdışına çıkamıyordun. Her köşe başında durdurulup dakikalarca aranıyordun. Üzerinde taşıdığın bir roman ya da dergide “sol” görüşle ilgili bir kelime varsa, yazarı Rus ya da solcuysa, hemen yakalanıp sorguya götürülüyordun.
Her yerde Devlet Güvenlik Mahkemeleri1 kurulmuştu. Gözünün üstünde kaşın varsa, okumuş bir aydınsan derdest ediliyor ve hapse atılıyordun. Artık özgür değildin. Seyahat edemiyor, özgürce düşünemiyor, kendini ifade edemiyordun. Peki, sen neyi alkışlıyorsun? Koca bir ülkenin kocaman bir nezarethane haline gelmesini mi? Dünyanın en büyük açık hava hapishanesine dönüşmesini mi? Her yerden, her hapishaneden işkence sesleri yükseliyordu. Sol görüşlü ne kadar insan varsa, ya hapse atılmış ya da vatandaşlıktan çıkarılmıştı.
13 Aralık 1980 günü, Erdal Eren’i2 astılar.
18 yaşında bile değildi. Daha 17, on yedi yaşındaydı. Onu kurtarmak için çok mücâdele verildi. “Kemik yaşı çıkarılsın” dediler. “Bu yaşta bir çocuk asılmaz” dediler. “Bari müebbet hapis verilsin” dediler. Ama kimse dinlemedi.
Ne yazık ki her baba gerçekten baba değil. Erdal Eren’in babası, Kenan Evren’e yazdığı mektupta oğlunun cinayeti işlediği sırada 18 yaşını 3 ay geçtiğini yazmıştı. Güya oğlunun yaşını askere geç gitmesi için küçük yazdırmışlardı. Oysa asker, Erdal’ın canını almak için sabırsızlıkla bekliyordu.
* * *
O gün sokağa çıkma yasağı umurumda bile değildi. Tüm gün, gazetelerde gördüğüm o görüntüler gözümün önünden gitmedi; mahkeme salonunda traşlı saçları, iliklenmiş ceketi, içinde krem rengi bir süveter ve ekose desenli gömleğiyle masum bakışları… O son bakışlar, kurşun gibi izler bırakıyordu. Veda eder gibiydi.
Tüm solcuların idolü Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Ulaş Bardakçı, Mahir Çayan’dı.3 Ama şimdi yeni bir kahraman vardı. Daha 18 bile olmamış bir genç… Tüm gençlerin imrenerek baktığı o gözler, o kahramanca duruş…
Bir an kendimi düşündüm.
Sabah saat altıda yanıma gelen imam, hiçbir anlam taşımayan sözler söylüyor. Cennetten, arayıp bulamamaktan bahsediyor. “Tövbe et” diyor. Neyin tövbesi? Ne günah işledim ki ben? Sadece ezilen halkın yanında durdum, işçi ve köylü bu dünyada biraz olsun cenneti yaşasın diye savaştım. Ama şimdi yanımdalar mı? Hayır, değiller.
Hz. İsa da çarmıhta, bir Romalı askerin böğrüne sapladığı mızrak yüzünden ölürken haykırmamış mıydı? “Baba, neredesin? Beni yalnız bıraktın” dememiş miydi?
Benim babam nerede? Neden beni ihbar ettin?
* * *
Saat 9 gibi iskelede, Emine’nin babasının çalıştığı restorana gittim. Yemek yemek içimden gelmiyordu. Akif abi, yani Emine’nin babası, bana balık çorbası getirdi. Yarısına kadar içebildim, midem bulanıyordu.
Erdal Eren’i bir kez Ankara’da görmüştüm. Tertemiz bir insandı. Daha lisedeydi, bir çocuktu. Ama bize efelenirdi:
“Ulan, daha muhallebi kokuyor ağzınız! Marksist, Leninist kavramlardan bahsediyorsunuz. Burjuva sınıfı devrim mi yapar?”
Oysa TKP yöneticisi Mihri Belli,4 “Burjuva kendi içinde devrimini tamamlamadıkça, sosyalizm gelmez” demişti. Bizim hatamız da buradaydı. Sadece işçi ve köylü sınıfıyla sosyalizmi getirmeye çalışmıştık. Marks’ın söyledikleri çok doğruydu:
Burjuva, sermaye sınıfıydı. Sermaye ise nesnel hale dönmüş emekti. Burjuva, bu emeğini korumak için işçi sınıfına ihtiyaç duyuyordu; birbirlerinden ayrılamazlardı. Ancak sermaye, daha fazla sermaye biriktirmek yerine ortak yaşama ve paylaşmaya dair bir aydınlanma yaşamazsa, devrim falan olmayacaktı.
“Netekim” iktidara gelen cunta, tüm işçi grevlerini yasaklamış, sendikaları kapatmıştı. Ne yazık ki bu durumu en çok alkışlayanlar işçiler ve feodal köle köylülerdi. Biz bir yerde hata yapmıştık. İşçi ve köylüyü bilinçlendirmeden kendimizi sokaklara atmış, belimize silah takmıştık. Yazık… Çok yazık…
Restorana önce Emine geldi. Annesine ve babasına toparlanmaları için yardım ediyordu. Hasan ve Âdem de arkasından geldiler. Onlar ve Emine’nin ailesi, çökmüş ve üzüntülü halimi görünce, Emine’nin babası, “Bu akşam hepiniz bize gelin. Dükkândan bir büyük rakı da alırım, sabaha kadar oturur konuşuruz” dedi.
Herkes eve girince buzdolabındaki peynir, zeytin, salata ve meyveleri masaya getirdiler. Adaçayı ve Sema yoktu. Bu oda artık bizim dünyamızdı, buradakiler için dünya bu kadardı. Onlar için Erdal Eren’in asılması, diğer işkence gören yoldaşların çektiği acılar önemsiz şeylerdi. Hatta onların gözünde, bu insanlar anarşistti, huzuru bozan teröristlerdi.
Kendi kendime sordum:
“Ben de onlar gibi düşünebilir miydim? Daha yaşım 17. Büyüdükçe yumuşak götlü bir adam mı olacaktım?”
Hayır, öyle biri değildim ve asla onlar gibi olamazdım.
* * *
O gece, Büyükada’ya veda etme kararı aldım. Üniversite sınavları artık iki aşamalıydı: Birincisi nisanda, diğeri haziran ayında yapılacaktı. Büyükannemle konuşup, “Ankara’da okumak istiyorum, benimle gelir misin?” diye sordum.
Büyükannem, adadaki evi kiraya vermek istemiyordu. Ancak kendi emekli maaşı vardı ve babamdan kalan maaşı da okul boyunca alacaktım. Ayrıca bir dükkândan ve İstanbul’daki bir daireden kira geliyordu. Evet, bayağı bir burjuvaydık.
Üniversite sınavının ilk aşamasında, 1. yüzdelikte, yani ilk 2500 kişi arasındaydım. Aslında istediğim herhangi bir okula gidebilirdim. Ancak benim kişiliğim, adaletsizliğe karşı durmak üzerine kurulmuştu. Her zaman ezilenin yanında olmam gerektiğine inanıyordum.
Bu yüzden önce yargıç olmayı düşündüm. Ama yargıçlık, son kararı vermek demekti. Eğer kanun güçlüyü haklı görüyorsa bir yargıç da kanuna uymak zorundaydı. Sonuç olarak, yargıç da sınırlayıcı ve adaletsiz kanunların kurallarına boyun eğmek zorunda kalırdı. Oysa bir avukat, müvekkilinin suçlu olduğunu bilse bile onun da savunma hakkı olduğunu düşünür. Suçlunun bu suçu işlemeye iten sebeplerini öne sürer ve cezasını hafifletmeye çalışır. Bu daha özgür bir duruştu.
* * *
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni Türkiye üçüncüsü olarak kazandım. Birinci olan, Ankara’dan Didem adında bir kızdı. İkinci ise Lüleburgazlı Cem adında bir çocuktu. Dekan bizi yan yana getirmiş ve diğer arkadaşlara tanıtmıştı. İlk defa iki aşamalı sınavı geçenler böyle sergileniyordu.
Cem’le kaynaşmak kolay oldu. Adam âlemciydi. Her gün eve gitmeden önce ya bira içer ya da rakı içerdik. Üstelik sol görüşlü bir arkadaştı.
Didem ise türban takıyordu. İlk bakışta, gerici gibi duruyordu. Ancak türban ona yakışıyordu; makyaj yapmazdı, düzgün kaşları ve kusursuz bir burnu vardı. Orta boyluydu. Pardösüsünü sınıfta bile çıkarmadığı için vücudu hakkında fazla bilgimiz yoktu.
Birinci sınıf bittiğinde, tatil için dahi Büyükada’ya dönmedim. O yazı Diyarbakır, Mardin ve Van’da geçirdim. İlk kez Kürtlerle, Yezidilerle ve Süryanilerle karşılaştım.
Onları tanıdıkça ezilenlerin sadece işçi ve köylü sınıfından olmadığını gördüm. Ülkede, etnik olarak da eziliyordun. İkinci sınıf vatandaş yerine bile koyulmuyorlardı. Kamu kurumlarında Türkçe bilmeyenlerin işlemleri yapılmıyordu. Cezaevlerinde her sabah İstiklal Marşı söyletiliyor, Kürtçe, Zazaca ya da Aramice konuşanlar işkenceyle Türkçe konuşmaya zorlanıyordu.
Yaz bittiğinde, yeni bir Özgür Arı olmuştum. Lacivert rengim koyu laciverte dönmeye başlamıştı.
Didem
Annem ve babam, hukuk okumamı hiç istemiyorlardı. Eğer mutlaka bir şey okumam gerekliyse, eczacılık gibi bir bölüm seçmemi istiyorlardı. Sahibi olduğumuz apartmanın altındaki dükkânlardan birini boşaltıp eczane açmamı ve erkek kardeşlerim ya da babamın her gün uğrayabileceği bir yer haline getirmemi hayal ediyorlardı.
Sonra birden fikirlerini değiştirdiler. Çünkü her hafta toplantılarına gittikleri cemaatin lideri, “Kızınızı okutacaksanız, hukuk okumalı. Şimdiden Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda yeri hazır. Hatta ileride evlenip mutlu bir yuva kuracağı, geleceğin süper savcısı olacak eşi de belli” demişti. Bu sözlerle, benim hukuk fakültesine girmem için ellerinden geleni yapmaya başladılar. Ancak bunu başta bana söylememişlerdi.
Özgür ve Cem’i okula ilk geldiğimde, tanıştırma merasiminde gördüm.
Cem de yakışıklı bir çocuktu ama Özgür beni kendine bambaşka bir şekilde çekmişti. Devamlı hareket halindeydi, kendine güveni tamdı. Herkesle rahatça konuşuyor, elini kolunu istediği gibi sallayıp insanlara dokunuyordu.
Benim tesettürlü hâlimin farkında değilmiş gibi davranıyordu. Bazen omzuma elini atıyor ve hazırlanan yeni anayasa hakkında neler düşündüğümü soruyordu. İlk zamanlar, kıyafetlerimin üzerinden dokunması beni tedirgin ediyordu. Ama sonra onun art niyetli biri olmadığını düşünmeye başladım.
Bazen ben de ona dokunuyordum. Hiç sesini çıkarmazdı. Yeşil gözleriyle gözlerime bakar, sıcak ve dostça gülümserdi. Gözleri her zaman gülüyordu. Bana öyle içten ve sıcak bakıyordu ki…
1982 Anayasası5 hazırlanırken, anayasa hukuku hocamız bizi bir grup olarak bir araya getirdi: Bir radikal solcu, bir radikal dinci ve bir apolitik halk çocuğu.
Üçümüzün fikirleri birbirine tamamen zıttı. Özgür sınıfsal ayrımın kaldırılmasını istiyor ve sosyalist bir cumhuriyetten bahsediyordu. Ben de sınıfsal ayrımın kalkmasını istiyordum ama bu, herkesin ümmet olmasıyla mümkün olurdu. Çünkü ümmet olduğunda sınıfsal ayrım zaten ortadan kalkardı.
Yine de sosyalizm ve komünizmin bu ülkeye gelmesinden korkuyordum. Lenin ve Stalin’in yaptıkları gibi camiler kapanırsa insanlar dinlerini yaşayamaz, ibadetlerini yapamazdı. Bu yüzden, yazdığımız taslak anayasa metninde hiçbir zaman uzlaşamadık. Özgür’ün fikirleri bana çok farklı geliyordu. Bu ülkenin örf ve adetlerini tamamen yok sayıyordu.
Ancak o yaz, Büyükada’ya tatile gitmeyip doğu ve güneydoğuda çalışmaya ve gezmeye gittikten sonra değişmeye başladı. O lümpen çocuk, kendini değiştirmişti. Şimdi Kürt, Arap, Süryani, Yezidi ve Müslümanların hal ve tavırlarını daha çok kabulleniyordu. Kimsenin lehçesiyle ya da diliyle alay etmiyor, kimsenin inançlarını ve tavırlarını eleştirmiyordu.
Bir keresinde elini türbanımın üzerinde gezdirirken, “Seni türban başında varken de seviyorum” demişti. Bu sözleri duyunca birden yüzüm kızarmış, vücudum alev alev olmuştu. Herhâlde beni sadece bir arkadaş olarak sevmiyordu. Elini türbanımın üzerinde gezdirirken sanki saçlarımı okşuyormuş gibi bir his yaratmıştı. Gözleri sanki saçlarımı görüyordu, parmaklarıysa saçlarımın arasında dolaşıyormuş gibiydi. Keşke, filmlerdeki gibi eğilip dudaklarımı öpseydi diye içimden geçirmiştim. Ona âşık mı olmuştum? Sanırım olmuştum.
1982 yılında, Yükseköğretim Kurumu (YÖK) bir kıyafet yönetmeliği yayınlayarak türbanla okula girişi yasakladı.
Türbanım sıkma baş türban değildi. Arkasından huni gibi uzamıyordu. Cem, bu tür türban takanlara, “Onlar Saylonlular, gezegeni ele geçirmeye çalışıyorlar. Ama sen öyle değilsin, sen Prenses Leia’sın, seninki başörtüsü” derdi.
Sonradan öğrendim ki bu isimler Star Wars filminden karakterlermiş.
Benim örtüm de bu kıyafet yönetmeliğine takılıyordu. Yasaklar sadece türban takan kız öğrencilerle sınırlı değildi; öğretim görevlileri dâhil, erkeklerin topsakal bırakmaları bile okula girmelerine engeldi.
Bir gün, okulun dekanının topsakalı yüzünden okula alınmadığını duyduk. Lacivert, tüm erkek ve kız öğrencileri üniversite bahçesine çağırdı. Nereden bulduysa elinde bir megafon vardı ve avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Megafondan çıkan metalik ses bile bana güzel geliyordu.
“Üniversite özerk bir yerdir! Herkes istediği kıyafet ve kılıkta okula gelebilir! Dekana yapılan haksızlık kabul edilemez!” diyordu. Derslere girmeme boykotu çağrısı yapıyordu ve sakalı olmayan erkeklerin hemen sakal bırakmalarını, böylece durumu protesto etmelerini istiyordu. Başörtüsü takan kız öğrencilerin de derslere girebilmesi gerektiğini savunuyordu.
O anda herkesin gözünde okulun kahramanı olmuştu. Ama kısa süre sonra, kapıda güvenlik için bekleyen jandarmalar bir çavuş ile birlikte Lacivert’i yakaladılar. Jandarmalardan ikisi topluluğun üzerine tüfeklerini doğrultmuştu. Çavuş ise elindeki plastik cop ile Lacivert’e vuruyordu. Yere düşen Lacivert, cenin pozisyonuna geçmişti ama cop darbeleri durmuyordu. Ardından bir başka jandarma, tüfeğin dipçiğiyle vurmaya devam etti.
İçim parçalanıyordu. Ona doğru koşmak istedim ama Cem kolumdan tuttu. Göz göze geldik. “Sakın gitme, seni de alırlar!” dedi. Onun kolumu tutmasına sinir olmuştum ama haklıydı.
Jandarmalar Lacivert’e vurmaya devam ederken diğer öğrenciler hareketlenmeye başlamıştı. Tam herkes jandarmaların üzerine yürüyecekken çavuş belindeki silahı çıkarıp havaya ateş açtı. O an, okulun bahçesine doluşan kalabalık çil yavrusu gibi dağıldı.
Cem ve ben hâlâ olduğumuz yerdeydik. Lacivert’i iki kolundan kıskıvrak yakaladılar ve kapıda bekleyen askerî aracın içine attılar. Araç hızla uzaklaşırken biz şaşkınlıkla birbirimize bakıyorduk.
Cem, Lacivert’in evini bildiğini söyledi. Bir gün çok sarhoş olduklarında Lacivertlerde kalmak zorunda kalmıştı. Büyükannesiyle de tanışıyordu.
* * *
Lacivert’in büyükannesi bizi kapıda görünce kötü bir şey olduğunu hemen anladı. Rengi bembeyaz olmuştu. Hiçbir şeyi saklamadan, olan biteni bir bir anlattık. Bizi dikkatle dinledi, ardından masadaki sürahiden bir bardak su doldurup içti. Daha sakin bir sesle, “Karnınız aç mı çocuklar? Bir şeyler yapabilirim” dedi.
Ama yemek yiyecek durumda değildik. Kafalarımızı iki yana sallayıp, “Hayır, aç değiliz. Peki, ne yapacağız? Özgür’e bir şey yapmazlar, değil mi?” diye sorduk.
O sırada, büyükanne telefona yöneldi. O zamanlar herkesin evinde telefon yoktu ama Lacivert’in evinde vardı. İlk olarak Heybeliada Deniz Harp Okulu’ndan eğitmen Albay Ahmet Yıldız’ı aradı. Telefonun diğer ucundaki kişi, Ahmet Yıldız’ın derste olduğunu ve çıkınca geri döneceğini söyledi. Ahmet Yıldız, büyükannenin kız kardeşinin oğluydu. Ayrıca, Lacivert’in yaşlarında bir oğlu vardı: Zafer.
Telefonu kapatır kapatmaz başka bir numara çevirdi. Karşıdaki kişiye, “Özgür’ü jandarma almış. Mamak’a6 gitmemesi için elinden geleni yap” dedi. Sonra “Beni bilgilendir” diyerek telefonu kapattı.
Bize dönüp tekrar sordu: “Karnınız aç mı çocuklar? Menemen yapabilirim hemen.”
Cem ve ben tekrar başımızı iki yana salladık. “Hayır, aç değiliz. Özgür’e bir şey yapmazlar, değil mi?” diye sorduk.
Büyükannenin gözleri doldu ama güçlü durmaya çalışıyordu. Bize dönüp sakin ama karamsar bir şekilde, “Umarım bir şey yapmazlar. Ama bunlar çoluk çocuk asıyorlar,” dedi.
Devamı için tıklayınız.
Açıklamalar:
- Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM): Türkiye’de 1982 Anayasası ile kurulan ve temel amacı devletin iç ve dış güvenliğini tehdit eden suçlarla mücâdele etmek olan özel yetkili mahkemelerdir. DGM’ler, özellikle siyasî suçlar, terörle mücâdele, anayasal düzene karşı suçlar ve devletin güvenliğini ilgilendiren diğer ağır suçlarla ilgilenmiştir.
Özellikleri:◦ Kuruluş Amacı: Devletin güvenliğini, anayasal düzeni ve kamu otoritesini korumak için özel yetkilerle donatılmışlardır.
◦ Görev Alanı: Terörizm, casusluk, devlet sırlarına karşı işlenen suçlar ve örgütlü suçlarla ilgilenmişlerdir.
◦ Hâkimler ve Savcılar: DGM’lerde görev yapan yargı mensuplarının bir kısmı sivil, bir kısmı ise asker kökenliydi. Askeri personelin bu mahkemelerde yer alması, tarafsızlık ve bağımsızlık tartışmalarına yol açmıştır.
◦ Sıkıyönetim Dönemi Rolü: 12 Eylül Darbesi sonrası sıkıyönetim döneminde ve 1990’larda terörle mücâdele kapsamında oldukça aktif olmuşlardır.
◦ Eleştiriler: DGM’ler, bağımsız yargı ilkesine aykırı olduğu ve özellikle muhalif kesimlere yönelik baskıcı bir araç olarak kullanıldığı iddialarıyla eleştirilmiştir.
Kaldırılması:
DGM’ler, 2004 yılında Avrupa Birliği uyum süreci kapsamında çıkarılan bir yasa ile tamamen kaldırılmıştır. Yerine özel yetkili ağır ceza mahkemeleri kurulmuştur. Bu değişiklik, insan hakları ve hukukun üstünlüğü açısından önemli bir adım olarak değerlendirilmiştir.
DGM’ler, Türkiye’nin yakın tarihindeki tartışmalı dönemlerden biri olarak, otoriter yargı uygulamalarının ve ifade özgürlüğü kısıtlamalarının bir sembolü hâline gelmiştir. ⇡⇡⇡ - Erdal Eren: Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesi sonrası îdam edilen gençlerden biridir. Henüz 17 yaşında olan Eren, gençlik mücâdelesi ve sol düşünceyle özdeşleşmiş bir figürdür. Ölümü, hem Türkiye’nin siyasî tarihinde bir dönüm noktası hem de gençlerin siyasal mücâdelelerinin dramatik bir sembolü olmuştur.
Hayatı ve Davası:◦ Erdal Eren, Giresun’un Şebinkarahisar ilçesinde doğdu. Ankara Yapı Meslek Lisesi’nde eğitim gördü.
◦ Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Devrimci Yol ile ilişkilendirilen Eren, sol hareket içinde aktif bir gençlik mücâdelesi yürütüyordu.
◦ 2 Şubat 1980’de, bir askerî inzibat eri olan Süleyman Ezgi’nin öldürülmesi olayına karıştığı iddiasıyla tutuklandı. Eren, olayda Ezgi’yi öldürmediğini savundu.Mahkeme Süreci:
◦ 12 Eylül askerî darbesinin ardından, Eren için hızlı bir yargılama süreci başladı.
◦ Henüz 18 yaşında olmamasına rağmen, kemik yaşının tespit edilmesi talebi reddedildi. Resmi kayıtlara göre yaşı büyütülerek îdam cezasına çarptırıldı.
◦ Dava sırasında adil bir yargılanma süreci olmadığı ve savunma hakkının kısıtlandığı iddiaları sıkça dile getirildi.Îdamı:
◦ 13 Aralık 1980 sabahı, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde îdam edildi. İnfaz, darbe yönetiminin “devlete meydan okunamayacağı” mesajını vermek için bir güç gösterisi olarak yorumlandı.
◦ Îdam sırasında Eren’in son sözleri, masumiyetini vurgular nitelikteydi: “Asılmam, örgütlü mücâdeleyi bitiremez.”Sembol Olması:
◦ Erdal Eren, îdamı sonrası sol hareket için bir kahraman ve sembol hâline geldi. Şiirlerde, şarkılarda ve edebî eserlerde anıldı.
◦ Cem Karaca’nın “Erdal Eren” şarkısı, Eren’in trajik hikâyesini müzikle anlatır ve onun masumiyetine vurgu yapar.
◦ Bugün hâlâ Eren’in genç yaşta îdam edilmesi, Türkiye’deki adalet sistemine ve insan haklarına dair tartışmaların bir parçasıdır.Anlamı ve Mirası:
Erdal Eren, mücâdele eden gençliğin, adalet arayışının ve otoriter rejimlerin baskıcı yüzünün bir hatırlatıcısı olarak anılmaya devam etmektedir. Onun hikâyesi, Türkiye’nin siyasî geçmişinde gençlerin yaşadığı haksızlıkların ve trajedilerin en acı örneklerinden biridir. ⇡⇡⇡ - Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Ulaş Bardakçı ve Mahir Çayan: 1960’lı ve 1970’li yıllarda Türkiye’de devrimci hareketin öncülerindendirler. Sol ideolojiye bağlı bu dört isim, bağımsızlık, özgürlük ve eşitlik arayışıyla özdeşleşmiş ve Türkiye’nin toplumsal ve siyasal dönüşümünde önemli bir yer tutmuştur.
Deniz Gezmiş, 1947 yılında Ankara’da doğdu. Üniversite yıllarında sosyalist fikirlerle tanıştı ve Türkiye’de bağımsızlık yanlısı sol hareketlerin aktif bir üyesi oldu. THKO’nun (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) kurucularından biri olarak bilinen Gezmiş, özellikle anti-emperyalist duruşuyla tanındı. 6. Filo protestolarında ve ABD karşıtı gösterilerde yer aldı. 1971 yılında banka soygunu ve adam kaçırma gibi eylemlerle suçlandı, yakalandıktan sonra yargılandı ve 1972 yılında îdam edildi. Gezmiş’in hayatı, dönemin gençlik hareketlerinin simgesi oldu.
Hüseyin İnan, 1949 yılında Sivas’ın Gürün ilçesinde doğdu. Tarım işçisi bir ailenin çocuğu olarak sosyal adaletsizliği küçük yaşta deneyimledi. Üniversite eğitimi sırasında Marksist-Leninist fikirlerle tanıştı ve THKO’nun diğer kurucularından biri oldu. Örgütün teorik altyapısını şekillendiren İnan, ideolojik kararlılığıyla biliniyordu. 1971 yılında yakalandı ve Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan’la birlikte îdam edildi. Duruşu, disiplinli kişiliği ve devrime olan bağlılığıyla hatırlanır.
Ulaş Bardakçı, 1947 yılında Nevşehir’de doğdu. THKP-C’nin (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) kurucularından biri olan Bardakçı, özellikle Mahir Çayan’la birlikte birçok eylemde yer aldı. Marksist-Leninist bir devrimci olarak bilinen Bardakçı, 1972 yılında Nurhak Dağları’nda gerçekleşen bir çatışmada öldürüldü. Ölümü, dönemin devrimci mücâdelesinde büyük bir kayıp olarak görülmüştür. Bardakçı, devrime olan inancıyla ve kararlı mücâdelesiyle hatırlanır.
Mahir Çayan, 1946 yılında Samsun’da doğdu. THKP-C’nin lideri ve teorisyeni olarak bilinir. Devrimci hareketin entelektüel yönünü temsil eden Çayan, Marksist-Leninist ideolojiyi Türkiye’ye özgü koşullarla harmanlamaya çalıştı. 1972 yılında Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını engellemek amacıyla İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’u kaçırma girişimiyle gündeme geldi. Ancak Kızıldere’de bir köy evinde kuşatıldıkları sırada güvenlik güçleriyle çıkan çatışmada hayatını kaybetti. Çayan, devrim mücâdelesinin teorik boyutuna yaptığı katkılar ve cesur eylemleriyle tanınır.
Bu dört isim, Türkiye’deki devrimci hareketin en etkili figürleri olarak tarihe geçti. Onların mücâdelesi, özgürlük ve adalet için bir sembol hâline geldi. Ölümle sonuçlanan hikâyeleri, hem birer trajedi hem de bir kuşağın cesaret ve fedakârlık hikâyesi olarak anılmaya devam ediyor. Devrimci hareketin tarihindeki bu dört önemli isim, sadece o dönemin değil, bugünün özgürlük ve eşitlik mücâdelelerine de ışık tutmaktadır. ⇡⇡⇡ - Mihri Belli: (1915-2011), Türkiye’nin önemli Marksist teorisyenlerinden, sosyalist liderlerinden ve yazarlarından biridir. Türkiye’de sosyalist hareketin öncülerinden olan Belli, ideolojik çalışmaları ve mücâdeleci kimliğiyle tanınmıştır.
Hayatı:
Mihri Belli, 1915 yılında Silivri’de doğdu. ABD’de eğitim aldığı yıllarda Marksizm ile tanıştı ve bu ideolojiye bağlılığını Türkiye’ye dönüşünde de sürdürdü. İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’de sosyalist örgütlenmelerin içinde yer aldı ve Türkiye Komünist Partisi’ne (TKP) katıldı. Bu süreçte teorik çalışmalarıyla sosyalist hareketin ideolojik altyapısının oluşmasına katkı sağladı.Mücâdele Yılları:
◦ 1940’lı Yıllar: Mihri Belli, Türkiye’de sol hareketin gelişmesi için yoğun çaba harcadı. 1944 yılında asker kaçaklarını örgütleme suçlamasıyla tutuklandı ve uzun süre cezaevinde kaldı.
◦ 1950’ler: Demokrat Parti iktidarı döneminde tekrar tutuklandı. 1950’lerin sonunda yurt dışına çıkarak birçok ülkede sosyalist hareketlere katıldı.
◦ 1960’lar: 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası Türkiye’ye döndü. Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) ideolojik şekillenmesine katkıda bulundu ancak partiden ayrılarak Milli Demokratik Devrim (MDD) tezini savundu. MDD, devrim sürecinde işçi sınıfının yanı sıra geniş halk kitlelerinin ve milli burjuvazinin de yer alması gerektiğini öne sürüyordu.
◦ 1970’ler: Devrimci hareket içinde aktif olarak yer aldı ve öğrenci gençlik hareketlerini destekledi. Bu dönemde Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan gibi genç devrimcilerle ilişki kurdu.İdeolojik Katkıları:
Mihri Belli, özellikle Milli Demokratik Devrim (MDD) tezinin teorisyeni olarak bilinir. Ona göre, Türkiye’nin sosyalizme geçişi ancak emperyalizme karşı bağımsızlık mücâdelesiyle ve halkın geniş kesimlerini harekete geçirerek mümkün olabilirdi.Son Yılları:
Mihri Belli, yaşamının son yıllarında da sosyalist fikirlerini savunmaya devam etti. 2011 yılında İstanbul’da hayatını kaybetti.Önemi:
Mihri Belli, Türkiye’de sosyalist hareketin gelişimine büyük katkı sağlayan bir liderdir. Hem ideolojik hem de pratik alandaki mücâdelesiyle, sol düşüncenin Türkiye’deki tarihine damga vurmuştur. Aynı zamanda yazdığı makaleler, kitaplar ve gazetecilik faaliyetleriyle, solun teorik altyapısına önemli katkılar sunmuştur. ⇡⇡⇡ - 1982 Anayasası: 12 Eylül 1980 askerî darbesi sonrasında Türkiye’de hazırlanan ve 7 Kasım 1982 tarihinde yapılan halk oylamasıyla kabul edilen anayasal düzenlemenin temelidir. Bu anayasa, darbe yönetimi olan Milli Güvenlik Konseyi tarafından oluşturulan Danışma Meclisi’nin çalışmaları sonucunda hazırlandı ve Türkiye’nin üçüncü anayasası olarak yürürlüğe girdi.
Anayasa, darbe koşullarının belirlediği baskıcı ve otoriter bir çerçevede şekillenmiştir. Amaç, devlet otoritesini güçlendirmek, askeri yönetimin etkilerini sürdürmek ve toplumsal muhâlefeti kontrol altına almaktı. Anayasa, özellikle bireysel hak ve özgürlükleri sınırlayan hükümleri, güçlü devlet yapısını ve denetim mekanizmalarını öne çıkarmasıyla eleştirildi.
1982 Anayasası ile yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki dengeler değişmiş, yürütme organı olan Cumhurbaşkanlığı makamına önemli yetkiler tanınmıştır. Ayrıca, Anayasa’nın pek çok maddesi bireysel hak ve özgürlükleri sınırlandırıcı düzenlemeler içeriyordu. Toplantı ve gösteri yürüyüşlerinden sendikal haklara, basın özgürlüğünden eğitim alanına kadar pek çok konuda geniş yetkiler devletin kontrolüne bırakılmıştır.
Bu anayasa ile Yükseköğretim Kurulu (YÖK) gibi kurumlar oluşturulmuş, üniversiteler ve eğitim üzerindeki devlet denetimi artırılmıştır. Ayrıca siyasî partiler üzerindeki kısıtlamalar ve parti kapatma kolaylaştırılmış, siyaset alanında askerî vesayeti devam ettirecek mekanizmalar tesis edilmiştir.
1982 Anayasası, Türkiye tarihindeki en detaylı ve katı anayasalardan biri olarak bilinir. Ancak, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bireysel hakları sınırlaması ve demokratik standartlara uygun olmaması nedeniyle yoğun eleştiriler almıştır. 1982 Anayasası, günümüze kadar birçok kez değişikliğe uğramış olsa da darbe döneminin izlerini taşımaya devam etmektedir. Bu nedenle, Türkiye’nin anayasal sistemi üzerindeki etkileri tartışılmaya devam etmektedir. ⇡⇡⇡ - Mamak Askeri Cezaevi: 12 Eylül 1980 askerî darbesi sonrasında, Türkiye’deki en kötü şöhretli cezaevlerinden biri olarak anılır. Bu cezaevi, özellikle sol görüşlü tutukluların yoğun olarak bulunduğu ve sistematik işkence yöntemlerinin uygulandığı bir yerdi. Darbe döneminin sert atmosferinde, Mamak sadece bir cezaevi değil, aynı zamanda devletin otoriter yüzünün ve baskıcı rejiminin bir sembolü hâline gelmişti.
Cezaevinde tutulan mahkûmlar, fizikî ve psikolojik işkencelere maruz kalıyordu. Elektrik verme, falaka, aç bırakma, uzun süre boyunca ayakta bekletme ve dar hücrelerde tutulma gibi yöntemler, bu cezaevindeki günlük gerçeklerdi. Mahkûmlar, kimliklerinden, siyasî düşüncelerinden ve inançlarından dolayı sürekli aşağılanıyor, fiziksel şiddetle sindirilmeye çalışılıyordu. İnsanlık onuruna aykırı bu uygulamalar, birçok mahkûmun ciddi sağlık sorunları yaşamasına ve hatta hayatını kaybetmesine neden oluyordu.
Mamak, aynı zamanda siyasî tutuklular için bir yıldırma merkeziydi. Burada tutulan kişiler, devlete ve düzene karşı tehdit olarak görüldükleri için yalnızca cezalandırılmıyor, aynı zamanda kişiliklerini ve inançlarını sorgulayan ağır psikolojik baskılara maruz bırakılıyordu. Tutuklular, kendi ideolojilerini inkâr etmeye zorlanıyor, sürekli sorgulanıyor ve kimlikleri hedef alınıyordu. Bu süreç, yalnızca bireyleri değil, onların temsil ettikleri toplumsal hareketleri de bastırmayı amaçlıyordu.
Cezaevindeki yaşam koşulları da oldukça kötüydü. Mahkûmlar, kalabalık koğuşlarda, hijyenik olmayan ortamlarda yaşamaya zorlanıyordu. Gıda yetersizliği, tıbbi yardıma erişimin sınırlılığı ve mahkûmlar arasında yayılan hastalıklar, Mamak’ı bir tür işkence merkezi hâline getiriyordu. Bu koşullarda hayatta kalmaya çalışan tutuklular, hem fiziksel hem de ruhsal olarak büyük yaralar alıyordu.
Mamak Askeri Cezaevi, darbe döneminin karanlık yüzünü en somut hâliyle gözler önüne seriyordu. Bu cezaevi, devletin kendi vatandaşlarına karşı uyguladığı şiddetin bir sembolü olarak hafızalara kazındı. Mamak’tan kurtulanların anlattıkları, oranın yalnızca bir hapishane olmadığını, aynı zamanda bir korku merkezi olduğunu gösteriyor. Bu nedenle, Mamak adı, Türkiye’nin darbe dönemindeki baskıcı rejiminin bir anıtı olarak hatırlanmaktadır. ⇡⇡⇡





2 YORUMLAR
Metinciğim, sadece bir hikâye değil; aynı zamanda bir dönemin kolektif vicdanını sorgulamamıza vesile olan güçlü bir anlatı ile karşımızdasın yine 💯
1980 darbesinin ardından ülkenin içine düştüğü adaletsiz siyasal ve toplumsal ortamı öylesine çarpıcı bir şekilde yansıtmışsın ki okuyucuyu adeta o yılların dar sokaklarına, işkence odalarına, sokağa çıkma yasağına sıkıştırıyorsun. Özgürlüklerin rafa kalktığı, aydınların susturulduğu, en temel hakların bile baskı altına alındığı o karanlık günlerde Erdal Eren’in trajik hikâyesini merkezine alarak dönemin belleklerde bıraktığı izi yeni nesillere aktarıyorsun.
Erdal’ın mahkeme salonundaki o masum bakışlarını tasvir ettiğin satırlarda gözlerimde yaş, boğazımda bir düğüm ama en çok da bu büyük haksızlığın yarattığı öfkeyle bir kez daha sarsıldım. İnsan bir çocuğun darağacına gönderilmesini, bir toplumun alkışlarla bu trajediyi normalleştirmesini nasıl unutabilir? Yazdıkların sadece bir edebiyat metni değil; aynı zamanda tarihe düşülmüş bir not, vicdanlı bir duruş arkadaşım. Mutluluk ve gurur duyuyorum dergideki varlığın ile 🙏🏻❤️
Hikâyenin içerisinde işlediğin sınıfsal mücâdeleleri, bireyin kendi kimliği ve idealleri arasında yaşadığı çatışmaları, bir yandan da dönemin sistematik baskılarının bireyler üzerindeki etkilerini olağanüstü bir dengeyle sunsunmuşsun 👌🏻 Lacivert karakterinin büyüme yolculuğu, okuyucuyu hem düşündürüyor hem de insan olmanın kırılganlığıyla yüzleştiriyor.
Birlikte oturup uzun uzun bu bölümü konuşmayı çok isterim. Öyle çok katman var ki hepsini açmak, tartışmak gerekir. Kalemine sağlık, dostum. Sen yazmaya, biz de senin bu güzel satırlarını keyifle okumaya devam edeceğiz.
Kucak dolusu sevgiler 🤗❤️
Didem, bunlar benim bugüne kadar aldığım en büyük övgüler. Nasıl mutlu oldum bir bilsen!
Amacım o yıllarda daha çocuk yaşta olan bir nesile, çoğu benim de başımdan geçen olayları kendi gözümden yazmak ve yeni nesli Google veya Wikipedia bilgileri dışında bilgilendirmek.
Senin benim yazıma verdiğin desteği her zaman söylüyorum. Bu sefer de yazıda vurguladığım her noktayı dipnot olarak düşmen olağanüstü. Sana sonsuz müteşekkirim 🙏 Diyorum sana, ikimiz bir araya gelince çok güzel şeyler ortaya çıkarıyoruz. Çok çok çok çok teşekkür ederim dünyanın en güzel editörü, arkadaşı, dostu ❤️❤️