Lacivert | Birinci Cilt

Lacivert | 7

30 Aralık 2024

Roman: Lacivert | 7 | Yazan: Metin Çoban

 

İndeks

Bir Başlangıcın Gölgesi | Lacivert | Bölüm 01
Karanlığa Açılan Kapı | Lacivert | Bölüm 02
Sırlar ve Suskunluk | Lacivert | Bölüm 03
Geçmişin İzleri | Lacivert | Bölüm 04
Yol Ayrımı | Lacivert | Bölüm 05
Sessiz Çatışma | Lacivert | Bölüm 06
Gölgeler Arasında | Lacivert | Bölüm 07
Görünmeyen Düşman | Lacivert | Bölüm 08
Kırılma Noktası | Lacivert | Bölüm 09
Hakîkatin Peşinde | Lacivert | Bölüm 10
Sınır Çizgisi | Lacivert | Bölüm 11
Adaletin Kıyısında | Lacivert | Bölüm 12
Faili Belli Cinâyetler | Lacivert | Bölüm 13
“Uğur”lar Olsun | Lacivert | Bölüm 14
Ateşkesin Gölgesinde Aşk | Lacivert | Bölüm 15
Laik Bir Düğün, Şer’î Bir Yangın | Lacivert | Bölüm 16
Kurşunla Kapanan Perde | Lacivert | Bölüm 17

 

Didem

 
Aradan iki hafta geçmişti, Lacivert’ten hâlâ haber yoktu. Herkes onun tutuklandığını düşünüyordu. Bir daha onu görebileceğimizden bile şüpheliydik. İçim sızlıyordu; onu görmek, sesini duymak istiyor ve çok özlüyordum.

Lacivert’in boykot çağrısına herkes uymuştu. Erkekler hemen sakal bırakmaya başlamış, kızlar ise başörtüleriyle birlikte bahçede toplanmışlardı.

YÖK’ün aldığı karara göre, erkek öğrenciler bir siyasî grubun sembolü olmayacak şekilde sakal ve bıyık bıraktıkları takdirde okula ve derslere girebileceklerdi. Ancak kız öğrencilerin türban takarak okula ya da dersliklere girmesi yasaklanmıştı. Türban, bir siyasî sembol olarak kabul ediliyordu.

Bu baskılar ve dayatmalar nedeniyle okula gitmek istemiyordum. Üstelik aklım hep Lacivert’teydi. Büyükannesini görüp ondan bilgi almak için yeniden evlerine gittim. Kapıyı çaldım ama kapı hemen açılmadı. Tam geri dönmek üzereydim ki kapı aniden açıldı. Karşımda Lacivert duruyordu; her yeri morarmış, sağ kolu alçıda ve en az on kilo vermiş bir halde bana şaşkınlıkla bakıyordu.

Hızlıca geri döndüm ve düşünmeden boynuna sarıldım. Canının acıyacağını hesaba katmamıştım. Ona sıkıca sarılmış, rastgele öpmeye başlamıştım. Aslında yanaklarını öpmek istiyordum ama dudaklarım yavaşça ağzına doğru yaklaşıyordu.

“Ne zaman çıktın? Neden bize haber vermedin? İyi misin? Çok kötü görünüyorsun. Allah cezalarını versin bunların, cehennemlerde yansınlar!” dedim.

“Gel gel, içeri gir, burada lanet okuma” diye karşılık verdi. Ben içeri girdikten sonra olanları anlatmaya başladı.

Askerî araç önce Jandarma Komutanlığı’na gitmiş. Orada onu götüren çavuş ve diğer askerler, bir odaya atarak dövmeye devam etmişler. O gece ve ertesi geceyi o odada geçirmiş. Her türlü işkenceye maruz bırakılmış, konuşmasını sağlamaya çalışmışlar. Yediği dayaklar ve Filistin askısı1 sırasında sağ kolu kırılmış. Askerî bir doktor kolunu alçıya almış. Bu süre boyunca herkes onu Mamak Cezaevi’nde ya da Ulucanlar Cezaevi’nde2 sanmış ancak orada olmadığı için kimse ona ulaşamamış.

Sonunda bir subay, onun orada bulunmasının uygun olmadığını söyleyerek Mamak Cezaevi’ne gönderilmesini istemiş. Mamak’a ulaştığında, oradaki bir subay Özgür Arı adını duyunca Özgür’ün annesinin kuzeni olan Albay Ahmet Yıldız’a ulaşmış. “Yeğeniniz burada. Teyzeniz bizi aratmış, buraya not almışlar. Oradan biliyorum” demiş.

Albay Ahmet Yıldız, yeğeninin derhal serbest bırakılmasını istemiş. Ancak subay, bunun mümkün olmadığını, mutlaka savcının sorguya çekmesi gerektiğini belirtmiş. Savcı ise örgütsel bir direniş olmadığına kanaat getirip davayı mahkemeye sevk etmeye gerek duymamış. Böylece Özgür ancak beş gün sonra güneş ışığını görebilmiş.

“Canım benim, sana nasıl kıyarlar, seni nasıl incitirler? Sen benim güzel çocuğumsun. Seni artık gözümün önünden ayırmak istemiyorum” dedim gözlerim dolarak.
 

* * *

 
Özgür okula döndüğünde, herkes onu alkışlarla karşıladı. Yanıma bile gelemedi; her gören onu kenara çekip başından geçenleri anlatmasını istiyor, kahve ve çay ısmarlıyordu. Okuldaki bütün kızlar, cesaretine hayranlık duyuyordu. Benimse içim içimi yiyordu; birine gönlünü kaptıracak diye içimde volkanlar patlıyordu göğsümde.

Bir hafta boyunca gruplar halinde insanlar sınıfımıza girip çıktı. 1982 Anayasası oylaması 7 Kasım 1982 tarihinde yapıldı ve %91 “Evet” oyu ile kabul edildi. Yaşımız 21’in altında olduğu için bu referandumda oy kullanamamıştık. Kullanabilseydik, sonuç değişir miydi? Sanırım değişmezdi. Zaten oy sayımlarının şaibeli olduğu konuşuluyordu.

Her şey o kadar güzel gidiyordu ki… Özgür artık hep yanımda oluyordu. Derslerde amfide yanıma oturuyor, bazen elimi tutuyordu. Herkes bizim birlikteliğimizi kabul ediyor ve onaylıyordu. Derslere başı açık girmek yasak olduğu için bana siyah bir peruk almışlardı. Zaten saçlarım siyahtı ama onlardan gizli kızıl bir peruk takıyordum. Bu, beni fazlasıyla eğlendiriyordu.

Özgür hiçbir fikrini beyan etmiyordu; beni olduğum gibi sevdiğini söylüyordu. Benim şartlarımı tamamen kabul ediyordu. Sokaklarda öpüşmek, bir eve gidip sevişmek gibi şeyler yoktu. Küçük kaçamak öpücükler, el ele tutuşmalar ve uzun bakışmalar vardı. Ancak içimde bir korku hâkimdi: Bir gün benden sıkılacak ve başka kızlara yönelecek diye endişeleniyordum. Ama diğer kızlar gibi davranamazdım, bu benim karakterime aykırıydı.

Özgür, beni yeni kurulacak bir partinin toplantılarına götürmeye başlamıştı. Partinin adı Halkçı Parti3 idi. Bir gün beni partinin kurultayına götürdü. Orada birçok kişiyle tanıştırdı. Ancak en çok, Fahriye Beşok ile tanışmamı istiyordu.

Bir odada, Muammer Ak, Fahriye Beşok, Özgür ve ben oturmuş, çay ve pasta yiyorduk.

Fahriye Hanım’dan çok etkilenmiştim. Türkiye’nin ilk kadın ilâhiyatçı öğretim görevlisi olmasının yanı sıra, kadın hakları savunucusu ve olağanüstü bir insandı. Sohbet sırasında saçlarımın peruk olduğunu fark etmiş olmalı ki bana dönerek, biraz şaşkın bir ifadeyle sordu:

“Saçlarında bir hastalık mı var? Bu yaşta peruk takıyorsun!”

Ben de mahcup bir şekilde, “Okula türbanla giremiyorum, bu yüzden kamu yerlerinde türban yerine peruk takıyorum” dedim.

Cevabımı dinledikten sonra bana biraz azarlar bir tonda konuşmaya başladı:

“Kur’an sana örtün derken saçını başını ört diye bir emir vermiyor. Bak, A’raf Suresi’nin 26. âyeti ne diyor:

‘Ey Âdemoğulları! Size edep yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Asıl hayırlı olan ise takvâ elbisesidir. İşte bu (giysiler), hakîkati anlasınlar diye Allah’ın (size ikram ettiği) âyetlerindendir.’

Takvâ diye bahsedilen şey, ‘Yüce Allah’a saygı göstermek, O’na karşı sorumluluğunun bilincinde olmak, O’nun âyetlerine duyarlı davranmak ve O’nun koyduğu kuralları ihlâl etmekten sakınmak’ demektir. Bu âyetten anlaşılıyor ki insanoğlunun giydiği elbise belki bedeni örtebilir; ancak onun tesettür olarak tanımlanması ve dinî bir değer ifade etmesi, takvâ elbisesi olup olmadığına bağlıdır.

Eğer kıyafetlerinle veya türbanınla bir siyasî plan içinde hareket ediyorsan, bu takvâ değildir, sahtekârlıktır. Zira bedensel örtü, ancak ruhun örtünmesiyle anlam kazanır. Takvâ elbisesinin ‘çok daha hayırlı’ olarak tanıtılmasındaki asıl amaç da budur.

Bu âyetteki takvâ elbisesi ifadesinden anlaşılmaktadır ki örtünmenin ruhu takvâdır. Senin sembol olarak seçtiğin türban, ilk Müslüman kadınlar arasında oluşmuş bir örtünme şekli değildir. Hatta dünya üzerindeki diğer Müslüman ülkelerde kullanılan türbanın, başörtmesiyle ilgisi veya benzerliği bile yoktur.”

“Aslında tesettür yalnızca kadınlar için değil, erkekler için de geçerlidir” diye devam etti Fahriye Hanım.

Sonra Nûr Suresi’nin 30. âyetini hatırlattı:

(Ey Peygamber!) Mü’min erkeklere söyle! Gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar/kıssınlar ve namuslarını korusunlar. (Zira) bu, onlar için daha nezihtir/uygundur. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.

Tesettürün sadece kadınları ilgilendiren bir mesele olmadığını, erkeklerin de tesettür sorumluluğu taşıdığını vurguladı. Özellikle A‘râf Suresi’nin 26. âyetinde geçen takvâ elbisesi ifadesine dikkat çekerek bu elbisenin kadın-erkek tüm Müslümanlar adına önemli olduğunu belirtti.

Bunun yanı sıra, namusu koruma görevinin öncelikle erkeklere ait olduğunu, dolayısıyla hem kendi iffetlerini hem de sorumluluğu altındaki insanların iffet ve namusunu korumakla yükümlü kılındıklarını söyledi.

“Siz genç kızları daha küçük yaşta kapatarak tesettür altına sokan anne ve babalarınız var” dedi Fahriye Hanım, sesinde hem üzüntü hem de eleştiri vardı. “Onların dayatmaları sonucunda örtünüyorsunuz, hayatlarınızın nasıl olacağına ise tarîkatlarınız karar veriyor.

Sorun sadece örtünme değil. Kur’ân’da yazılı olmayan şeyleri size farzmış gibi öğretiyorlar. İslâm’ın şartları hiçbir yerde yazmazken, imanın şartları hiçbir ayette yer almazken, sanki Kur’ân’da böyle bir âyet varmış gibi davranıyorlar. Bunun sebebi, Kur’ân’ı herkesin Türkçe okumaktan kaçınmasından kaynaklanıyor.

Madem hukuk öğrencisisiniz, size fıkıh öğrenmenizi tavsiye ederim. Kur’ân’ın fıkıhla ilgili bölümlerini Türkçe olarak okumanız gerekiyor. Peki, güzel kızım, Kur’ân’da kadın haklarını içeren âyetler hangileridir, biliyor musun?” diye sordu.

Bu soru beni çok heyecanlandırmıştı. Bir an duraksayıp boğazımı temizler gibi yaptım ve cevap verdim:

“Ben genel olarak Nisa Suresi olarak biliyorum hocam” dedim.

Fahriye Hanım, memnun bir ifadeyle başını salladı ve şöyle dedi:

“Bravo! Genel olarak kadınların hak ve hukukunun belirlendiği âyetler Nisa Suresi’ndedir. Ancak o âyetleri okuduğunda, bir erkeğin iki kadına eşit olduğunu, miras konusunda bir erkek ile aynı haklara sahip olmadığını göreceksin. Hele ki Nisa 34’ü hatırlarsan:

‘Erkekler, kadınlardan üstündür çünkü Allah onları birçok şeyde kadınlardan üstün kılmıştır. Çünkü onlar, kadınları mallarıyla geçindirir ve doyururlar. İyi kadınlar ise itaatli olurlar; Allah onların hakkını nasıl korumuşsa, onlar da kocaları yanlarında olmasa bile iffetlerini korurlar.’

“Kadınlarınızın serkeşliğinden korkarsanız, onlara öğüt verin, yatakta yalnız bırakın ve dövün onları. Ancak itaat ettikleri takdirde artık aleyhlerine bir yol aramayın. Şüphesiz Allah çok yüce ve büyüktür.”

Fahriye Hanım, Nisa Suresi’nin 34. âyetinden bu kısmı okudu ve devam etti:

“Âyet aynen böyle der. Burada Allah, kadın ve erkek eşitliğinden bahsetmediği gibi, erkeğin kadından üstün olduğunu da bir âyet olarak indirmiştir. Kadınları erkeklerin ellerine bakan asalaklar olarak gösterir ve onlardan erkeğe itaat etmelerini bekler. Ancak kadın biraz hakkını isterse, ‘Onlara öğüt ver, yatakta yalnız bırak, sonra da döv’ der. Bu mudur Allah’ın kullarının eşitliği?”

Kafam o kadar karışmıştı ki… Çocukluğumdan beri tanıdığım erkeklerin çoğu iyi insanlardı. Kimseye kötülük yapmaz, kadınlarını dövmezlerdi. Mahalledeki diğer erkeklerin yaptığı şiddet hikâyelerini ise sıkça duyardık. İçki içip uyuşturucu kullanan bazı adamlar, kendilerini kaybettikten sonra eşlerini ve çocuklarını döverlerdi. Bu durum bazen daha da ileri giderdi.

Geçen sene mahallenin su satıcısı Ekrem abi, arkadaşlarıyla içki içtikten sonra sabaha karşı eve gelmişti. Çıkan tartışma sonucu eşini ağır yaralamıştı. Hepimiz bu olayın şokunu uzun süre üzerimizden atamamıştık.

Ama bizim inançlı ailelerimizde böyle sorunlar yaşanmazdı. Erkekler sarhoş olup kendilerini kaybetmez, kadınlar da erkeklere hesap sormaz, tartışma ya da kavga olmazdı. Her şey cemâatin kurallarına göre ilerlerdi. Gençlerin evlilikleri hakkında, hatta kiminle evlenecekleri konusunda bile cemâatin hocaları ve ablaları karar verirdi.

Cemâatin kadınlara söylediği şu söz hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu: “Çalıştığınız şartlarda saçlarınızı açmanız gerekirse, açın. Şüphesiz Allah, sizin onun yolunda bu günahı işlediğinizi bilecek ve sizi affedecektir.”

Eğer bir gün Özgür ile evlenirsem ve o da benden saçlarımı açmamı isterse, ne diyeceğimi bilemiyorum. Çünkü evimiz bir çalışma yeri değil; burada böyle bir mecburiyet yok. Sadece eşim istediği için saçlarımı açamam. Zaten Özgür, dinî bir inanca sahip biri değil. Ama dinlere de karşı çıkmıyor. “İsteyen istediğine inansın, benim için bir Budist’in, Ateist’in, Hristiyan’ın ya da Müslüman’ın bir farkı yok” diyor.

Fahriye Hoca’nın öğütleri zihnimde yer etmişti. Kadınların miras ve boşanma davalarındaki haklarını savunabilmek için Medenî Hukuk alanında yoğunlaşmaya ve mezun olduğumda bu tür davaları almaya karar verdim.

 

* * *

 

Üçüncü sınıf bitmişti ve yaz tatili için eve dönmüştüm. Fikirlerimi evdeki herkese anlattım. Aradan on gün geçmeden, cemâatin ablaları beni Işık Evi’ne4 davet ettiler.

Bana Özgür ile olan arkadaşlığımı sordular. “Sadece sınıf arkadaşıyız. Akıllı bir çocuk, güçlü ve sınır tanımayan biri” dedim. Ardından bana, “Ona karşı hislerin var mı?” diye sordular. Bu soru beni çok utandırmıştı. Bir anda arka arkaya yemin etmeye başladım:

“Vallahi de billahi de onunla hiç yatmadım, onu hiç çıplak görmedim, o da beni! Vallahi de billahi de sadece öpüştük, elini bir yerime sürmedi!”

Bunları söylerken gözyaşlarımı tutamıyordum.

Ablalardan biri bana dönerek, “Sence bu çocuk bizim cemâatimize katılır mı?” diye sordu. Hiç düşünmeden aceleyle cevap verdim:

“Katılmaz. O herhangi bir dine inanmıyor. Dinlerin ve Allah’ın insanlar tarafından yaratıldığını düşünüyor” dedim.

Bunu duyan abla sert bir sesle, “Adamın kâfir olduğunu biliyorsun ve bir de ona mı âşık oldun? O bir şeytan, yeryüzüne inmiş hâli” dedi.

Ağlayarak, “Hayır, o iyi bir insan! Ona dokunmayın, sakın öldürmeyin. Onu sevmekten vazgeçeceğim” dedim.

“Ona dokunmayın” derken içinde bulunduğum cemâatin sınırlarının ne kadar korkutucu olduğunun farkına vardım.

Burada sadece din konuşulmadığını, devletin çeşitli kurumlarının cemâat tarafından yetiştirilmiş gençlerle ele geçirilmesini ve bu kurumların cemâatin çıkarları doğrultusunda yönetileceğini öğrenmiştim. Buna inanmak istemiyor ama aynı zamanda korkuyordum.

Ailemin tamamı bu cemâatin birer üyesiydi. Her türlü himmet toplantısına katılıyorlardı. Erkek kardeşlerim, cemâatin belirlediği kadınlarla evlenmişti. Ablam ise Hava Kuvvetleri’nden bir binbaşı ile evlendirilmişti.

Bana, okulumu Ankara’dan İstanbul’a alacaklarını ve İstanbul’daki okulda okuyan, gelecekte ünlü olacak bir savcı ile nişanlanacağımı söylediler. Bu savcı, bir gün Türkiye’nin gündemine oturacak biri olacaktı. Aynı yıl beni nişanladılar ve kaydımı İstanbul’a aldılar.

Özgür’e telefon etmek ve her şeyi anlatmak istiyordum. Ama anlattığım anda beni haksız bulacağını, korkaklıkla ve ikiyüzlülükle suçlayacağını biliyordum. Haksız da sayılmazdı… Evet, korkaktım. İkiyüzlüydüm.

Aslında seküler ya da laik biri değildim. Ama o insanlar, kadın cinayetlerini işleyen, en çok boşanan, yuvaları yıkan ve çocukların hayatlarını mahveden kişilerdi. Biz Türkiye’de yeni bir düzen kurmalıydık. Ancak mevcut laik düzen bile kendini koruyamıyordu.
 

Lacivert

 
Babaannem ile Ankara’dan İstanbul’a trenle geldik. Bostancı İstasyonu’nda indik. Vapurun kalkmasına iki saat vardı. Midye tava ve kokoreç satan bir yere oturduk. Babaannem çok kafa kadındır; hiç tereddüt etmeden midye tava ve bira söyledi.

Buz gibi birasından uzun bir yudum aldıktan sonra bana dönüp sordu:

“Eee, o kafası kapalı kızla durumlar nasıl? Kız sana bayağı âşık olmuş. Sana uyar mı? Din, iman sahibi kız? Sen ona âşık mısın?”

Bu konuyu şimdi açmasına şaşırdım. Ama sanırım daha önce karşılıklı bir içki masasında oturmadığımız için bu kadar açık konuşmamıştık. Derin bir nefes aldım ve cevap verdim:

“Kafası kapalı bir kız değil aslında. Kafası bence çok açık ama dini farklı bir yönden gören bir aile ve tarîkatın içinde. Kendi başına bunları görmesini isterim. Kimseyi baskıyla değiştiremeyeceğini sen, annem ve babam öğrettiniz bana. Ayrıca, saçı açık, dindar olmayan, iman sahibi olmayan bir kadın da doğru kadın olmayabilir.

Yine senin öğrettiğin gibi, benim için siyah, sarı, Kızılderili diye ırklar yok; dindar ya da ateist diye insanlar yok. Her insanın yarası kanadığında kırmızı akıyor kanı. Yani herkes aslında aynı. Sadece iyi ve kötü insanlar var. Didem güzel bir kız, dindar da… Ama bu benim için bir sorun teşkil etmiyor. Onunla arkadaş olmak hoşuma gidiyor. Bana sığınacak bir liman gibi geliyor.

Ama aşk konusu bambaşka. İşin içine bedenler girince ne olur bilinmez. O bedenler işin içinde olmadığı sürece her şey platoniktir. Yani şu an aşk demek doğru olmaz.”

“Vay vay, benim torunum konuyu ne kadar derinlemesine biliyormuş! Ben de ‘yol gösteririm’ demiştim. Aferin, her şeyi çok sağlıklı özümsemişsin” dedi babaannem memnuniyetle.

Bu sırada biralarımız ve midye tavalarımız bitmişti. İkinci birayı sadece benim için söyledi ama iki midye tava daha ısmarladı. Sonra bir yudum daha birasından aldı ve:

“Bira bu, hemen geri çıkmak istiyor. Ben bir tuvalete gideyim, vapurun tuvaletleri çok pis oluyor, orada yapamam” dedi ve yerinden kalktı.
 

Adaçayı

 
Babaannem tuvalete giderken restoranın kapısı açıldı. İçeri kızıl saçlı, belirgin bir makyaj yapmış, göğüsleri öne çıkmış, orta boyun biraz üzerinde havalı bir kız hızlıca giriş yaptı. Koyu güneş gözlükleri takıyordu. Gözlüğünü sağ elinde tutarak seslice:

“Lacivert, geldin mi? Vay hayırsız, niye haber vermedin?” diye bağırdı ve kollarını açarak bana doğru yürümeye başladı.

Bir anda ayağa kalktım. Onun koşuşunu izlerken, sarılmaya hazırlanmıştım. İlk başta tanıyamamıştım ama Adaçayı’ydı. İki yılda nasıl bu kadar değişmişti? Mankenler kadar güzeldi.

Yanıma geldi, kollarını boynuma doladı; benim kollarım da belini sarmıştı. Boynu burnuma değiyordu ve leylak kokulu parfümü ile kendi teninin kokusu birbirine karışıyor, içime işliyordu. O an, dinlerin bahsettiği cennetin tam ortasındaydım. Kozmik bir değişim yaşıyordum; bedenimin her hücresi bir devinim içindeydi. Kaynıyordum.

Ansızın dudaklarımdan öpmeye başladı, ben de karşılık verdim. Ellerim belinden yukarı kaymış, sol kolum başının arkasına, saçlarının içine girmişti. Onu kendime doğru sıkıca sabit tutuyor ve tutkulu bir şekilde öpüyordum.

Ama Adaçayı karşıdan babaannemin geldiğini görmüş olmalıydı çünkü birdenbire beni bıraktı ve koşarak babaannemin elini öpmeye gitti. Babaannem, onun elini öperken masadan birkaç peçete aldı. Bir tanesini Adaçayı’na uzattı, ardından bana eliyle dudaklarımı işaret ederek, “Git yıka” der gibi bir hareket yaptı.

Tuvalete gittiğimde aynada kendimi görünce şok oldum. Sanki palyaço gibiydim; dudaklarımın çevresi komple ruja bulanmıştı. “Bu kadar da ruj sürülür mü, Adaçayı ya?” diyerek yüzümü yıkadım.

Masaya döndüğümde ikisi oldukça samimi bir şekilde konuşuyorlardı. Babaannem bana dönerek, “Adaçayı’na ve bana birer bira söyle. Masaya istavrit tava ve midye de söyle. Anlaşılan, öbür vapura bineceğiz; siz birbirinizi bayağı özlemişsiniz” dedi.
 
 

Devamı için tıklayınız.

 

Metin Çoban©

 

Açıklamalar:

  1. Filistin Askısı: İnsan hakları ihlâllerine işaret eden ve genellikle işkence yöntemleri arasında sayılan bir uygulamadır. Bu yöntemde, kişinin kolları arkadan bağlanır ve genellikle bir iple yukarı doğru asılır. Bu esnada, kişinin tüm ağırlığı omuzlarına ve kollarına biner. Bu durum, omuz çıkıklarına, sinir hasarlarına ve şiddetli ağrılara yol açabilir. Ayrıca, uzun süre bu pozisyonda kalmak ciddi fiziksel zararlar ve kalıcı sakatlıklarla sonuçlanabilir.
     
    Filistin askısı, insanlık dışı bir işkence yöntemi olarak uluslararası düzeyde kınanmakta ve yasaklanmış durumdadır. Bu tür uygulamalar, evrensel insan hakları ilkelerine ve işkenceyi önlemeye yönelik uluslararası sözleşmelere açıkça aykırıdır.
     
    Bu yöntemin adı, genellikle 20. yüzyılın ortalarında Filistin’deki siyasî çatışmalar sırasında yaygınlaştığı iddialarıyla ilişkilendirilir ancak işkencenin coğrâfî veya tarihsel sınırları olmadığını belirtmek önemlidir. İnsanlık dışı bir uygulama olduğu için her koşulda kınanmalıdır. ⇡⇡⇡
  2.  


     
  3. Ulucanlar Cezaevi: Türkiye’nin Ankara ilinde yer alan, Cumhuriyet tarihinin en önemli cezaevlerinden biri olarak bilinir. 1925 yılında Hapishane-i Umumi adıyla inşa edilen bu cezaevi, 2006 yılına kadar faaliyet göstermiştir.
     

    Tarihî ve Siyasî Önemi

    Ulucanlar Cezaevi, Türkiye’nin siyasî tarihindeki önemli olaylara ve figürlere tanıklık etmiştir. Siyasî tutukluların, gazetecilerin, düşünürlerin, yazarların ve aktivistlerin de aralarında bulunduğu pek çok kişi burada hapsedilmiştir. 1980 darbesi ve sonrasında cezaevi, pek çok işkence, kötü muamele ve îdam vakasıyla anılmıştır.
     
    En bilinen mahkûmları arasında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan gibi isimler ve 1990’larda idam edilen Mustafa Pehlivanoğlu ile Necdet Adalı bulunur. Cezaevi, toplumsal hafızada derin izler bırakan îdamlar, açlık grevleri ve insan hakları ihlâlleriyle de hatırlanır.
     

    Müze Dönüşümü

    Cezaevi, 2006 yılında kapatıldıktan sonra restorasyon sürecine girmiş ve 2011 yılında “Ulucanlar Cezaevi Müzesi” olarak ziyarete açılmıştır. Bugün müze olarak kullanılan cezaevi, ziyaretçilere koğuşları, işkence odalarını, avluları ve mahkûm eşyalarını görme fırsatı sunar. Müzede, burada kalan mahkûmların yaşamlarına dair belgeler, fotoğraflar ve kişisel eşyalar sergilenmektedir.
     
    Ulucanlar Cezaevi, hem Türkiye’nin siyasî tarihini anlamak hem de geçmişte yaşanan insan hakları ihlâllerini hatırlamak açısından önemli bir sembol olarak varlığını sürdürmektedir. ⇡⇡⇡

  4.  

     
  5. Halkçı Parti: Türkiye’de 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra, kapatılan Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) yerine kurulan siyasî partilerden biridir. 20 Mayıs 1983’te kurulmuştur ve liderliğini Necdet Calp yapmıştır.
     

    Tarihî Arka Plan ve Kuruluş

    Halkçı Parti, askeri yönetimin oluşturduğu yeni siyasî düzende, sosyal demokrat seçmene hitap etmesi amacıyla kurulan bir parti olarak şekillenmiştir. Parti, özellikle Cumhuriyet Halk Partisi’nin geleneksel tabanına dayanmayı hedeflemiş, ancak askeri yönetimin sıkı denetimi ve sınırlamaları altında hareket etmiştir.

    İdeolojisi ve Politikaları

    Halkçı Parti, sosyal demokrasi ilkelerini benimsemiş, laiklik ve sosyal adalet gibi değerlere vurgu yapmıştır. Ancak, askerî yönetim tarafından belirlenen sınırlar içinde faaliyet gösterdiği için, CHP’nin köklü ve özgürlükçü politikalarını tam anlamıyla sürdürememiştir. Parti, daha çok darbe sonrası dönemin kontrollü siyasî ortamında yer almıştır.

    Seçim Performansı

    Parti, 1983 genel seçimlerinde %30,46 oy alarak mecliste ana muhalefet partisi konumuna gelmiştir. Ancak bu başarı, Halkçı Parti’nin kalıcı bir güç olmasına yetmemiştir. Parti, hem liderlik hem de taban açısından zayıflıklarla karşı karşıya kalmıştır.

    Birleşme ve Dağılma Süreci

    1985 yılında, Halkçı Parti ile SODEP (Sosyal Demokrasi Partisi) birleşerek Sosyal Demokrat Halkçı Parti’yi (SHP) oluşturmuştur. Bu birleşme, Türkiye’deki sosyal demokrat hareketin daha güçlü bir yapı altında toplanmasını amaçlamış ve Halkçı Parti’nin varlığı sona ermiştir.
     
    Halkçı Parti, Türkiye’nin yakın siyasî tarihinde, darbe sonrası dönemin şartlarında kurulan ve sosyal demokrasiye geçişte bir köprü işlevi gören bir parti olarak anılmaktadır. ⇡⇡⇡

  6.  

     
  7. Işık Evi: Türkiye’deki bazı cemâat ve tarîkat yapılanmalarıyla ilişkilendirilen, genellikle dinî eğitim ve sosyal kontrol amaçlı kullanılan evleri ifade eder. Bu evler, özellikle gençlere yönelik bir kontrol mekanizması olarak işlev görmüş ve “manevi eğitim” adı altında bireylerin davranışlarını yönlendirme ve cemâatin ideolojisine uygun bir hayat sürdürmelerini sağlama amacı taşımıştır.
     

    Işık Evlerinin Özellikleri:

    Eğitim ve Dinî Öğretiler: Bu evlerde kalan kişilere dinî bilgiler verilir, cemâatin veya tarîkatın öğretileri aşılanır.
    Sosyal Hayatın Kontrolü: Evde kalan bireylerin arkadaş seçiminden günlük alışkanlıklarına kadar birçok konuda yönlendirme yapılır. Evlilik, eğitim ve kariyer kararları genellikle cemâatin lider kadrosunun kontrolü altında şekillenir.
    Öğrenci Barınma Merkezi: Özellikle büyük şehirlerde, üniversite öğrencilerinin barınması için bir tür yurt alternatifi olarak kullanılır. Maddi durumu zayıf öğrenciler için cazip bir seçenek gibi sunulsa da bu evlerde kalanlar üzerinde yoğun bir ideolojik baskı oluşturulur.
    Toplantılar ve Himmet Toplama: Işık Evleri, cemâatin faaliyetlerini organize etmek, bağış toplamak ve yeni üyeler kazanmak için de kullanılır.

    Tartışmalı Yönleri:

    Işık Evleri, bireylerin özgür iradelerini baskı altına aldıkları, kişisel hayatlarına müdâhale ettikleri ve cemâat ideolojisini yaymak için araç olarak kullanıldıkları iddialarıyla sıklıkla eleştirilmiştir. Özellikle Türkiye’de, bazı Işık Evlerinin siyasî ve askerî alanlara sızma faaliyetlerinde de kullanıldığı öne sürülmüştür. ⇡⇡⇡

 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

5 YORUMLAR

  • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 30 Aralık 2024 at 08:07

    Canım benim;
     
    “Lacivert” öykü serisi bir dönemin ruhunu, toplumsal baskıları ve bireylerin özgürlük arayışını ele alan güçlü bir anlatı. Her bölümde, karakterlerin derinliği ve olay örgüsünün gerçekçiliği beni hikâyeye daha da çekiyor.
     
    Bu son bölümde bireylerin cemâat ve tarîkatlarla olan çatışmasını etkileyici bir şekilde işlerken, Didem ve Lacivert’in yaşadığı içsel ve dışsal mücâdelelerle, hikâyeye daha geniş bir perspektif kazandırmışsın 👌🏻 Didem’in bir yandan özgürlük arayışı, diğer yandan ise içinde büyüdüğü cemâatin baskısı arasında sıkışıp kalmasını, sorgulamalarını hayranlıkla okudum 👏🏻
     
    Özgür karakteri ise adı gibi, bireysel özgürlüğün ve başkaldırının sembolü olarak hikâyenin bel kemiği.
     
    Fahriye Hanım gibi karakterlerin hikâyeye eklenmesi, toplumsal eleştiriyi daha katmanlı hale getirmiş; kadın hakları ile ilgili tartışmalara bir zemin sağlamışsın ki tahmin edebileceğin gibi bu kısma ayrı bayıldım 💯💯💯
     
    Didem ve Lacivert’in farklı dünyalardan gelip bir arada olma çabası, adeta Türkiye’nin kutuplaşmış yapısını mikro bir düzlemde yansıtıyor 👌🏻
     
    Sadece Didem’in İstanbul’a transferi ve nişanlanması gibi önemli gelişmeler biraz daha detaylandırılabilir, okuyucunun bu değişimlere daha fazla bağlanması sağlanabilirdi diye düşündüm. Sanırım kalemini daha uzun uzun okumayı istiyorum. Ama duyduğum kadarıyla editörün bölüm başı maksimum 3000 kelime sınırı çizmiş, ne sinir kadın, onun yüzünden bak detaya giremiyorsun. Yaz sen, bence sorun çıkartmaz 😂
     
    Son olarak, Lacivert sadece geçmişi değil, bugünü ve hatta yarını da sorgulatan bir hikâye. Bu yüzden öykünün devamını sabırsızlıkla bekliyorum. Kalemine ve emeğine sağlık canım 👏🏻
     
    Kucak dolusu sevgiler 🤗❤️

  • Yanıtla Metin Çoban 30 Aralık 2024 at 08:50

    Canım benim,
     
    Yine yorumun o kadar motive edici ve güzel ki… Beni çok mutlu ediyor.
     
    Evet cadı bir editörüm var, 3000 kelimeyle sınırlandırıyor, ne o anki hava durumundan ne trafikten ne ruhsal durumlardan bahsedebiliyorum. 😃
    Bunları da yazarsam 6 cilt roman olur inan bana. Şimdilik sadece anlatıcı olarak oluyor.
     
    Didem’in zorla nişanlanmasının detaylandırılması konusu ayrı bir bölüm olurdu ama ailesindeki tüm fertlerin hayatlarına Işık Evlerinde cemâat tarafından karar veriliyor, ben cemaatin işlerine karışmam 😂
     
    Spoiler olacak ama üstüne bastırdığım bu nişandaki savcı gelecekte ülkeyi kasıp kavuracak sonradan ülkeden firar eden savcı 🤔
     
    Tabii ki, Muaammer Ak ve Fahriye Beşok isimleri değiştirilmiş akademisyenler. Bunların böyle konuşmaları bire bir böyle değil tabii ki, bu yüzden isimlerini değiştiriyorum. Ama yine de fikir ve anlam olarak bu çerçevede olan insanlar.
     
    Senin bu öyküyü beğenip dip notlarınla desteklemen her gün daha da yazmak için beni hırslandırıyor.
     
    Her zaman canımsın ❤️

    • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 30 Aralık 2024 at 16:51

      Fahriye Beşok’u kimden esinlenerek yazdığını tahmin edebildim ama Muammer Ak ve savcıyı çıkartamadım. 10’lu yaşlarımın başındaydım o yıllarda. Anı olarak sahip olduğum bilgiler değil anlattıkların canım. Bu yüzden de ilgiyle, merakla okuyorum 🙂
       
      Bahriye Üçok ise Türkiye’deki feminist hareketi incelediğim için bildiğim bir isim. İnanılmaz üzücü başına gelenler. Aslında yaşananlar karşısında üzülmekten daha yoğun hissettiğim duygu; dehşetengiz bir öfke. Cehâlet, kadın düşmanlığı, din adına katliam ve bilge bir kadının infazı… Sonra dinlerden nefret ettiğim için ben suçlu oluyorum 😔
       
      Bu ülkenin hatta öncesinde Osmanlı’nın bile yegane sorunu; irticâ. 200 yıl önce de sıkıntı onlardı, bugün de onlar. Kurtulamayacak mıyız biz bu insanımsılardan ya 😡

  • Yanıtla Metin Çoban 30 Aralık 2024 at 18:46

    Muammer Aksoy, Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük hukukçulardan, ayrıca 1961 Anayasayı hazırlayıcılarından biri. Hıfzı Velidedeoğlu, Bahriye Üçok ile Atatürkçü Düşünce Derneğini kurmuştur. Ocak 1990 da Hizbullah tarafından suikaste uğradı. Bahriye Üçok’ta aynı sene ekim ayında öldürüldü. Sonrasında Uğur Mumcu ve diğerleri oldu.
     
    Bahsettiğim savcı, Didem’in nişanlanacağı savcı Ergenekon davaları süper savcısı Fetöcü Zekeriya Öz 😃
     
    Zaten Lacivert öyküsünün 2. bölümünde savcı olacak ve bu anlattığım olaylara onun gözünden şahit olacağız.
     
    Ama hep ölüm, zulüm yok tabii ki hikâyemizde. Umut var, direniş var, sevgi var.
     
    Gericiler Osmanlı’nın sonunu getirdiler, şimdi de Cumhuriyetimizi hedef alıyorlar. Ama yok öyle yağma ✌️

    • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 30 Aralık 2024 at 21:36

      İki hukukçu. Muammer Aksoy ve Zekeriya Öz. Birini sevgiyle, takdirle yâd ederken diğerini nefretle, tiksintiyle anıyor insanlar. Zamanı geldiğinde bugün dokunulmazlıklarının arkasına sığınanları da tarih aynı şekilde yargılayacak. Fakat bu beni teselli etmiyor. İş işten geçmiş, verdikleri zarar telafi edilemez boyutlara ulaşmış; aldıkları canların hesabı sorulmamış, ülke derin bir karanlığa gömülmüş. Üstelik yalnızca gerçekleri söyledikleri için insanların yılları hapiste yok olup gitmişken, tarihin onları yargılamış olmasının ne değeri var?!
       
      Zaman zaman “Bu ülke bir arpa boyu yol katedebilecek mi? Bizden sonrakiler, bizden öncekilerin ve bizlerin yaşadığı aynı sorunları yaşamaya mı devam edecekler?” diye düşünüyorum bunaltı ve umutsuzlukla. Her şey çok aptalca geliyor 😔

    Düşünceleriniz bizim için değerli! Yazı hakkındaki yorumlarınızı paylaşarak sohbetin bir parçası olun.

    error: Kopya korumalı içerik!

    Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan