The Sky is Crying çalıyordu. Gary B. B. Coleman yorumu en iyisiydi. Gitardan çıkan ezgi şarkıdaki yağmuru tenime işliyordu sanki. Terk edilmenin büyülü esrarı ve hüznü Coleman’ın sesiyle birleşmişti. Duvarlarda müzik, dışarıda yağmur… Evin tüm ışıklarını kapamış, gökyüzünün şehre serpiştirdiği damlacıkların melânkolisine teslim olmuştum.…
“Günaydın la kedi!” dedim apartman boşluğunda yalanan Tekir’e. Melül bakan gözleri şirrete döndü bir an “Kaçayım mı, kalayım mı, ne ayaksın?” arası bir bakışla karşılık verdi. Usulca yanından geçip merdivenlerden aşağı indim. Kapıdan çıkarken baktığımda, kaldığı yerden pıtısını yalamaya devam ettiğini gördüm. Mart’a çeyrek…
Bu saatte dışarıda gezen bir komşu: “Sonunda kopardı kayışı” bakışıyla geçti evin önünden ve tam o anda dilimin üzerinde bir ıslaklık hissettim. Sonunda bir kar tanesini yakalamıştım. Bir saniyelik zafer anının tadının damağıma yapışmasıyla beraber Spartalı bir komutan edasıyla içeri girip bir bira açtım.…
Miden bulanıyor, kusacak gibi oluyorsun, kusamıyorsun. Midende değil, zihninde çünkü yediğin içtiğin düşünceler. “Kaldıramıyorsun oğlum” diyorsun, “Yapma lan!” diyorsun yine de dinletemiyorsun kendine. İçine içine doldurduğun düşüncelerle kafa yapıyorsun. Zifir bir geceye başlamışsın yine, terk edemediğin iki sevgilin masanda konsomasyon yapıyor: Kahve ve sigara.…
Deniz’e… Kafamın içinde mayınlar var. Her beyaz sayfada patlayıp sağa sola saçılan düşüncelerimin başka bir açıklaması yok. Öyle bir patlama ki kelimeler zihnimin içinden dışarıya saçılıyor. Kameraya sıçrayan kanın sanal gerçekliği artırdığı endüstriyel filmlerdeki gibi… Kelimeler parçalanıp harf öbekleri gibi akıyor evin içine.…
Mahşeri bir trafiği yara yara şehirden çıkıyoruz. Ellerinde bayraklarla gözü dönmüş on binlerce insan âdeta memleketin kurtuluşunu kutluyor. Gülcemal’in arada bir “Şuradan…”, “Yok yok, öbür şuradan” gibi, düz ovadaki bir bordo berelinin bile yön duygularını alt üst edecek tarifleriyle bir yola ulaşıyoruz. Öğlen sıcağında…
Nihayet akşamüzeri varmak istediğim noktadayım. Evime yürüyerek yirmi dakika mesafede kentsel dönüşmüş bir getto. Bu gibi yerlere ibneleşmiş şehir diyorum. Komşuluğu, üretkenliği, insanların aynı sefaleti yaşasa da birbirine sahip çıktığı bir gecekondu yerleşkesinden, tamamen iğdiş edilip üretkenliği elinden alınmış, asimile ve edilgen bir apartman…
Çevre yolundan köprüye doğru giden yola sapıyorum ama yol tamamen kapalı. Binlerce araba kuyruk olmuş. “Açılacağa benzemiyor” diyorum Gülcemal’e. Gülcemal söylediğimi duymuyor. Gözlerini yummuş, mışıl mışıl uyuyor. Bu arada o trafikte, becerebilenlerin karşı şerite geçip yollarına devam ettiğini görüyorum. Bizse bekliyoruz. İnat ettim Ferit’in…
Bir yatakhanedeyim şimdi. Her yer ranza dolu. Duvarlardan birinde “Çocuk Esirgeme Kurumu” yazısını görüyorum. Ranzalardan birinden gelen hıçkırık seslerini duyuyorum. O ranzaya yaklaşıyorum. Arabadaki kız çocuğu bu. Ağlıyor. Belirsizliğin ve geleceksizliğin korkusu var yüzünde. Tanıdık geliyor bana bu korku. “Ağlama” diyorum “Her şey düzelecek.”…
Benim olmayan bir kavganın orta yerine girip girmemek konusunda kararsızım. Otuzlu yaşlar böyle oluyor demek. Midemin kazındığını hissediyorum. Sabahtan kalan ekmeği tıkınırken buluyorum kendimi. Bir yandan da marihuana susuzluğunu gidermek için bir bira açıyorum. Bira, ekmek ve ot... Boktan bir akşam yemeği...…
Gece ismini bile söylemeyen bu kızla seviştim. Birbirimizde, artık olmayan birinin tenini, kokusunu, tavrını, terini aradık. Bulamadık. Sabah olduğunda olması gerektiği gibi yalnızdım. Berfin’den geriye kalan ne varsa sevgilisiyle beraber sonsuza kadar yitip gitmişti. Tüm hücrelerimle bu gerçeği hissedebiliyordum. Hayatımda ilk defa oturduğum binanın…
Eve nasıl geldiğimle ilgili en ufak bir fikrim yok. Yanımda sarışın bir kadın yatıyor. Kim olduğuyla ilgili de bir fikrim yok. Üzerimizdeki battaniyeyi kaldırıp bakıyorum. Vücudu ateşlenmeye hazır fişek gibi. Kendime bir aferin çekmeyi çok istiyorum ama bir şey hatırlamadığım için sessiz kalıyorum.…
Youtube üzerinden sigarayı bıraktırdığını anlatan bir adam var. Bir ara kendisi de içtiğinden sürekli parfüm sıkma zorunluluğundan bahsediyor. İçmediği zaman ne kadar güzel koktuğundan falan… E içme o zaman da bana ne bundan. “Ben bıraktıysam herkes bırakır” tarzı söylemlerden usandım. Her tiryakinin farklı bir…













