İndeks
Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 1
Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 2
Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 3
Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 4
Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 5
Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 6
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: | Bölüm 7
Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 8
Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 9
Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 10
Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 11
Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 12
Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 13
Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 14
Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 15
Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 16
Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 17
Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 18
Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 19
Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 20
“Farkındaysanız hâlâ kapının önündeyiz. Şimdi Hacer teyze ‘Misafirleri buyur etmediniz mi?’ diye gelecek. Tekrar hoş geldiniz. Size ne ikram edebilirim? Siz balkona geçin ben size bir şeyler getireyim.”
“Valla ben kendi adıma buz gibi Hacer teyze limonatası içmeye hayır demem. Ama tabii varsa.”
“Var var çocuğum. Yazın eksik etmem ben limonatayı. Ekim siz balkona geçin kızım. Ben getiririm.”
“Ben yardım edeyim Hacer teyzecim.”
“Yok güzel kızım. Çok fazla olmadı ben yapıp dolaba koyalı. Onun için içlerine buz atayım, ben getireyim.”
Hacer Hanım’ın getirdiği naneli, buzlarla daha da nefis hâle gelen limonatalarını içerek manzaranın tadını çıkartmaya başladılar. Denizde bir sürü gezi teknesi vardı. Kimileri müzik dinliyor kimileri ise boğazın eşsiz güzelliğini seyrediyordu.
Gürkan’la Ekim aynı anda konuştular.
“Sen söyle canım.”
“Teknemiz gelince harika olacak, diyecektim. Düşünsenize şimdi teknede oturup limonatalarımızı içseydik, ne harika olurdu.”
“Doğru söylüyorsun ama sizin balkonun tekneden farkı yok vallahi. Bunu bizim evde söylesek neyse de. Ama haklısın, onun zevki de bir başka herhalde. Başka haber aldınız mı?”
“Evet. Babamlar, yani beyler, bugün gidip bakmışlar ve çok beğenmişler, hatta hemen hemen anlaşmışlar ama annemler henüz görmediler. Bu akşam hep beraber yemeğe çıkacaklar. Bir de kaptan var, eğer ayarlayabilirlerse o da gelecek.”
“Kaptan mı?”
“Aslında tekne tamamlanmış ve İstanbul’a getirecek bir kaptan ararlarken, kaptan için hoş olmasa da bizim için hoş bir tesadüf, bu kaptanı tavsiye etmişler eğer o da işi kabul ederse bir süre, daha doğrusu babam bu işi halledene kadar, kaptan işe başlayacak.”
“Şifreli gibi konuşuyorsun Ekim. Ne demek o, kaptan için hoş olmasa da bizim için hoş olan tesadüf?”
“Evet Ekim, ben hiç anlamadım. Ne dedin sen?”
“Ya aslında tam detayı ile ben de bilmiyorum. Babam kısaca bahsetti. Kaptan evlenmek için çalıştığı tekneden ayrılmış ama sonra işler değişmiş ve evlenmekten vazgeçmiş. Yani şu anda boşta ama galiba biraz morali bozuk olmalı ki tekneyi yapan bey, işi kabul eder mi bilmiyorum, ben bir konuşayım demiş. Yani bu akşam öğrenecekler. Hatta bir de kardeşi varmış eğer kaptan İstanbul’a gelirse onu da yanına alır demişler. Ki babam bizim için çok iyi olur, dedi.”
“Harika valla. Tahir amca rahata alışırsa kaptanı bir daha bırakmaz.”
“Yok pek tercih etmiyor. O zaman devamlı teknede yabancı birileri olacak diye pek istemiyor. Ama bence de teknede biz bize olmak çok güzel. Ben böyle söylüyorum ama tabii bu karar babama ait. Neyse daha da önemlisi bakalım kaptan nasıl biri. Hem daha konuşacaklar. Kaptan işi kabul edecek mi bilmiyoruz.”
“Şaka gibiydi ama iş gerçekleşiyor valla. Çok güzel olacağı kesin. Bu durumda siz de tatilinizi daha uzatırsınız herhalde Sevin.”
“Herhalde. Babam tekneyle gezmeden Amerika’ya dönmez. Yoksa hep burayı düşünür.”
“Eee kızlar. İsterseniz yemeğe çıkalım. Gerçi gideceğimiz yerde de yemek yiyebiliriz ama. İsterseniz önce güzel bir yere gidip yemek yiyip sonra kulübe gidebiliriz. Ne dersiniz?”
“Bize sormayın. Zira geç saatte bir şeyler yedik. Fazla da aç değiliz. Onun için siz karar verin.”
“Sen ne dersin Gürkan?”
“O zaman bu akşam kulüpte atıştıralım bari. Ben de öğlen yemeğini hayli geç yedim de.”
Onlar gittiklerinde ortalık bayağı hareketlenmişti bile.
Önce bir şeyler yemek için alt katta bir masaya oturdular. Zaten burası öyle dört dörtlük yemek yemek için düşünülmemişti. Ama çok güzel sandöviçler, salatalar, soğuk yiyecekler vardı.
“Yemeğe gitmediğimiz iyi oldu aslında. Benim böyle aperatif şeyler daha çok hoşuma gidiyor.”
“Ben de çok seviyorum ama daha çok kaçırıyorum o zaman. Bu da iyi olmuyor.”
Anlaşılan kendileri gibi düşünenler çoğunlukta idi. Zira masalar dolmuş, gelenler ellerine aldıkları sandöviç veya salatalarını ayakta yemeye başlamışlardı.
Burası son günlerde çok popüler olmuştu. Bu nedenle de bol bol ünlü vardı. Ama en az o ünlüler kadar ilgi çekiyordu iki kız kardeş. Gözleri şöyle ilişenler tekrar dönüp bakıyorlar ve mutlaka yanlarındakine gösteriyorlardı.
“Görüldüğü gibi en az ünlüler kadar dikkat çekiyorsunuz. Gerçi siz alıştınız herhalde bu duruma.”
“Valla alışılacak bir durum değil aslında ben rahatsız olmuyorum dersem yalan olur.”
“Benim için problem yok.”
“Tabii sen sahneden alışıksın ilgiye ama ben yadırgıyorum.”
Ekim ilgiyle etrafına bakıyordu. Televizyon veya basında gördüğü birçok kişi buradaydı.
“Haydi üst kata çıkalım. Orası daha güzel ve büyük. Hatta isterseniz terasta oturabiliriz.”
“A ne güzel olur. Hem İstanbul’u seyrederiz hem müzik dinleriz.”
Gerçekten üst kat çok güzeldi. Terasa puf koltuklar koymuşlardı. Şimdiden çoğu dolmuştu. Manzarayı da seyredebilecekleri bir yere oturdular.
“Müzik çok güzel, hiç rahatsız etmiyor.”
“Aman Ekim şimdi böyle çalıyor, saatler ilerlesin de gör sen gürültüyü.”
“Bana belki güleceksiniz ama ben fazla yüksek sesle müzik dinlerken o müzikten zevk alamıyorum.”
“Ben de fazla hoşlandığımı söyleyemeyeceğim doğrusu ama böyle yerlerde müziğin o kadar yüksek sesle çalınmasındaki maksat başka tabii.”
Sanki bu konuşmaları duymuşlar gibi bir anda bir sessizlik oldu ve arkasından gümbür gümbür bir müzik başladı.
Öyle ki artık konuşmaları mümkün gibi görünmüyordu. Zaten rahat koltuklarda oturan pek çok genç hemen ayağa kalkıp içeri geçtiler. Kalanlar da ayağa kalkıp salınmaya başladılar. Ortalık bir anda ısınmıştı adeta. Kısa bir süre sonra onlar da ayağa kalktılar ve bulundukları yerde dans etmeye başladılar.
Sevin, güzel dansı ile hemen dikkatleri üzerine topladı. Kısa bir süre sonra yaptıklarıyla ilgi odağı olmuştu. Ve ne olduğunu anlayamadan kendilerini kalabalık bir grubun içinde dans ederken buldular.
“Müzik çok güzel ama benim bu kadar yüksek sese fazla tahammülüm yok galiba. Şimdiden başım ağrımaya başladı.”
“Çok haklısın. Bu kadar delice gürültü için kendimi yaşlı hissettim valla. Bak Sevin’le Tarık alışıklar ve de gayet mutlular.”
“Bence de öyle. Biz kenarda durup onları seyretsek daha iyi galiba.”
Gecenin ilerleyen saatleriyle birlikte alınan alkolünde miktarı arttığı için, gençler çok daha çılgınca dans etmeye başlamışlardı. Bir ara Tarık’ın yanına bir genç kız geldi. Öpüştüler ve kısa bir süre konuştular, sonra kız gitti.
Bu kısa anda bile Sevin’in sinirlendiği, Ekim’in ve Gürkan’ın dikkatini çekti. Sonra da Sevin dansı bırakıp yanlarına geldi.
“Ben sıkıldım, gidelim artık.”
“Çok erken pes ettin Sevin, hani dağıtmak için merakla beklediğin gecelere ne oldu?”
“Ben dans ettiğim erkeğin benden başkasıyla ilgilenmesine dayanamam Tarık. O ne öyle?”
“Ha o mu? Ya üniversiteden bir arkadaş. Uzun zamandır da görüşmemiştik. Hepsi bu yani. Ama galiba sen çok ilginç bir kızsın. Ben seni çok daha başka düşünmüştüm.”
“Yok öyle şey. Ben gölge olmak istemem.”
“Yani gölgede kalmak istemezsin öyle mi Sevin?”
“Evet öyle. Benim yanımdaki erkek yalnız bana aittir.”
Ekim hayretle kardeşine bakıyordu; “Tanrım neler duyuyorum. Kuzum sen çok mu içtin?”
“Çok değil ama hızlı içtiği kesin. Ben yandım sanırım. Sizinle beraber olduğum zaman etrafıma bir duvar örsem iyi olacak galiba. Zira beni buralarda pek çok kişi tanır ve yanıma gelmeleri de çok normal. Bu işi nasıl halledeceğiz bakalım.”
“Bak istersen biz Gürkan’la çıkalım akşamları, o zaman sorun yok olur.”
“Bak kızıyorum ama. Ben sana eşlik etmeyi kendim istedim. Senin kadar güzel bir kız yanımdayken başkasıyla ilgilenmem mümkün mü? Onlar sadece tanıdığım kişiler. Lütfen bunu kafana takma. Hem sana söz veriyorum seni asla gölgede bırakmayacağım.”
“Tamam ben de fazla kızmayacağım diyorum ama gene de belli olmaz benim hallerim. Yani kızabilirim de.”
“Hadi bakalım bu kadehi anlaşmamız için kaldıralım.”
“Çocuklar, benim başım fena ağrımaya başladı. Bir de bu gürültü, eğer oyun bozan demezseniz eve gitmek istiyorum. Söz veriyorum bir daha böyle bir şey yapmayacağım.”
Kapının önüne çıktıklarında etrafın gazetecilerle dolu olduğunu gördüler. Kapıdan neredeyse her çıkana saldırıyorlardı.
“Tarık Bey iyi akşamlar.”
“İyi akşamlar çocuklar.”
“Yeni arkadaşınız mı Tarık Bey, bir fotoğrafınızı alabilir miyiz?”
“Çocuklar ailece bir akşam geçirdik lütfen.”
Tarık’ın itirazlarına rağmen flaşlar çakmaya başlamıştı. Kalabalığı zorla yararak getirilen arabalarına bindiler.
“Aman Tanrım. Bu ne yahu?”
“Öyle söyleme Ekim. Bu işin meraklısı çok. Fotoğrafları çekilmedi, ilgi görmediler diye suratlarını bir karış asanlar var. Sanki bununla besleniyorlar. Boş verin, insan bir süre sonra alışıyor. Bu arada yarın akşam tiyatroya gitmeye ne dersiniz? Elimde çok özel davetiyeler var. Daha doğrusu davetiyeler babama gelmiş ama annemin de babamın da yarın akşam işleri olduğu için gidemeyecekler. Babam da belki arkadaşlarımla giderim diye davetiyeleri bana vermişti ve ben tesadüfen bu sabah onları görmeseydim ziyan olacaklardı. Daha da kötüsü, oyunu sahneye koyan Rıza amcaya çok ayıp olacaktı. Biz gidersek babamları affettirmiş oluruz.”
“Hangi oyun?”
“Bugünkü aklım olsaydı.”
“A komedi, çok güzel bir oyun olduğunu duymuştum. Bize uyar. Gürkan senin bir işin yoktur dilerim. Hep beraber gideriz, ne güzel olur.”
“Yok ben de gelebilirim. O zaman akşamımız tam olsun. Önce beraber yemek yiyelim, oradan da tiyatroya gideriz. Yemekler benden. Beyoğlu nostaljisi yapalım. Sevin’e bizim meşhur İstiklal Caddemizi gösterelim.”
“Orası da Taşnişan gibi mi?”
“Nişantaşı Sevinciğim. Burası Nişantaşı’ndan daha enteresan. Tek bir ana cadde ama trafik yok yani yol araçlara kapalı. Sadece yayalar dolaşabiliyor. Tek bir cadde diyorum ama ana caddeye bağlı sokaklar da çok ilginçtir.”
“Çok merak ettim. O zaman mutlaka gidelim.”
“Aslında Beyoğlu’nu babamlar yaşamışlar. Eskiden bütün gençlerin hafta sonu gittiği tek yermiş Beyoğlu. Hatta daha da önceki zamanlarda Beyoğlu’na çıkmak başlı başına bir olaymış.”
“Evet evet. Kadınlarda erkeklerde çok şık giyinirlermiş. Kadınlar hep şapkalı, erkekler çok şık, takım elbiseli falan.”
“Evet Ekim, annem bazen anlatır da o çocukken, tiyatroya falan gittiklerinde de çok şık giyinirmiş insanlar. Şimdi tam bir rezalet. Adam ödül törenine ödül almaya bile bir tişörtle blucinle gelebiliyor.”
“Çok haklısın Gürkan. İnsanların kendisine saygısı kalmadı ki başkalarına saygı göstersinler.”
“Ben o zamanda yaşamak isterdim. Hatta filmlerde gördüğümüz gibi uzun elbiseler falan da giymek isterdim. Öyle filmler görünce hemen seyretmek için televizyonun karşısına geçiyorum.”
“Seni o kıyafetlerle düşünmek çok ilginç oluyor doğrusu ama kesinlikle her ikiniz de çok güzel olurdunuz yine.”
“Ve biz birileriyle düello yapmak zorunda kalabilirdik Tarık.”
“Çok komiksiniz ikiniz de.”
Kızları eve bıraktıklarında saat 03.00’e geliyordu.
Kızlar istemediği halde, ısrarla onlara kapıya kadar eşlik ettiler.
“İyi geceler.”
“Yarın görüşmek üzere.”
“İyi ki geldin Sevin. Sayende sevgilimi çok daha uzun saatler görebiliyorum.”
“Aşk olsun Gürkancığım. Çalışınca biraz zor oluyordu ama yine de sık sık beraber oluyoruz.”
“Olsun ben seni şimdiden özledim bile. Hoşça kalın.”
“Yarın akşam 06.30 da sizi buradan alalım. Biz aramızda haberleşiriz, yine tek araba gideriz.”
“Tamam bekleriz.”
Gürkan da kendi arabasını aldı ve balkondan kendilerini seyreden kızlara el sallayarak oradan ayrıldılar.
“Saat kaç oldu ama sokakta hâlâ çok araba var.”
“İşte İstanbul böyle bir şehir. Yabancılar ’24 Saat Yaşayan Şehir’ diyorlar ve çok da ilginç buluyorlar.”
“Hadi yatalım, valla hemen uyumak istiyorum.”
*
Sabah mis gibi kızarmış ekmek kokularıyla gözlerini açan Ekim yataktan çıkmadan düşüncelere daldı. Sevin’in bilmediği bir yüzünü görmüştü dün gece. Nasıl sinirlenmişti kız Tarık’ın yanına gelince. Sanki Tarık ona aitmiş gibi çıkışmıştı. Halbuki daha tanışalı ne kadar olmuştu ki… Önce şaka yaptığını zannetmişti ama durumun hiç de öyle olmadığı belliydi. Bir ara bu mevzuyu kardeşiyle konuşmayı kafasından geçirdi.
“Günaydın, nasılsın? Benim başım ağrıyor.”
“O kadar içmeseydin ağrımazdı. Akşam gürültüden benim de ağrıyordu ama şimdi iyiyim. Hadi kalk kahvaltıya yetişelim. Kokulara bakılırsa Hacer teyze bizi bekliyor.”
Hemen giyinip odalarından çıktılar.
“Ooo gecelerin prensesleri günaydın.”
“Günaydın Hacer teyze. Mis gibi kokuttun valla. Feci açım. Ne bulsam yerim.”
“Ben de öyle.”
“Nasıl geçti geceniz? Beğendin mi gittiğiniz yeri Sevin?”
“Çok güzeldi ve çok kalabalık.”
“Tabii tabii o kalabalığa rağmen Sevin şovunu yaptı.”
“Ne yaptım ki sadece çok dans ettim.”
“Sen ona bakma Hacer teyze, orada yıldız gibi parladı. Herkesi etrafına toplayıp onlara dans neymiş gösterdi.”
“Oh oh ne güzel.”
“Valla o kadar gürültüye ben dayanamıyorum.”
“Ama müzik yüksek çok güzel. Az sesle aynı zevki vermiyor. Hem o zaman insanı coşturmuyor da. Ama güm güm içinde hissedince kalkıp dans etmek istiyor insan.”
“Kızlar size portakal suyu da sıktım, içersiniz değil mi?”
“Yaşa Hacer teyze, benim için harika. Ben çay istemiyorum yalnız portakal suyu içmek istiyorum.”
Kahvaltılarını bitirdiler ama ikisi de sarhoş gibiydi.
“Biraz daha yatmak istiyorum.”
“Yatınca daha kötü olursun ben sana bir ağrı kesici vereyim. Balkonda açık havada oturursan açılırsın. Sen çık balkona ben geliyorum.”
Öğleye doğru bekledikleri telefon geldi.
“Merhaba kızım. Nasılsınız? Uykuda falan değildiniz umarım.”
“Yok anneciğim, balkonda oturuyorduk. Aslında hâlâ kendimize gelmeye çalışıyoruz. Dün gece bir hayli geç yattık. Bizi boş verin. Siz neler yapıyorsunuz? Tekneyi gördünüz herhalde.”
“Evet Ekim. Tekne çok güzel. Her şey düşünülmüş. Hiçbir eksiği yok. Benim aklıma gelmeyen şeyler bile var. Neredeyse evi aratmayacak kadar konforlu.”
“Seher anne de beğendi mi?”
“Bayıldı, bayıldı. Biz bunu bırakıp nasıl Amerika’ya gideceğiz diye düşünmeye başladı.”
“Onlar da tatillerini uzatsınlar. Ne güzel olur. Kaptan ne oldu?”
“Kaptanı henüz göremedik. Arkadaşlarıyla denize açılmış ama bu akşam döneceklermiş. Galiba yeşil ışık yakmış; ‘Hiç fena olmaz, ben de buralardan uzaklaşmış olurum’ demiş. Bakalım, herhalde yarın görüşürüz.
“Siz bugün Dalyan’a gitmeyi planlamıştınız. Neredesiniz?”
“Dalyan’dayız canım. Hava çok sıcak ama biz geze geze geldik. Şu anda İztuzu’ndayız. Gelirken bütün Dalyan’ı tepeden gören bir yerde oturduk, gözleme ve ayranla hem ruhumuzu hem karnımızı doyurduk. Onlar hepsi denize girdi ben sizi aradım. Sevin, Hacer Hanım nasıllar?”
“İkisi de çok iyi.”
“Hacer Hanım’ı üzmüyor, onu merakta bırakmıyorsunuz, değil mi?”
“Yok. Problem yok. Bizim keyfimiz iyi yani. Bu akşam tiyatroya gidiyoruz.”
“Ne kadar iyi düşünmüşsünüz. Aferin valla. Kimin aklına geldi bu?”
“Aslında kimsenin aklına gelmedi. Tarık’ta davetiye varmış. Özel bir gösterim. Şans oldu yani. Babam iyi mi? Herhalde tekneye çok seviniyordur, değil mi?”
“Görme. İnanılmaz heyecanlı. Sabih de öyle. Sanki yeni oyuncak alınmış çocuklar gibi ikisi de. Bizim de onlardan kalır yanımız yok aslında. Düşündükçe çok ilginç gelmeye başladı tekne. Sanki evcilik oynayacakmış gibi hissediyorum kendimi.”
“Ne güzel anlattın anne. Çok haklısın. Her şey var ama çok daha kısıtlı alanda değil mi?”
“Çok şık ama ilk başta üzülmüştüm bayağı. Adamcağız özenmiş yaptırmış, sonra işler ters gidince vazgeçmek zorunda kalmış diye ama aslında pek de öyle değil durum. Adam karısından ayrılmış. Bu tekneyi karısıyla dizayn etmişler, geride anılar kalmasın diye vazgeçmiş anlaşılan. Ama tabii açık açık böyle söylememiş de işleri bahane etmiş. Şimdi daha huzurluyum.”
“Ah benim hassas annecim. Nasıl da ince düşünürsün.”
“Hadi ben yine ararım. Beni de denize çağırıyorlar. Zaten çok terledim. Hepinizi öpüyorum. Size iyi seyirler. Valla çok iyi fikir olmuş bu tiyatro. Hoşça kal canım yavrum.”
“Güle güle canım annem. Sana da iyi yüzmeler. Hacer teyzeyle Sevin de selam söylüyorlar.”
“Nasıl, tekneyi beğenmişler mi, güzel mi bulmuşlar?”
“Evet hepsi çok beğenmiş. Bayılacaksınız diyor annem.”
“Ne zaman gelecekler?”
“Sormadım ki. Rahat rahat gezsinler. Bu durumda problem, Sabih babanın işi ama görünüşe bakılırsa o da işini ayarlıyor. Zaten teknenin İstanbul’a gelmesi de bir hayli zaman alır herhalde.”
“Kaptan ne olmuş?”
“Yarın belli olacakmış ama ‘Galiba oluyor’ dedi annem.”
“Harika ya. Araba olmasaydı onlar da tekneyle gelebilirdi İstanbul’a değil mi?”
“Evet ama dediğim gibi birkaç gün sürer herhalde tekneyi İstanbul’a getirmek. Ama haklısın araba olmasaydı, güzel fikir olurdu. A, acaba onların da aklına geldi mi bu düşünce?”
“Kamaralar güzel mi acaba?”
“Çok şık olduğunu söyledi annem. Ay inan beni de heyecanı sarmaya başladı. Sevin istersen daha doğrusu başın geçtiyse yürüyüşe çıkalım.”
“Yok Ekim. Kızacaksın ama ben biraz yatacağım. Başım hâlâ sersem gibi. Akşama tiyatroda tatsız olmak istemiyorum.”
“Tamam o zaman. Ben de kitap okurum ama büyük bir ihtimalle, uyurum. Hadi kalk o zaman. Bir şey ister misin? Soğuk bir şeyler ya da bitki çayı falan.”
“Yok istemiyorum. Belki bir hap daha alsam iyi olacak.”
“Tamam ben getiririm.”
Salonda rahat bir koltuğa uzanıp kitap okumaya başlayan Ekim kısa bir süre sonra derin bir uykuya daldı. Hacer Hanım’ın geldiğini bile duymadı.
“Güzel kızım benim. Böyle delice yaşamaya alışık değil. Bu saatte yatmaya hiç alışık olmadığı halde, ne güzel uyumuş.” Sessizce o da kendi odasına çekildi. Televizyon seyretmeye başladı.
“Ekim, uyan. Akşam olmuş valla. Saatten haberim yok ama 6 falan olmuş gibi geliyor bana.
Ekim telaşla yattığı koltuktan kalktı. Kolundaki saate baktı.”
“Gerçekten fena uyumuşuz. Saat 5 olmuş. Yemek de yemedik. Şimdi bir şeyler yesek çok biçimsiz olacak ama fena halde acıkmışım.”
“Bende çok açım. Ne yiyelim şimdi?”
“Ben meyveyle idare ederim. Sana yeter mi?”
“Çok da iyi olur. Haydi meyveleri de ben getireyim.”
“Başın iyi mi?”
“Çok iyi. Seçtiğin meyve var mı?”
“Yani tercih ettiğin diyorsun. Bildiğim kadarıyla çok güzel karpuz var dolapta. Hazır kesilmiş. Bence en güzeli o. Hatta istersen yanına peynirle bir dilim ekmekte yiyebiliriz.”
“Çok güzel olur.”
“O zaman ben de geliyorum. Biz Hacer teyzeye bu akşam dışarda olacağımızı söyledik mi?”
“Sabahleyin bana sordu. Haberi var.”
“Onun için odasında. Belki o da uyumuştur.”
“Uyumadım Ekim. Ses yapmayayım diye odamda televizyon seyrettim. Kuzum karnınız acıkmadı mı?”
“Şimdi o işi halletmeye gidiyoruz Hacer teyze.”
“Bu saatte ne yiyeceksiniz ki?”
“Biz bulduk. Sen merak etme.”
Mutfaktaki masaya oturup karpuz, peynirle bir güzel atıştırdılar.
“Hadi hazırlanalım. Her an gelebilirler.”
Hazırlanıp salona çıktıkları anda Ekim’in telefonu çaldı.
“Canım, biz Tarık’la aşağıdayız. Şayet hazırsanız hiç yukarı çıkmayalım.”
“Hazırız, hemen iniyoruz.”
“Bekliyoruz aşkım.”
Akşamın gelmesiyle Nişantaşı’nda farklı bir kalabalık oluşuyordu.
Gündüz alışveriş için koşturan insanların yerini, şık giyinmiş ve güzel bir akşam geçirmeye karar vermiş insanlardan oluşan bir kalabalık dolduruyordu caddeleri. Etiler’e doğru devam ettiler ve son günlerde adı medyada bolca geçen bir restorana girmek üzere arabalarını park ettiler.
Çok güzel iki genç kız ve yanlarında çok yakışıklı iki delikanlı. Birer şöhret olmasalar da acaba bunlar kim diye düşünmelerine sebep oluyorlardı insanların. Bakıp, acaba hatırlayamadım mı diye düşünüp bir kez daha bakıyordu yanlarından geçenler. Tarık önceden yer ayırttığı için güzel bir köşe masaya oturdular.
“Nasılsın sevgilim? Bugün birkaç kez elim telefona gitti ama belki uyuyorsundur diye aramadım.”
“Haklısın canım. Sevin’in başı ağrıyordu o yatmak istedi, ben de elime kitap alıp salonda uzandım ama herhalde hiç okumadan ben de uyumuşum ve geç saate kadar ikimiz de uyumuşuz. Çok da iyi olmuş, şimdi kendimi çok iyi hissediyorum. Ama inan senin için üzülüyorum. Ben evde uyurken sen çalışıyorsun. Bizim yüzümüzden uykusuz kalıyorsun.”
“Ben hiç şikayetçi değilim. Seninle uzun saatler beraber olmak çok hoşuma gidiyor.”
“Ama uykusuzluk zor olmuyor mu?”
“Ben zaten uykuyu pek sevmem. Hiç sıkıntım yok. Sen bunun için kendini üzme. Annenlerden haber aldınız mı?”
“Evet, denizdeydiler annem aradı. Tekneyi merak ediyorsun, değil mi?”
“Tabii o da var ama seyahatleri nasıl geçiyor diye sormuştum aslında.”
“Seyahatleri de çok güzel geçiyor. Bugün Dalyan’a gittiler. Ben çocukken gitmiştik, hatırlıyorum. Gerçi tekneyle kanallardan geçerken çok sıkılmıştım ama. Deniz ve kumsal harikaydı.”
“Onlar da tekneyle mi gitmişler?”
“Hayır, arabayla İztuzu’na gitmişler. Bu arada tekneyi de çok beğenmişler. Her şeyiyle çok şık ve çok zevkli bulmuşlar. Yarın kaptandan haber alacaklar.”
“Ooo harika, desene yakında burada olacak tekne. Seninle, o teknede yalnız ikimiz tatile çıkmak isterdim.”
“Kim bilir belki ilerde olur.”
“Mesela seninle balayına çıkabiliriz tekneyle.”
“Benimle baş başa kalabilmen için senin tekneyi kullanman gerekir bunu da düşünüyorsun, değil mi?”
“İşin o kısmını karıştırma, böyle hayal etmek çok güzel geldi bana.”
“Evet, arkadaşlar ne yiyeceğimize karar verdik mi?”
Yemeklerini yerken de tekne hayâlleri kurmaya devam ettiler.
“Bu arada Sevin’in aklına bir şey geldi. Keşke arabayla gitmeselerdi. Gelirken onlar da tekneyle birlikte gelirlerdi İstanbul’a diyor.”
“Gerçekten güzel olurdu. Gerçi onların aklına bu fikir gelirse ve de öyle yapmayı düşünürlerse Tahir amca bir şoförle arabasını getirtebilir. İşin o kısmı kolay.”
“Bilmiyorum. Bakalım. Belki bir an önce eve gelmek isterler. Babamın, annemin işleri ne alemde bilmiyorum. Aslında ben de ufak ufak huzursuzlanmaya başladım işe gitmiyorum diye. Ne ilginç, sanki okuldan kaçmışım gibi tuhaf bir duygu hissediyorum ve rahatsız oluyorum.”
“Ekim, ben geldim diye oluyorsa sen işe git. Ben eğlenirim.”
“Yani eğlenecek bir şeyler bulursun demek istiyorsun.”
“Dur bakalım, annemler gelsinler de belki gider bir duruma bakarım.”
Aslında ofise gitmesi gerekiyordu. Mümtaz Bey’le görüşememişti.
Gerçi babası biraz durumdan bahsetmişti ama Amerika dönüşü kendisinin Mümtaz Bey’le bu konuyu konuşması gerektiğini de söylemişti. Öyle paldır küldür Amerika’ya gitmek için izin almıştı. Kendisine bir baba gibi davranan Mümtaz Bey’e, olanları anlatmak istiyordu. Gittiği gün bir toplantı için ofis dışında olan Mümtaz Beyle konuşamadığı için de biraz huzursuzdu.
“Yemeğimizi bitirdiğimize göre ufak ufak kalksak iyi olur. Tiyatroya kadar arabayı park ettikten sonra biraz yürümemiz gerekecek, onun için kalkalım diyorum.”
“Haklısın. Hadi bakalım.”
Onlar tiyatroya gittiklerinde vakitte gelmişti. Hemen içeri girdiler. Burası fazla büyük olmayan çok sevimli bir salondu.
Oyun çok güzel bir komedi idi, bol bol güldüler.
“Çocuklar, benim Rıza amcaya bir görünmem gerekiyor. Hem tebrik edeyim hem de babamın selamlarını söyleyeyim. İsterseniz siz bekleyin, isterseniz hep beraber gidelim.”
“Hep beraber gidelim. Biz de kutlarız. Oyun çok güzeldi.”
Rıza Bey’le görüşmeleri bir hayli zordu, zira kulis bayağı kalabalıktı. Bu durumda Tarık tek başına içeri girip hepsi adına kutladı ve dışarı çıktılar.
Hava birden değişmiş ve güzel bir yaz yağmuru atıştırmaya başlamıştı.
“Kızlar yağmurdan pek hoşlanmaz bildiğim kadarıyla, isterseniz arabanın yanına kadar bir taksiye binelim.”
“Valla ben senin bildiğin kızlardan değilim, şayet Sevin de bir şey demezse biraz ıslanmaya hiç itirazım olmaz.”
“Yok, benim için problem değil.”
Kol kola girerek serpiştiren yağmurun altında hızlıca arabaya doğru yürümeye başladılar.
Aslında hayli ilginçti. Yağmur çok az atıştırmasına rağmen insanlar telaşla koşuşturuyordu. Hiç kimse bu ılık yaz yağmurunun tadını çıkartmayı düşünmüyordu.
“Doğrusu bu harika bir final oldu. Sevgilimle yağmur altında gezmeyi hep düşlemişimdir. Ben yağmurda gezmeyi severim. Hele kıyafetim uygun ve şemsiyem varsa beni hiç kimse bir araca bindiremez.”
“Ne güzel. Ben de çocukken, yağmur yağdığı zamanlar sokağa çıkmak için anneme yalvarırdım. Ama hiçbir zaman izin alamazdım. En çok balkondan seyretmeme izin verilirdi.
“Ben okul dönüşlerinde yağmur varsa eve sırıl sıklam gelirdim. Her seferinde azar işittiğim hâlde bu hiç değişmezdi. Ne güzel, demek ki seninle romantik yağmur gezileri yapacağız.”
“Ben karda gezmeyi çok severim.”
“Ben de Tarık. Onun için özel kıyafetim var. Kaymayan çizmeler ve kalın ceket. Hatta biz arkadaşlarla toplanıp uzun yürürüz.”
“Ne kadar güzel. Karda gezmeyi ben de çok severim ama kaymaktan ve düşmekten de ödüm patlar. Sırf bu korkum yüzünden okula gitmediğim zamanlar bile olmuştur.”
“Ben de okullar tatil olmasın diye dua ederdim.”
Böyle konuşurlarken, çisil çisil yağan yaz yağmuru şiddetini artırıp yerini sağanağa bırakmıştı ki arabalarının yanına geldiler. Telaşla bindiler. Bu ender görülen bir yaz yağmuru değildi artık ve tabii trafik bir anda allak bullak oluverdi.
“Doğrusu tam zamanında arabamıza ulaştık, yoksa feci ıslanacaktık. Keyif yapalım derken, akşamımız berbat olacaktı.”
Gerçekten de insanlar binmek için taksi arıyorlar ama bulamıyorlardı. Çoğu insan birden bastıran yağmurun altında şemsiyesiz ve bir korunak olmadan binecek bir araç aramaktaydı.
Berbat bir trafikten sonra nihayet eve ulaştılar.
“Hadi gelin size bir şeyler ikram edelim. Bu arada yağmur durur siz de rahat rahat eve gidersiniz.”
“Ekimciğim, harika bir teklif olmasına rağmen, gelemeyeceğim. Yarın sabah toplantıda üzerinde konuşulacak bir dosyayı gözden geçirmek için eve götürüyorum, yatmadan önce biraz çalışmam gerekecek.”
“Bu durumda ben de gelmeyeyim. Siz de bu akşam normal bir saatte uyuyun kızlar.”
“Valla o uykuya bizden çok sizin ihtiyacınız var gibi geliyor bana, zira biz gündüzleri uyuyoruz.”
“Vay uyanıklar vay. Onun için bu kadar canlı ve güzel görünüyorsunuz.”
“İşte bu kadar. Arada bir iltifatla durumu kurtardın Tarık. Hadi aşkım. Hoşça kal. Yarın ararım, ya da sen beni ara.”
“Tamam canım. Güle güle.”
“İyi geceler kızlar.”
“Güle güle Tarık.”
Neyse ki yağmur kısa sürdü. Ama sokaktaki karmaşa hâlâ devam ediyordu.
“Ben yatıyorum Sevin. Belki yarın ofise giderim. Mümtaz Bey’le yani patronla konuşmam lazım.”
“Tamam Ekim ben seni beklerim Hacer teyzeyle.”
“Henüz kesin karar vermedim ama babam da bir an önce konuşmamı istemişti.”
“Tamam hadi ben de yatıyorum, Hacer teyze yatmış, gürültü yapmamam lazım. Televizyon ve müzik açamam.”
“Yok oturmak istersen Hacer teyze rahatsız olmaz.”
“Iıı ıh, ben de yatacağım. Oyunun bazı yerlerini çok iyi anlamadım ama çok komikti, değil mi?”
“Evet bence de çok güzeldi. Epeydir tiyatroya gitmemiştim. Çok güzel bir akşam oldu.”
“Tarık, benimle olmak istediğini ama bir çözüm bulamadığını söyledi.”
“Anlamadım.”
“Ben Amerika’ya gidince ne yapacakmış onu düşünüyor.”
“Sen bir şey söyledin mi?”
“Hayır. Bakalım o ne yapacak. Bana ‘İstanbul’a gelmeyi düşünür müsün?’ diye sordu.”
“Sen ne cevap verdin?”
“Ailemi bırakamayacağımı söyledim. Ama bilmiyorum, düşünüyorum. Sen olsan ne yapardın?”
“Bak canım, ben olsaydım, telefonla, netle idare eder, mutlaka okulumu bitirirdim. Sonra da duruma göre karar verirdim.”
“Ama Tarık çok hımmm popüler. Ben yokken ne olacak?”
“Gerçekten severse hiçbir şey olmaz. Zaten sen gelirsin, o size gelir. Yazın sen burada olursun, zaman çabucak geçer.”
“Böyle söylemek kolay ama bilemiyorum ve üzülüyorum.”
“Ama şimdiden bunları dert edinip üzülme lütfen. Dur bakalım yeni gün neler getirecek.”
“Ne demek istiyorsun, ben anlayamadım.”
“Yani bırakalım, bakalım zaman içinde neler olacak. Haydi iyi uykular.”
“Sana da. Ekim iyi ki varsın.”
“Sen de canım kardeşim.”
Sabahleyin telefonun sesiyle uyandılar. Ekim yarı uykulu telefonu açtı.
“Günaydın babacım. Nasılsınız? Sesini duymak ne kadar güzel. Sizi özledim.”
“Biz de seni özledik yavrum. Biz çok iyiyiz. Bugün Gökova turuna çıkacağız, onun için sizi böyle erkenden aradım. Galiba uykunu böldüm ama…”
“Hiç önemli değil babacığım. Uykumu almışım zaten. Dün akşam tiyatroda olduğumuz için nispeten erken yattık.”
“Evet annen söylemişti tiyatroya gideceğinizi. Çok iyi olmuş. Kızım biz tekneyi aldık. Kaptanla anlaştık. Hatta acaba biz de tekneyle dönsek mi diye düşündük ama ilk gezimizi hep beraber yapmayı istediğimiz için bu fikirden vazgeçtik. Nasıl iyi düşünmüş müyüz?”
“Canım babam. Çok ince düşünmüşsünüz ama istiyorsanız tabii ki tekneyle gelebilirsiniz.”
“Yok kızım biz kararımızı verdik. Bugün teknenin adını yazacaklar ve sonra kaptanımız Ediz ve kardeşi Yavuz yola çıkacaklar. İsmini ‘Şans’ koymakta kararlı mısınız?”
“Bilmiyorum babacım. Siz bilirsiniz aslında başka bir isim de olabilir. Sizin aklınıza gelen bir şey var mı?”
“Benim aklıma bir şey geldi ama bakalım sen ne diyeceksin. Henüz kimseye söylemedim.”
“Merak ettim.”
“O gün.”
“Çok güzel baba, çok anlamlı. Bence Şans’tan daha güzel. Kimsenin itiraz edeceğini zannetmiyorum. Gerçekten çok beğendim. Ama kesinlikle karar sizin. Ne zaman dönmeyi düşünüyorsunuz?”
“Fazla kalacağımızı zannetmiyorum. Bugün tekneden dönünce Marmaris’te bir tur atacağız. Annen geçmişte geldiğimizde kaldığımız yerleri bir dolaşmak istiyor. Yarın öğlen de Selimiye’ye gidip balık yemeyi, orada denize girmeyi planlıyoruz. Sonra bakalım, ben size haber veririm. Buradan bir istediğiniz var mı? Tabii bal hariç, onu aldık bile.”
“Yok babacım. Siz eğlenmenize bakın. Tekneyi de aldınız, şimdi daha huzurlu gezersin.”
“Doğru söylüyorsun kızım. Bizim gitme vaktimiz geldi, annen seni akşama arayacağını söylüyor. Biz henüz odamızdayız. Onun için Sabihlerden selam söylemiyorum. Hepinize sevgiler. Hoşça kal kızım.”
“Güle güle canım babam, annemi benim için öp lütfen.”
“Kızım kim aradı bu saatte? Herhalde annenlerdir, değil mi?”
“Babam aradı Hacer teyze. Tekneyi almışlar. Onu haber verdi.”
“Aaa ne kadar güzel, hayırlısı olsun inşallah. Allah kazadan beladan korusun. Güzel günlerde kullanmayı nasip etsin.”
“Canımsın Hacer teyze. Araba almışlar gibi dua ediyorsun ama aslında haklısın. Neticede o da denizde trafiğe çıkıyor.”
“Neyse işte kızım. Allah her türlü kötülüklerden korusun.”
“Âmin, Âmin.”
“Neler oluyor?”
“Gel Sevin, gel. Babam aradı, tekneyi almışlar. Bugün akşam üstü yola çıkacakmış.”
“Onlar da tekneyle mi geliyorlar?”
“Hayır ilk gezide hep beraber olmamızı istemişler, onun için tekneyi kaptan yalnız getiriyor. Ha bir de yanında kardeşi varmış.”
“Oh harika. Hemen gelecekler mi?”
“Henüz karar vermemişler. Bugün tekneyle geziye çıkıyorlar.”
“Bizim tekneyle mi?”
“Hayır. Gezi tekneleri var orada. Güzel bir tura çıkıyorlar. Dönüşte de Marmaris’i gezeceklermiş.”
“Senin neden neşen yok. Ne oldu?”
“Bir şeyim yok aslında ama babamın sesini duyunca onları çok özlediğimi anladım. Bilmiyorum işte içimi bir hüzün sardı sanki.”
“Ben de özledim.”
“Ne tuhaf, değil mi Sevin? Belki de onları hiç tanımayacaktık. Varlıklarından bile haberimiz olmayacaktı. Gerçek annemizle, babamızla yaşayacaktık. Nasıl bir hayatımız olacaktı hiç bilmiyoruz. Ben düşündükçe…”
“Öğrenmek istiyorsun; onlar kimdi, başkaları var mı?”
“Evet. Önceleri bu fikir pek hoşuma gitmiyordu ama şimdi merak etmeye başladım. Babam gerekirse profesyonel yardım alıp araştırırız demişti. Sence de uygunsa geldiklerinde konuşalım ve araştıralım.”
“Ben de merak etmeye başladım. Acaba onlardan biri müzikle çalışıyor muydu?”
“Kim bilir belki de çok iyi bir müzik eğitimi almış, profesyonel bir müzisyendi biri. Belki de daha önceki kuşaktan geliyor bu. Mesela anneannemiz, babaannemiz veya dedelerimizden biri müzikle uğraşmış olabilir.”
“Şimdi daha çok merak ediyorum.”
“Sonra hiç resimlerini görmediğim halde rüyamda Binay anneyi gördüğümde, annem olduğunu anlamam ve bana çok benzemesi. Ne bileyim her şey çok gizemli gelmeye başladı. Ve ben bu bilinmeyenleri tek tek öğrenmek istiyorum. Bu nedenle de annemlerin bir an önce dönmelerini istiyorum ama tabii ki bunu onlara söyleyemem.”
“Evet. O zaman hemen dönerler. Keşke ben de rüyamda görsem. Çok meraklanmaya başladım.”
“Merak etmeye başladın yani. Teknenin adını değiştirdik. Ailemizi kaybettiğimiz o günü hatırlamak için ‘O Gün’ diye düşündük. Nasıl? Sen de beğendin mi?”
“Çok güzel. Ne kadar gerçek. Kim buldu, sen mi?”
“Hayır. Babamın aklına gelmiş. Önce bana söyledi. Şayet Sabih babalar da onaylarsa ismi böyle olacak.”
“Ama çok güzel. Tabii ki onlar da çok beğenirler. Sen kahvaltı ettin mi?”
“Hayır. Ben telefonla uyandım. Hadi mutfağa gidelim, Hacer teyze hazırlamıştır bile.”
“Nerede kaldınız çocuklar? Geliyorsunuz diye çayı koyuyordum. İyi ki koymamışım, buz gibi olacaktı.”
“Geldik Hacer teyze.”
Saat 11.00’e doğru Ekim evden çıktı. Otobüsler bu saatte nispeten tenhaydı. Geçip yerine oturduğu anda ihmâl ettiği ehliyeti aklına geldi. Dönüşte uğramaya karar verdi.
*
“Ooo hoş geldin kaçak. Biz de merak etmeye başlamıştık. Yoksa bizi bıraktı mı diyorduk?”
“Merhaba. Tabii ki bırakmadım ama torpilli bir izin yaptığım da gün gibi aşikâr.”
“Oh valla ne güzel.”
“Kıskanmayalım. Unutmayın ki ben daha çömezim. İlerde tabii ki benim de böyle bir hakkım olmayacak.”
“Aferin kızıma. Çömez mömez bak kendini nasıl müdafaa ediyor.”
“Ben Mümtaz Bey’le görüşeyim hemen geliyorum.”
Mümtaz Bey odasındaydı ve müsaitti.
“Günaydın efendim. Vaktiniz varsa sizinle konuşmak istiyordum.”
“Gel kızım, gel. Geçen gün gelmişsin ama görüşemedik. Ben de seni merak ediyordum. Nasıl her şey yolunda mı? Önce ne içersin söyle bakalım.”
“Çay alsam.”
“Kızım 2 çay söyle bize. Telefon da bağlama.”
Mümtaz Bey telefonu kapatıp, merakla Ekim’e döndü.
“Hoş geldin kızım. Amerika geziniz nasıl geçti?”
“Çok güzeldi. Bana anlayış gösterip izin verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Sizin fazla vaktinizi almak istemiyorum.”
“Hayır kızım. Vaktimi alabilirsin. Ben çok merak ediyorum. Tahir şöylece bir bahsetti ve esas hikâyeyi senin anlatmanı istedi. Ve ben merakla bekliyorum.”
Ekim olayı en başından başlayarak Mümtaz Bey’e anlatmaya başladı. Büyük bir dikkatle kendisini dinleyen Mümtaz Bey’in bir ara gözlerinin yaşardığını gören Ekim kendisinin de ağlamakta olduğunu fark edip durdu.
“Ekim, kızım iyi misin?”
“İyiyim efendim. Bütün gerçeği size anlatırken ben de etkilendim. Tuhaf oldum.”
“Kızım, başına gelen pek öyle kolayca hazmedip geçiştirilecek bir olay değil. Sen 18 yaşında ikizinle tanışıyorsun. Herhalde aileni de çok merak ediyorsundur.”
“İşte orada çok kararsızım. Daha doğrusu, annem babam bana bu olayı 12 yaşında anlattıklarında gerçek ailemi hiç merak etmedim. Ve ikizimi tanıyana kadar da onları aklıma getirdiğimde adeta bir panik içinde kafamdan bu düşünceleri uzaklaştırıyordum ama şimdi öyle düşünmüyorum. Çok merak etmeye başladım. Ama hiçbir bilgi olmadan bunu nasıl yapabiliriz bilmiyorum. Babam profesyonel bir yardım alırsak bunun daha kolay olacağını söylemişti. Biliyorsunuz babamlar seyahatte, onlar gelir gelmez bu konuyu konuşmak istiyorum.”
“Bak Ekim, biliyorsun bizim çalıştığımız, araştırma yapan şirketler var. Onlardan yardım alabiliriz. Ben elimden gelen her türlü yardımı yapmaya hazırım. Bilirsin seni çok severim. Baban senin hukuk tahsili yapmak istediğini söylediği andan itibaren, seni burada yanımda görmeyi istedim. Sağ olsun Tahir de buna olumlu yaklaştı.”
“Anlayamadım. Ben buraya babam sayesinde kabul edildiğimi zannediyordum.”
“Tabii ki Tahir’in kızı olman önemli ama bilmem sen hatırlar mısın? Biz eskiden daha sık görüşürdük. Ve biz seni daha o zamanlardan çok severdik. Hatta eşim büyüyünce Ekim’i oğluma alacağım derdi de sen çok kızardın.”
“Ama sizin oğlunuz yok ki. Değil mi?”
“İyi ya. İşin ilginç tarafı da bu. Sen hiç sizin oğlunuz yok ki demez. Bu şakaya çok kızardın.”
“Beni utandırıyorsunuz.”
“Asla. Neyse, aslında bütün bunlar güzel olaylar. Neticede şimdi kalabalık bir aile oldunuz. Tabii işin mizahi yönü de yok değil. İki kardeş var ama aileleri farklı. Ve ailelerin kızlarının ikizi var ama kızları değil. Bence bundan güzel bir senaryo çıkar. İkizin de sana benziyor mu? Bazen hiç benzemiyorlar.”
“Çok benziyoruz. Öyle ki ayırt etmek bir hayli zor. Neyse ben daha fazla vaktinizi almak istemiyorum.”
“Hiç öyle düşünme kızım. Ne zaman konuşmak istersen ben buradayım. Söylediklerimi de unutma. Bu arada işe gelmek için acele etme. Senin şu anki ruh karmaşanı anlayabilmek bile zor. Ailenle bu günlerini geçir. Kendini hazır hissettiğin zaman gelirsin. Zaten senin usta da yıllık iznine çıktı. Onun için hiç dert etme.”
“Çok teşekkür ederim.”
“Annene ve Tahir’e çok selam söyle. Şu günlerinizi bir atlatın da bir akşam hep beraber bir yerlere gidelim.”
“Peki efendim. Bana zaman ayırdığınız için tekrar teşekkür ederim.”
Ekim ofisten çıkıp, Taksim’e doğru yürüdü.
Hava güzeldi. Sıcak olmasına rağmen tatlı bir meltem, insanın yüzünü okşuyordu adeta. Yolun kenarında bir kalabalık toplanmıştı. Çok güzel bir şarkı da esen rüzgâr gibi insanı sarıp sarmalıyordu. Ekim dayanamayıp oraya doğru yürüdü. Genç bir ikili şarkı söylüyordu ama gerçekten çok güzel söylüyorlardı ve kalabalık anbean daha çoğalıyordu. Orada bir süre oyalanan Ekim, yerdeki hasır şapkanın içine, kendisini bu kadar mutlu hissettiren gençleri mutlu edebilecek bir miktarda para bırakıp yoluna devam etti.
Sınavları kazandığı hâlde bir türlü almadığı ehliyetini almak için yolunu değiştirdi ve hazır olan ehliyetini aldı. Artık ehliyetli bir sürücüydü. Belki biraz alıştırma yapması gerekecekti ama bu işi Gürkan’ın büyük bir memnuniyetle üstleneceğinden emindi. Gerçi şimdi tekne telaşı vardı ama babası bir an önce arabayı almak isteyecekti, otobüsle işe gidip gelmesinden pek hoşlanmadıklarını çok iyi biliyordu.
Meydandaki çiçekçilerden kocaman bir buket alıp taksiye bindi. Sevin’in evde sıkılmış olabileceğini düşünerek taksiye binmişti. Farkında olmadan ikizini düşünmeye başladı. Sevin’in yüzüne bakınca, onun bire bir kendisiyle aynı olduğunu düşünüyordu ama o çok farklıydı ve Ekim her gün yeni bir yönünü öğreniyordu kardeşinin. Bazı yönlerine hoşgörüyle bakmaya çalışsa da genelde şaşırtıyordu kendisini. Ama tuhaf bir şekilde ona kızamadığının da farkındaydı. Ona sanki küçük kardeşiymiş gibi geliyordu. Onu korumak, himaye etmek istiyordu. Farkında olmadan gülümsediğini fark etti. Evin önüne geldiğinde Sevin’in balkonda etrafı seyrettiğini gördü. Kendisini görmemişti. Koşarak karşıya geçip merdivenleri çıktı. Hacer Hanım kapıyı açtı. Sevin kapının sesini de duymamıştı.
“Hey merhaba, ben geldim.”
“Oh nihayet. Çok merak ettim. Galiba geç geldin.”
“Yok geç kalmadım. Ehliyetimi almak için uğradım. Biraz da onun için geciktim.”
“Çok güzel. Tahir baba sana araba alır mı?”
“Evet alacak. Zaten hevesle ehliyetimi almamı bekliyor.”
“Ne araba isteyeceksin sen?”
“Ben Woksvagen istiyorum. Önce rahatça araba kullanabilmeyi istiyorum.”
“Neden yeni bir araba istemiyorsun? Nasıl olsa kullanacaksın.”
“Yok ben öyle istiyorum. Eğer arabaya bir zarar verirsem fazla üzülmem diye düşünüyorum. Yeni bir arabaya kıyamam. Daha sonra bakarız.”
“Ben de ehliyet alacağım ama hangi arabayı istediğimi babama söyledim bile.”
“Ne istediğini sormaya korkuyorum.”
“Neden?”
“Senin çılgın bir şey isteyeceğini tahmin etmek zor değil.”
“Yok öyle değil. Küçük spor bir araba istedim.”
“Çok iyi. Senin çok hoşuna gidecek bir haberim var. Ben tatile devam ediyorum. Yani daha işe başlamıyorum.”
Sevin çığlık atarak ayağa kalkıp Ekim’e sarıldı.
“Çok sevindim. Ben yalnız çok sıkıldım. Ay ne kadar güzel. Hem belki tekneyle de gezeriz.”
“Bu akşam için de ilginç bir program düşündüm. Önce Gürkan’a telefon edeyim. Bakalım ne diyecek. Sonra sen Tarık’ı ararsın.”
*
“Canım, merhaba.”
“Merhaba. Ben de merak etmeye başlamıştım. Elimdeki işi bitirip ben arayacaktım. Hayrola, bu saate kadar aramadın.”
“Haklısın Gürkan ama evde değildim. İşyerime gittim. Biz Amerika’ya gitmeden önce babam ofise gelip patrona durumu biraz çıtlatmıştı ama benim konuşmam gerektiğini söylemişti. Biliyorsun Mümtaz Bey babamın çok eski ve çok iyi bir arkadaşı. Onun için kendisine benden bahsetmek istemişti ama söylediğim gibi konuyu benim konuşmamın daha doğru olacağını söylemişti ve ben ancak bugün görüşebildim.”
“Nasıl geçti?”
“O çok tontondur, benim için patron değil de babamın çok değer verdiği ve sevdiği bir arkadaşıdır ama bugün açıkça kendisi de beni çok sevdiğini ve benimle ilgili çok iyi fikirleri olduğunu söyledi. Ve en güzeli de misafirler gidene kadar tatile devam.”
“Oh ne iyi. Kıskanmadım dersem yalan olur. Sen nasılsın, iyi misin?”
“Çok iyiyim. Sen ne yaptın? Bugün görüşmelerin vardı.”
“Sorun yok. Bu aylardır süren bir işin finaliydi. Bu nedenle öğlen yemeğe çıktık. Yani anlayacağın bir kutlama yaptık. Ve bu işte, benim epey çabam olduğu için ayrıca teşekkür aldım.”
“Ooo tebrikler. Sen bu gidişle o şirkette kalacaksın gibi geliyor bana, haksız mıyım?”
“Aslında fena da olmaz. Yeni bir yere girip kendimi göstermek için harcayacağım çaba ve zamanda, burada daha başarılı olacağım kesin. Ama tabii bunun için uygun şartlar lazım. Ayrıca burada çalışmam bizim daha çabuk evlenmemize de yarar diye düşünüyorum. Hem bütün mobilyalarımızı da şirketten ayarlayabilirim. Tabii bu çok hesaplı olur.”
“Evet sizin firmanın ürünleri çok güzel ama hayli pahalı. Çok modern ve kullanışlı.”
“Seninle bunları konuşmak çok hoşuma gidiyor sanki hemen evlenecekmişiz gibi. Oysa of of.”
“Yapma Gürkan. Bu günlerimiz de çok güzel. Ben seni özlemeyi seviyorum.”
“Bense kokunu yanımda duymak, sana dokunmak istiyorum.”
“Ben sana parfüm şişemi vereyim, aklına ben geldikçe koklarsın.”
“Sen neyi kastettiğimi çok iyi biliyorsun. Bazen seni yanımda görüyorum rüyamda, sabah kalkıp seni arıyorum adeta. O zaman burnumda tütüyorsun aşkım. Seni bu kadar severken uzak olmak zor geliyor bana. Ama daha bunun bir de askerliği var.”
“Canım benim ya, neler düşünüyor. İnşallah ilerde benden bıkmazsın.”
“Asla. Ama sen benden bıkarsan ne yaparım bilemiyorum.”
“Ben hiç de ayran gönüllü değilimdir, merak etme.”
“O da ne demek öyle?”
“Bu Hacer teyzenin sık sık söylediği bir şeydir. Böyle bir şeyden hemen bıkan, vazgeçenlere ayran gönüllü der.”
“Harikaymış valla. Eee bu akşam için program yaptın mı?”
“Gürkancığım ben diyorum ki bu akşam ya Çiçek Pasajı’na gidelim ya da Kumkapı’ya. Ben de oralara daha önce gitmedim. Bir arkadaşım anlatmıştı. Alman misafirleri varmış, değişiklik olsun diye Kumkapı’ya gitmişler, acayip eğlenmişler. Müzisyenler falan geliyormuş, çok neşeli oluyormuş. Ne dersin?”
“Bence ikisi de harika fikir. Çiçek Pasajı da çok güzel. Ben daha önce arkadaşlarla birkaç kere gitmiştim. Çok değişik bir ortam oluyor. Hele bir seferinde müşterilerden bir çocuk gitar çalıp şarkı söylemişti, çok güzel bir akşam geçirmiştik.”
“Oh oh. Yanında kim vardı acaba?”
“Kimse yoktu canım senin kastettiğin manada. Erkek erkeğe gitmiştik biz. Ama seninle gitmeyi çok isterim. Tarık’la konuştunuz mu?”
“Hayır. Ben sana sormak istedim.”
“Tamam o zaman. Demek ki ikisinden birine gideceğiz. Ben kaçabilirsem erken gelmeye çalışacağım.”
“Çok sevinirim. Hadi kapatıyorum seni hayli meşgul ettim. Öpüyorum.”
“Gerçekten mi?”
“Gürkan, çok fenasın.”
“Kızma. Ben de seni öpüyorum ama ta yürekten, sımsıkı.”
Ekim kızardığını hissetti. Gürkan’ın böyle şakaları hem çok hoşuna gidiyor ama bir o kadar da utandırıyordu. Bazen kendine kızıyordu. Hâlâ çocukça düşündüğünü biliyor ama böyle kızarmasına ve utanmasına da engel olamıyordu. Gürkan’ın belki de rastgele söylediği bu sözlerle ayakları yerden kesiliyor, kalbi çılgınca çarpıyor ve buna engel olamıyordu. Bu duyguyu anlatmak zordu ama bu çarpıntı hoşuna gidiyordu.
*
İkisi de hazırlanmış Gürkan’la Tarık’ın gelmesini bekliyorlardı balkonda. Her zaman olduğu gibi kalabalıktı.
“Eve gidince burayı çok özleyeceğim.”
“Çok haklısın. İnsanda alışkanlık yapıyor buralar. Sen de sık sık gelirsin.”
Tam o sırada telefon çalmaya başladı.
“Büyük ihtimal annemler arıyordur.”
*
“Kızım, nasılsın?”
“Anneciğim; biz iyiyiz. Siz döndünüz mü tekneden, nasıl geçti geziniz?”
“Şimdi otele geldik. Çok yorulduk ama değdi doğrusu. Çok güzeldi her yer. Bol bol denize girdik. Teknede yemek yedik. Çok değişikti. Bir sürü yerde durup, yüzmek için mola veriyorlar.”
“Çok güzel. Marmaris turu yaptınız mı?”
“Yok. Bayağı yorulduk ve geç oldu. Ama yarın mutlaka dolaşmak istiyorum. Sonra da belki döneriz, diye düşünüyorum. Seni çok özledik. Sevin, Hacer Hanım iyiler mi? Çok selam söyle. Sevin şimdi annem beni neden istemedi diye düşünebilir, söyle onlarla beraber değiliz ben odadan arıyorum.”
“Onun da telefonu çaldı. Belki annesi arıyordur.”
Gerçekten arayan annesiydi. Sevin’in yüzünden de anlamak mümkündü.
“Evet anneciğim, Seher anne arıyor Sevin’i. Babam iyi mi? Gerçi sabahleyin konuştuk ama… Çok öpüyorum ikinizi de. Çok özledim. Doğrusu dönmenize çok sevineceğim.”
“Canım kızım. Hadi ben kapatıyorum Çok öptük yavrum.”
Tarık erken geldi. Gürkan gelene kadar balkonda çay içip sohbet ettiler. Tarık sürekli Sevin gidince çok üzüleceğini vurguluyordu.
“Kararsızım daha anneme babama bahsetmedim ama Amerika’ya gitme fikri yavaş yavaş aklıma yatmaya başladı.”
“Gerçekten mi?”
Sevin sevinçle oturduğu yerden fırlayıp Tarık’ın boynuna sarıldı.
“Dur dur bir dakika. Böyle söylüyorum ama annemin babamın söyleyecekleri benim için çok önemli. Ve büyük bir olasılıkla annem bu konuya karşı çıkacaktır. Eğer ikisinin de onayını almazsam gitsem bile içimde bir burukluk olur ki bunu kaldıramam ve kalbim Amerika dese de burada kalırım gibi geliyor.”
“Ama daha önce annen senin gitmeni istemiş.”
Tarık gülerek Ekim’e döndü.
“Bakıyorum hakkımda dedikodu yapılmış.”
“Ekim’e bakma. Ben onu senin hakkında bilmek istediklerim için zorluyorum. Ben sordum.”
“Yo kızmıyorum. Senin benimle bu şekilde ilgilenmen benim hoşuma gidiyor aslında. Evet annem bir zamanlar İstanbul dışında herhangi bir yere gitmemi istiyordu ama bu konuyu bildiğine göre nedenini de biliyorsundur. Şimdi durum çok farklı. Ama seni sevdiğini biliyorum. Bunun için biraz umutlanabilirim, diye düşünüyorum.”
“Ama bu harika olur.”
“Yalnız bir durum daha var. Ben şu anda talebe olduğum hâlde bayağı iyi bir konumdayım. Buradan gidersem bunların hepsi yarım kalacak. Belki biliyorsun Ekim, çektiğim bir reklamla şirket ödül kazandı. Ve bu reklam yurt dışında bir yarışmada da mansiyon kazandı.”
“Evet. Televizyonda görmüştüm. Tabii ben bu konuda bir şey söyleyemem ama orada da karşına çok güzel teklifler çıkabilir ve bu da buraya döndüğünde sana iyi bir dönüş sağlamaz mı?”
“Ya dedim ya kafamda bir sürü sorular var. Hem bakarsınız Sevin buraya gelir. Daha güzel olmaz mı?”
“Ama benim annem babam? Nasıl bırakırım onları? Onlar ben konsere gittiğim zamanlarda bile üzülüyorlar. Beni bırakmaları çok zor. Ben de onlardan ayrı kalmak istemiyorum. Ama senden de ayrı olmak istemiyorum. Ben sana çok alıştım.”
Çalan zilin sesiyle, Ekim hemen ayağa fırladı. Gelen Gürkan’dı.
“Bir tanem hoş geldin. Erken geleceğini söylemiştin, gözlerim yollarda kaldı. Bir şey olmadı değil mi?”
“Yok ters bir şey yok. Tam çıkıyordum, fakülteden bir arkadaş, bizim oralarda işleri varmış babasıyla bana uğradı. Ya gelen bir erkek arkadaş olsa onu çok çabuk sepetlerdim de…”
“Eeee, gelen bayan arkadaş olunca söyleyemedin mi beklendiğini, acelen olduğunu?”
“Öyle değil mesele. Bu gelen arkadaşın babasının, inşaatı devam eden çok büyük bir alışveriş merkezi var. Oradaki birçok mağazanın işlerini yaptırmak üzere bizim rakip firmalardan biriyle görüşmeye gitmişler. Oradan çıkarken Elif babasına benden, daha doğrusu çalıştığım şirketten söz etmiş. Babası da vakit hayli daraldı gel bir uğrayalım, belki görüşebiliriz demiş ve öylesine gelmişler. Bu durumda onları patronla tanıştırdım ve bir ön görüşme yapmak zorunda kaldık. Çok da iyi oldu. Büyük bir olasılıkla işi bize verecekler.”
“E, iyi bari. Geç kaldın ama bir işe yaramış.”
“Evet. Nereye gidiyoruz? Eğer Kumkapı’ya gideceksek şimdiden yola çıksak iyi olur.”
“Ne güzel düşünce. Daha önce hiç gitmedim. Ama epey duydum. Haydi kalkalım.”
Yollarda epey oyalandıktan sonra nihayet Kumkapı’ya ulaştılar. Alkol alabileceklerini düşünerek taksiyle gelmişlerdi. Sahilde arabadan inip yürüyerek restoranların olduğu sokağa geldiler.
-“Ne kadar ilginç. Baştan başa restoran ve hemen hemen her yer dolu. Hem de çoğu yabancı.”
“Baksanıza ne kadar merakla bakınıyorlar sağa sola. Her şey ilginç geliyordur tabii.”
“Büyük bir ihtimalle gün boyu bu civarlarda gezmişlerdir. Bilmeyenler için çevreyi düşünsenize. Eminönü, Kapalıçarşı, Sultanahmet, Topkapı Sarayı, Yerebatan Sarnıcı. Ne bileyim ilk aklıma gelenler bunlar.”
“Müthiş gerçekten. Ben çocukken annemler beni ilk defa Gülhane Parkı’na getirdiğinde çok küçüktüm. İşte oradan Topkapı Sarayı’ydı, Sultanahmet’ti derken ben o kadar yorulmuştum ki babam kucağında götürmüştü beni arabaya. Hadi buraya girelim.”
Girdikleri yer de kalabalıktı.
Şanslarına iptal olan bir rezerv masaya geçip oturdular. Restoranın duvarlarında, gelen meşhurların resimleri vardı. Anlaşılan burası hayli popüler bir yerdi.
“Sipariş vermeden önce bilgi alsak daha iyi olacak galiba.”
“Doğru. Direkt balık yemeyelim. Değişik mezeler vardır herhalde.”
Kendi aralarında böyle konuşurlarken yanlarına şef geldi.
“İyi akşamlar efendim. Hoş geldiniz. Sipariş verecek misiniz? Yoksa biraz düşünmek ister misiniz?”
“Biz buraya ilk kez geliyoruz. Önce bize tavsiye edebileceğiniz mezelerden istiyoruz. Balığı daha sonra seçeriz.”
“Tamam beyefendi, ben mezelerinizi getireyim ama siz balığı bir an önce seçseniz iyi olur. Zira bu akşam hayli kalabalığız. Sonra seçme şansınız olmayabilir.”
“Peki anladım. Tarık gel seçelim balığımızı.”
“Ben pek anlamam ama olur.”
Kısa bir süre sonra geri döndüler.
“Evet kızlar, balıklar harika. En güzeli de çok taze oluşları. Ne içiyorsunuz?”
“Ben şarap içmek istiyorum.”
“Ben de sana eşlik edeyim.”
“Ekim ben rakı alacağım canım, sen?”
“Ben de bir tek rakı alabilirim. Biliyorsun benim alkolle pek aram yok.”
“Biliyorum, benim de fazla düşkün olduğum söylenemez. Ama içki içilen bir masada içmeden oturmanın nasıl can sıkıcı olduğunu çok iyi biliyorum. Zaten ilk defa böyle bir arkadaş grubunda çok sıkıldığım için içtim. Şimdi de onlara katlanabilecek kadar içmeyi tercih ediyorum.”
“İçenleri öldürdünüz yani. Ben doğrusu güzel bir masada, güzel bir sohbet ortamında alkol almaktan hoşlanıyorum. Ama ölçüyü kaçıranlardan doğrusu pek hoşlandığım söylenemez.”
Ekim, Tarık’ın bu sözleriyle neyi kastettiğini anlamıştı. Magazin dergilerinde aşırı sarhoş kız arkadaşıyla çıkan resimleri o kadar çoktu ki. Gürkan zaten bilmiyordu, Sevin de anlayamamıştı.
Garson masaya bir sürü meze getirdi. Bunlar genelde deniz ürünleriydi. Hepsi de çok güzel görünüyordu.
“Efendim. Bizim hemen yan tarafta lakerda hazırlayan bir Esen abimiz var. Buraya devamlı gelenler bilirler ve içeri girmeden ona sipariş verirler. Çok nefis, başka yerde pek kolay bulamayacağınız lakerdayı kendi elleri ile yapar ve satar. Arzu ederseniz size de hazırlatalım.”
“Olur. Çok da iyi olur. Ben çok severim.”
“Ben de severim Gürkan. Babam bazen Kurtuluş’tan alıp getirir. Hatta bir de topik diye bir meze var ben bayılıyorum.”
“Merak etmeyin efendim. Saat biraz ilerlesin, topik satan hanım da gelir. Onun da tadına bakabilirsiniz.”
“Harika. Ben ikisinden de ilk kez yiyeceğim.”
“Tabii ben de.”
“Senin oralarda bunları bilmen mucize olurdu tatlım. Nasıl beğendin mi burayı?”
“Evet çok ilginç. Yiyecekler de çok güzel görünüyor.”
“Sevin, ben bu akşam ilk kadehimi senin için kaldırmak istiyorum. İyi ki seni tanıdım. Ve inanıyorum ki sen hayatımda çok şeyi değiştireceksin.”
“Çok tatlısın. Ben de seni tanıdığım için çok seviniyorum.”
“O zaman ben de kadehimi sevgilim için kaldırıyorum. Canım iyi ki hayatımdasın. Ayrıca ehliyetin için de kutlarım.”
“Bir tanem, sen de benim için çok değerlisin.”
Gürkan, Ekim’e doğru döndü ve gülerek kulağına eğildi; “İnan, bu Dünya’da senin için yapamayacağım hiçbir şey yok. Seni tanıdığım andan beri benim yaşam sebebim oldun.”
“Aşkım inan ben de seni çok seviyorum. Ve seni tanıdığım ve sevdiğim için çok mutluyum.”
Sonra birden ortalığı müzik sesi doldurdu. Klarnet, keman ve darbuka çalan 3 müzisyen girmişti içeri. Türk sanat müziğini, asalar arasında dolaşarak söylüyorlardı.
“Lakerdalarınız da geldi efendim, buyurun afiyet olsun.”
“Bakın bakalım beğenecek misiniz? Hımm çok başarılı, doğrusu helal olsun. Garsonun methettiği kadar varmış.”
“Çok lezzetli, değişik bir şey. Bu nedir Allah aşkına?”
“Bu çok zahmetli bir iş bildiğime göre. Esas torik balığı ile yapıyorlar ve galiba bu torik. Ama bulamadıklarında palamutla yaptıklarını duymuştum. Balığın içindeki bütün kanı ince süpürge çöpleriyle temizleyerek tuzlayıp yapıyorlar. Bence bu lezzet unutulmaması gereken bir şey ama babamın anlattığına göre, ancak geçmişten tadını bilenler arıyor bunu. Pek öyle yeni neslin bildiği bir şey değil.”
“Nefis bir meze olduğu kesin. Ben bundan sonra gittiğim yerlerde mutlaka soracağım, belki böylece unutulmaması için bir katkım olur.”
Onlar lakerda muhabbeti yaparken müzisyenler masa masa dolaşmaya başlamışlardı. Tabii sıra onlara da geldi.
“Beyim, sizin için çalmamızı istediğiniz bir parça varsa söyleyelim.”
“Siz çok güzel söylüyorsunuz. Devam edebilirsiniz, biz büyük bir zevkle dinliyoruz.”
“O zaman izin verirseniz, masadaki bu güzel iki bayan için biz bir şarkı söyleyelim.”
“Tabii, çok memnun oluruz.”
Ve “Kız Sen İstanbul’un Neresindensin?” isimli şarkıyı söylemeye başladılar.
O kadar profesyoneldiler ki şarkıyı, “Kızlar siz İstanbul’un neresindensiniz?” diye söylüyorlardı. Kalabalık kendi hallerinde yemeklerini yerken, bu şarkıyla birlikte herkesin dikkati masalarına çekilmişti. Sevin’in bilmemesi normaldi ama bu şarkıyı Ekim de bilmiyordu.
“Ne kadar güzel bir şarkı, bayıldım.”
“Ben çok iyi anlamadım ama çok güzel.”
“Eski bir şarkıdır sizlerin bilmemesi çok normal ama bu kadar güzel bayanları görünce içimizden geldi. Afiyet olsun.”
Gürkan hemen portföyünü çıkarıp bir miktar bahşiş verdi.
“Çok teşekkür ederiz.”
“Biz teşekkür ederiz beyim. Aklınıza gelen, dinlemek istediğiniz şarkı olursa haber verin hemen söyleriz. İyi eğlenceler.”
Ortalık bayağı ısınmışken içeri bir de dansöz girdi. Çok genç bir kızdı oynayan, çok da güzeldi.
“Tanrım, dansöz ne kadar küçük. Çok güzel oynuyor.”
“Gerçekten çok güzel.”
“Bak ben söylerim ‘Kız güzel’ diye ama sen asla.”
“Hayda! Korkarım sen benim tüm özgürlüğümü elimden alacaksın. Bak belki sen bilmezsin ama güzel bir ata sözümüz var bizim; güzele bakmak sevaptır.”
“Sadece bak o zaman, söyleme.”
“Tamam canım, yani bakmakta özgürüm, değil mi?”
Hepsi beraber gülmeye başladı.
Dansöz bütün masaları dolaşıyor ve turistleri mutlaka oynatıyordu. Oldukça komik dans edenler vardı ama bir Japon hanım ayağa kalkana kadar. Japon o kadar güzel oynuyordu ki dansöz kenara çekilip seyretmeye başladı. Birkaç dakika sonra oynayan hanım dansözün yanına giderek yüksek sesle ve de Türkçe olarak; “Beraber dans edelim. Ben çok ders aldım ama hiç başkalarına oynamadım, lütfen beni yalnız bırakmayın” dedi. Sonra ikisi beraber müthiş bir gösteri yaptılar. Öyle ki dansöze para takanların hemen hepsi Japon bayana da para taktılar. Zaten neredeyse restorandaki müşterilerin tamamı masalarının yanında oynuyordu. “Bravo” nidaları arasında dans sona erdi. Dans eden Japon hanım kendisine takılan bütün paraları dansöze verdi.
“Ne kadar güzel bir akşam oldu. Ama kız gerçekten çok güzeldi, değil mi Sevin?”
“Tarık! Biliyorum ben kızıcağım, onun için yapıyorsun ama gerçekten kızıyorum.”
“Kızınca daha güzel oluyorsun. Bak Ekim’in hiç sesi çıkmıyor. Halbuki Gürkan da seyretti.”
“Tarık, lütfen ortalığı karıştırma.”
“Yoo ben rahatsız olmam ama kalkıp kızın orasına burasına para sıkıştıran erkekler pek hoşuma gitmiyor.”
“O benim de hiç hoşuma gitmiyor. Laf aramızda bazıları maksatlı hareketler yapıyorlar ki o bana da çok çirkin geliyor.”
“Neyse sıkıldım, kapatalım şu konuyu. Annenler ne zaman gelecekler Ekim?”
“Çok kesin bir şey söylemediler ama 2 güne kadar gelirler, diye düşünüyorum.”
“O zaman yarın akşam da Çiçek Pasajı’na gidelim. Hatta önce, bir sinemanın son matinesini izleyelim, oradan da yemeğe geçelim. Benim yarın öğleden sonra kısa bir toplantım var, Tarık sen ne alemdesin?”
“Yarın bir çekime katılmam lazım, işim kaçta biter bilmiyorum ama eğer uzarsa telefon ederim, siz sinemaya gidersiniz ben daha sonra katılırım size.”
“Tamam anlaştık. Sevin sen hiç kokoreç yedin mi?”
“O ne Gürkan?”
“Tamam sana yarın akşam kokoreç yedirelim bakalım beğenecek misin? Ne olduğunu daha sonra söyleyelim.”
“Yok olmaz ben kardeşime bunu yapmam. Bilirse belki de yemez onun için önceden anlatalım.”
“Ama ben çok merak ettim şimdi. O kokan nedir?”
“Bak Sevinciğim. Kokoreç bir bağırsak yemeği. Yani hayvanın bağırsakları çok iyi temizleniyor ve sonra döner gibi ateşte kızartıp ince ince kıyıyorlar ve çeşitli baharatlarla genelde ekmek arası yeniyor. Ama yemin ederim tadı enfes.”
“Olur, ben değişik şeyler severim.”
“Harika valla. Ben çok merak ettim şimdi, bakalım beğenecek misin? Ben yerim ama laf olsun diye belki kırk yılda bir.”
“Nasıl yani, ne zaman yedin? Bir daha ne zaman yiyeceksin?”
Sevin gözlerini açmış pür dikkat Ekim’e bakıyordu. Onun ne demek istediğini anlayınca üçü birden gülmeye başladı. Bu sefer hayretle bakan Sevin’di.
“İlahi Sevinciğim. Bu da bir deyimdir, yani çok sık yemem, demek istedim. Ama bak gideceğimiz yerde, yemekler daha çok balık ağırlıklıdır ona göre. İstersen başka bir yere gidebiliriz.”
“Hayır hayır, oraya gidelim. Ben Çiçek Pasajı’nı İstanbul’a gelen bir okul arkadaşımdan duymuştum. Çok enteresan bir yer olduğunu anlatmıştı.”
Sonra birden herkesin birlikte bir şarkıyı söylediğini fark ettiler. Sevin’in dışında, onlar da ortama uydular. Bu arada topik satan hanımdan da topik alıp onun da tadına baktılar.
Yemekli, müzikli akşam epey uzun sürdü. Aldıkları alkolün etkisiyle kahkaha dolu bir akşam olmuştu. Geç saatte dışarı çıktılar, sahile doğru yürüdüler. Nefis bir yaz akşamıydı. Yol boyunca biraz yürüyüp taksiye bindiler.
*
Sevin eve girer girmez üstündekileri bile zorlukla çıkarıp yattı ve hemen uyudu.
Ekim usulca Hacer Hanım’ın odasının kapısını araladı. Hacer Hanım uyumamış onların dönüşünü beklemişti.
“Canımsın Hacer teyzeciğim. Niye bekledin bu saate kadar? bizim yüzümüzden uykusuz kaldın yine.”
“Siz yatağınıza yatmadan benim uyumam mümkün mü? Zaten benim dizim vardı, onu seyrettim. Bu arada annen de aradı ama sadece nasılsınız diye aramış, yemeğe gittiğinizi söyledim. Selam söyledi.”
“Hadi yatalım Hacer teyzeciğim. Sevin uykudan sürünerek eve geldi adeta, hemen soyunup yattı bile. İyi geceler canım.”
“İyi geceler benim düşünceli kızım.”
Sabahleyin uyanan Sevin, gözünde yaşları hissedip gördüğü rüyayı düşündüğü anda buz gibi oldu.
Hemen yataktan fırladı. Ekim mışıl mışıl uyuyordu. Sessizce odadan çıkıp balkona çıktı. Kendini öylesine mutsuz hissediyordu ki etraftaki güzel manzarayı bile görecek hâlde değildi. Başını, balkonun demirlerine dayadığı kollarının üstüne koyarak düşünmeye başladı.
Rüyası inanılmaz güzel başlamıştı. Gemiyle seyahat ediyorlardı Tarık’la birlikte. Çok güzel yerlerde geziyorlar, birlikte yüzüyorlar, kahkahalar atıyorlardı. Tarık tutkuyla sarılıp onsuz olamayacağını söylüyordu kulağına. Her limanda durup sarmaş dolaş şehri geziyorlardı. Çok ama çok mutluydular. Gemide herkes onlara bayılıyor, aşklarını konuşuyordu. Sonra bir adaya gidiyorlar ve Tarık orada bir kızı görünce her şey değişiyordu. Öyle ki hemen kararını verip orada kalmak istiyordu. Sevin ağlayıp yalvardıkça, ona duyduklarının aşk olduğunu zannettiğini ama gerçek aşkı şimdi bulduğunu söyleyip Sevin’in kendisini rahat bırakmasını istiyordu. Sevin gemiye dönüp kamarasına gittiğinde oranın simsiyah olduğunu görüp panikle uyanmıştı. Sanki rüya değil gerçekti, kendisini çok kötü hissediyordu.
“A kızım ne yapıyorsun burada? Neden bu kadar kötü görünüyorsun? Hasta mı oldun yoksa? Aman Allah’ım!”
“Yok Hacer teyze, iyiyim. Bir rüya gördüm, kendimi çok kötü hissediyorum.”
“Deli kız. Etrafa bir bak, her şey ne kadar güzel. O zaman kendini hemen iyi hissedersin.”
“Benim kendimi iyi hissetmem için Tarık’la konuşmam lazım.”
“Niye aramıyorsun o halde? O çoktan işe gitmiştir bile.”
“Harikasın Hacer teyze, bu benim hiç aklıma gelmedi.”
Hemen fırlayıp telefona koştu.
Büyük bir heyecanla numaraları çevirdi. Kendisine asırlar gelen bir süre boyunca telefon çaldı çaldı ama açılmadı. O kadar kötü hissediyordu ki daha fazla dayanamayıp odaya gidip Ekim’i uyandırmaya karar verdi.
Ekim hâlâ uyuyordu. Saçlarını okşayarak onu uyandırmaya çalıştı.
“Günaydın canım. Çok mu uyudum? Affedersin açlıktan öldün herhalde.”
“Hayır aç değilim. Seninle konuşmak için kalk diye beklemedim.”
Ekim merakla yatağında doğruldu.
“Hayrola Sevin, ne oldu? Ben uyurken kötü bir haber mi aldın yoksa?”
“Hayır öyle değil. Ben çok fena bir rüya gördüm. Seninle konuşmak iyi gelecek.”
“Hemen anlat o zaman.”
Sevin uzun uzun rüyasını anlattı. Sonunda da ağlamaya başladı.
“Sevin deli misin? Alt tarafı rüya. Neden hemen Tarık’ı aramadın?”
“Aradım ama açmadı.”
“Açmadı değil açamamıştır. Hatırlasana çekimde olacaktı. Büyük ihtimalle telefonu yanında bile değildir. Görünce o seni arar.”
“Haklısın. Ben unuttum söylediğini. Sadece çok korktum.”
“Sen acıkmadın mı? Ben çok acıktım. Hadi kahvaltıya gidelim.”
“Ekim karşıda simitçi var, ben oradan simit alsam öyle kahvaltı etsek.”
“Tamam, ben elimi yüzümü yıkayıp gelene kadar sen simitleri alıp gelirsin ama Hacer teyzeye söyle masayı hazırlamasın. Balkonda çay, kaşar ve simit partisi yaparız.”
“Tamam o zaman ben gidiyorum.”
Ekim çayları koydu. Peynirlerle birlikte balkona çıktığında Sevin de sıcacık simitlerle geldi.
“Hacer teyze sen de gel, her şey tamam.”
Hava tam bir yaz sabahı idi. Denizde tekneler gelip geçiyor, martılarsa onlardan kendi paylarına düşeni almak için teknelerin üzerlerinde uçuşuyorlardı.
Ekim mutlu bir şekilde kardeşine döndü.
“Sizin oralarda böyle güzel deniz, böyle güzel simitler var mı?”
Ona bu şekilde takılarak, ağzından bir kez daha onları çok özleyeceğine dair birkaç söz söyletmek amacıyla takılmak istemişti kardeşine ama onun o üzgün yüzünü görünce dayanamayıp yanına gitti.
“Canım, bir rüyanın seni bu kadar etkilemesine inanamıyorum. Tanımaya başladığımı sandığım Sevin’in bu kadar duygusal olabileceğini tahmin bile etmezdim doğrusu. Neden bir kez daha aramıyorsun Tarık’ı?”
“Hayır arayamam. Senin de söylediğin gibi aramak isterse kendisi arar.”
“Yürüyüşe çıkmayı ister misin?”
“Hayır. Ben biraz daha yatmak istiyorum.”
“Hadi Sevin. İstersen Nişantaşı veya Bağdat Caddesi’ne çıkalım. Belki biraz alışveriş senin keyfini yerine getirir.”
“Yok istemem ben. Ama yatmak istiyorum.”
“Tamam canım. Tarık evden ararsa hemen sana haber veririm.”
Daha Sevin odaya gidemeden telefon çaldı.
Sevin Ekim’den önce davranarak telefonu açtı. Ve inanılmaz bir şekilde değişime uğradı adeta. Biraz önceki iki büklüm duruşu değişti. Adeta bir sihirli değnekle dokunmuşlar gibi her zamanki deli kız geri geldi.
“Sevin, Tarık, adadan mı arıyor?”
“Tabii ki hayır. Saçmalama. Şey… Ekim çok affedersin, öyle demek istemedim. Ama haklısın saçmalayan bendim. Hayır aşkım, sana söylemiyorum. Sana neler olduğunu akşama anlatırım.”
Ekim, Hacer Teyze’yle kendisine çay koyup balkona çıktı.
“İnanılır gibi değil. Kardeşim fena halde âşık oldu bu çocuğa.”
“Bu çok güzel. Tarık da aynı şekilde aşıksa mesele yok. Yok öyle değilse çok fena şeyler olacak gibi görünüyor.”
“Merak etme, görünüşe göre bizim delikanlı da fena vuruldu. Amerika’ya gitmelere bile kalkıyor.”
“Aman Allah’ım. İnci Hanım ne yapar oğlu onları bırakıp oralara giderse.”
“Valla daha önce kızdan kurtulsun diye oğlunun dışarılara gitmesini çok istemişti. Belki de bu sefer oğlu çok sevdi diye yine ses çıkarmaz.”
“Neyse, bunları onlar düşünsünler artık.”
“Bak gençlere Hacer teyze, herhalde doğum günü kutlayacaklar, daha sabahın bu saatinde hepsi toplanıp gelmişler.”
“Eee serde gençlik var yavrum. Benim doğum günümü kutla bakalım, beni bu saatte sokaklara dökebilir misin?”
“Yapma Hacer teyze. Seni de duyan yüz yaşında falan zannedecek. Gerçekten senin doğum gününü kutlayalım bu sene. Hımm bugün ayın 18’i yani 3 gün sonra senin doğum günün. Hah tam da hafta sonuna geliyor, annemler de dönmüş olurlar. Eğer dönmezlerse onlar gelince kutlarız. Hep birer hediye ile geçirdik ama bu sene ben sana bir kutlama sözü veriyorum.”
“Yapma yavrum. Lütfen beni utandırma. Artık bizim doğum günü kutlayacak hâlimiz mi kalmış.”
“Neler oluyor? Ne kaçırdım?”
“Pazar günü Hacer teyzenin doğum günü, ona müthiş bir kutlama sözü veriyordum.”
“Ne güzel. Annemler de dönmüş olurlar herhalde o gün.”
“Dilerim. Ama dönmezlerse de onlar dönünce yaparız.”
“Sizin canınız bir kutlama istiyorsa, beni bahane etmeyin çocuklarım. Annenlerin dönüşünü kutlarız hep birlikte olur biter.”
“Oyun bozanlık yok Hacer teyze. Bu konu burada kapanmıştır.”
*
Marmaris’e geldiklerinden beri hayretler içinde kalmışlardı. Artık burası küçük bir kent olmuştu. Yıllar önce geldikleri, hayran oldukları küçük kasaba ile hiç ilgisi kalmamıştı. Dün yorgunluktan dolaşamamışlardı ama bugün büyük bir tur atmadan İstanbul’a dönmemeye kararlıydı Sermin Hanım.
“Hadi Tahirciğim uyan artık. Günaydın. Yorgunluktan uyuyup kalmışız. Eğer Seherler de uyandıysa kahvaltımızı edip Marmaris turuna çıkalım. Bakalım eskiden kalma yerler var mı? Daha doğrusu bizim bildiğimiz yerler var mı?”
“Günaydın Serminciğim. Hayrola benim bilmediğim bir şeyler mi arıyorsun buralarda?”
“Tabii ki hayır. Ama hiç de Marmaris’e gelmiş gibi hissedemiyorum kendimi. Onu için de görmek istiyorum. Mesela önce İçmeler’e gitmek istiyorum. Hatırlıyor musun, İçmeler deyince biz seninle uzak bir yere gideceğiz zannetmiştik. Çok şirin bir yerdi. Hep iki katlı küçük evler vardı. Ama kim bilir orası nasıl değişti.”
“Tamam hazırım. Hadi bakalım benim meraklı karım. Bakalım Sabihler aşağı inmişler mi?”
*
“Günaydın. Buradayız. Biz de meraklanmaya başlamıştık. Şimdi resepsiyona gidip aramayı düşünüyorduk.”
“Oh, günaydın, valla mışıl mışıl uyumuşuz. Sermin uyandırmasa daha da uyurdum. Nasılsınız? Dinlenebildiniz mi? Siz kahvaltınızı yaptınız mı?”
“Hayır sizi bekledik. Bu arada güzel birer sabah kahvesi içtik.”
“Afiyet olsun. Haydi o zaman. Alalım kahvaltımızı da enerji toplayalım. Anladığım kadarıyla Sermin bizi bol bol yürütecek bugün.”
“Çok da iyi olur. Evden çıktığımızdan beri besiye çekildik adeta.”
“Yanlış. Biz beslenmeye sizin evde başladık, burada devam ediyoruz. Onun için uzun yürüyüşler iyi gelecektir bize.”
Kaldıkları otelde yemek salonu, bütün Marmaris’i gören nefis bir terastaydı. Sabahları ayrı güzel, akşamları ise bir başka güzeldi. Etrafta başka Türk yoktu, tabii çalışanların dışında. Bir sürü ülkeden gelmiş değişik insanlar, adeta kahvaltılarına eşlik eden leziz bir meyve suyu gibi, manzarayı yudumluyorlardı.
“Doğrusu bizim evin manzarası da buradan aşağı kalmaz ama burayı ve akşamları rakının yanında meze bile aratmayan, bu manzarayı unutmak biraz zor olacak.”
“Aşk olsun Tahirciğim, teknemizi unutuyorsun. Daha kadehlerimizdeki rakı yerine, denizdeki yakamozlarla sarhoş olacağız.”
“Çok haklısın. Acaba teknemiz nerede. Ediz Kaptan pek bir yerde takılmam Kuşadası’nda bir gece kalırım. Çeşme’ye ise 1-2 saatliğine uğrarım demişti. Belki de biz gittiğimizde onlar varmış olurlar.”
“Keşke Tahirciğim. Belli etmiyorum ama bir an önce tekneyle geziye çıkma fikri beni bayağı heyecanlandırıyor.”
“Haklısın. Ben de hanımların yanında pek açık etmek istemiyorum ama neler neler hayal ediyorum inanamazsın. Neyse az kaldı artık.”
“Neye az kaldı Tahirciğim? Yoksa işini mi özledin?”
“Hayır Serminciğim. Tekneye kavuşmamıza az kaldı diye konuşuyorduk.”
Arabaya binip İçmeler’e gittiler.
“Ne kadar güzel buralar, değil mi Sabih?”
“Gerçekten çok güzel. Sanki Marmaris’ten ayrı bir yer gibi.”
Hava çok sıcaktı. Herkes denizdeydi. Burada da çalışanların dışında pek Türk görünmüyordu. İnsan kendini yabancı bir ülkede gibi hissediyordu. Arabalarını park edip sahil yoluna çıktılar.
“Bakın bu sahil yolu Marmaris’te marinaya kadar devam ediyormuş.”
“Ne kadar güzel.”
“Marmaris’e kadar yürüyemeyiz ama ilerde tepede güzel bir kafe varmış. Hadi oraya kadar gidelim. Yorulursak o kafede dinlenir geri döneriz.”
“A bakın kanal boyunca satış yerleri var. Bakalım hediyelik bir şeyler var mı?”
“Bak azizim. Benim hanımın radarları alışveriş yerini hiç kaçırmaz. Seherciğim, şimdi uğramayalım oraya. Dönüşte uğrarız. Aldıklarımızı boşuna taşımayalım.”
“Tamam canım. Mutlaka bir şeyler alacağımı biliyorsun, değil mi?”
“Bir an bile aksini düşünmedim. Senin elinden gelse de İstanbul’u olduğu gibi Amerika’ya taşıyabilsen, işte o zaman sen de ben de rahat edeceğiz.”
“Ülkenizi bu kadar özlerken oralarda nasıl yaşıyorsunuz? Şey yanlış anlamayın lütfen. Açıklamak zorunda da değilsiniz tabii.”
“Aşk olsun Serminciğim, biz artık bir aileyiz. Tabii ki her şeyi gayet rahat bir şekilde konuşabiliriz. Biz Amerika’ya giderken zaten pek kimsemiz yoktu geride bıraktığımız. Yalnızca birkaç uzak akraba. Sevin’e de kavuştuktan sonra dönmeyi hiç düşünmedik. Sohbet ederek yürüdükleri için fark etmeden hayli ilerlemişlerdi ki tepedeki kafeyi gördüler.
“Çok güzel bir yer. Hadi çıkıp oturalım. Soğuk bir şeyler içeriz bari. Bugün dünden de sıcak sanki.”
Hepsi birer soğuk içecek söylediler.
“Efendim, biz bu çerezi müşteriler isteyince veriyoruz ama görüyorum ki bizim güzel Marmaris’imiz sizi fena çarpmış. Meşrubatlarınızın yanında bu beldenin meşhur yer fıstığından ikram edelim size. Afiyet olsun.”
“Çok teşekkür ederiz delikanlı. Sağ ol.”
“Artık konuya devam edebilirim Sermin. Aslında önceleri Sevin nedeniyle orada olmamız daha emniyetli gibi gelmişti bize. Ama sonra oralara iyice alıştık. İşler de tahminimizden çok hızlı bir şekilde büyüdü. Artı o gurbet elde birçok yurttaşımıza iş verebilmek de hoşumuza gittiği için iyice yerleşik bir düzene geçtik. Ve arkası geldi. Belki buralarda bir bağımız olsaydı, bu kadar kolay yerleşemezdik oraya. Kızımız ise zaten buraları fazla bilmediği için hiç vatan hasreti çekmiyordu. Ama ne zaman Türkiye ile ilgili bir haber, bir görüntü görsek, o zaman, ikimizde çok duygulanıyor ama Sevin’e sezdirmemek için dile getirmiyoruz. Oysa artık sizler varsınız. Bakalım hayat bize neler hazırlayacak. Sevin ikizinden pek kolay ayrılamayacak gibi geliyor bana.”
“Peki Türkiye’ye dönüp, burada aynı işi yapmak mümkün olabilir mi acaba?”
“Valla Serminciğim, bunu hiç düşünmemiştim ama görünen o ki artık düşünmem gerek.”
“Tabii sizin oradaki şartları burada bulabilmeniz ne derece mümkün bilemem ama vallahi harika olurdu.”
“Ben Amerika’ya dönünce bu işi araştırmaya başlarım. İllaki aynı şeyi yapmam şart değil ama. Kim bilir belki aynı fabrikayı buraya taşıyabilirim. Belki pazarlama sorunum olur ama o zamanda gerek Tahir’den gerekse bizim delikanlılardan yardım isteriz artık.”
“Bana hiçbir şey söylemedin.”
“Canımsın. Benim kafam o kadar karışık ki tatilde senin de kafanı kurcalamasın diye sana pek hissettirmemeye çalışıyordum.”
“Ama bu benim kafamı karıştırmaz aksine beni çok sevindirir. Gene de çok zor değil mi?”
“Evet öyle görünüyor. Ancak araştıralım bakalım. İstanbul’da böyle büyük bir çiftliği nerede kurabiliriz.”
“Orası kolay Sabih. Hatta İstanbul’a gittiğimizde ben seni oralara götürürüm. Bak bakalım kafana uyacak mı?”
“Harika. Bu işe en çok kızlar sevinecekler. Ama ortada kesin bir şey olmadan onlara bir şey söylemeyelim.”
“Hadi bu güzel düşüncelerin şerefine içelim. Doğrusu fıstıklar da çok güzelmiş. Artık kalkalım mı?”
“İyi olur. Sermin bizi daha çok yerlere götürecek gibi görünüyor.”





1 Comment
İkizlerin macerası devam ediyor 😍