Yaşamın Sunduğu Mucizeler

Yaşamın Sunduğu Mucizeler | 5

29 Kasım 2021

Roman: | Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 5 | Yazan: Nimet Canbayraktar

 

İndeks

Yaşamın Sunduğu Mucizeler: Birinci Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: İkinci Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: Üçüncü Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: Dördüncü Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: Beşinci Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: Altıncı Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: Yedinci Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: Sekizinci Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: Dokuzuncu Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: Onuncu Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: On Birinci Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: On İkinci Bölüm

 
 
İkizler odalarına girdiklerinde Ekim acele üstünü değiştirip Gürkan’ı aradı.

“Tekrar merhaba sevgilim. Biz eve geleli yarım saat falan oluyor ama beraber oturduk biraz. Odaya şimdi çıktım ve hemen seni aradım. Nasılsın bir tanem? Sen uygun musun?”

“Uygunum problem yok. Nasıl geçti akşam?”

“Çok güzeldi. Aynı İstanbul’daki tavernalar gibi. Oldukça büyük bir yerdi. Herkes çok eğlendi. Zaten müzisyenler çok profesyonel, masa masa gezip her dilden şarkılar söylüyorlar. Dolayısı ile atmosfer harika.”

“Çok sevindim. Benim güzel gözlü sevgilim. Daha yeni gittiniz ama ben seni çok özledim. Bazen çok kötü oluyorum, gelince seninle uzun saatler süreceğini umduğum gezilerimizi düşünüp teselli buluyorum.”

“Hiç merak etme. Ben de seni çok özledim ve seni mesai saatleri dışında hiç yalnız bırakmayacağıma söz veriyorum. Biz seninle tanışmasaydık, sanırım bu ben olamazdım Gürkan. Bazen düşünüyorum da seninle yaşamaya başlamışım gibi hissediyorum.”

“İnan ben de öyle hissediyorum.”

“Gürkan görsen Sevin o kadar rahat bir kız ki anlatamam. Hani sen ikiz bebek konusunu söylemiştin ya, annem de bu akşam ‘İster misiniz ikiz çocuklarınız olsun’ dedi. Ben de sazan gibi atladım Gürkan da aynı şeyi söyledi diye, sonra da çok utandım, oradan kaçmak istedim ama Sevin gayet rahat konunun üzerine gidip ‘Ne güzel olur ikimiz de ikiz çocuk yapsak’ dedi.”

“Ama bir tanem bunda pek utanacak bir şey görmüyorum ki ben. Neticede büyüklerin en büyük hayali bizim evlenip çoluk çocuğa karışmamız değil mi? Annem de bana takılıyor, hadi bir an önce evlenin de torun sevelim diyor. Ne dersin hemen evlenelim mi?”

“Hayır Gürkan. Evli arkadaşlarımdan duyduğum kadarı ile aşkın yaşanan en güzel zamanları şimdi bizim yaşadığımız evreymiş. Onun için de ben mümkün olduğu kadar bu zamanın tadını çıkartmak istiyorum.”

“Çok zalimsin, halbuki ben sana daha yakın olmak, seninle uyanmak istiyorum.”

“Maalesef bunun için beklemen gerekecek.”

“Ne yapalım elimiz mahkûm, bekleyeceğiz.”

“Sevgilim artık kapatsam iyi olacak, benim sesimden Sevin’in pek uyuduğunu zannetmiyorum. Yarın görüşmek üzere öpüyorum.”

“Bende seni doya doya öpüyorum aşkım. İyi uyu ve rüyanda beni gör. Seni seviyorum.”

“Ben de seni seviyorum.”

Telefonu kapattığı anda Sevin’in kulaklarındaki kulaklıkları fark etti.

Kardeşi rahatsız etmemek için, kulaklarını müzikle doldurmuştu. Usulca sokulup kardeşinin kulaklıklarını çekti ve o anda Sevin’in uyuyup kaldığını gördü. Tam yavaşça üstünü örtüyordu ki kardeşi uyandı.

“Bitti mi telefon görüşmen?”

“Bitti canım haydi uyu. Uykunu açma.”

“Yok uyumak istemiyorum. Sana bir şey sormak istiyorum.”

“Aa hayırdır. Ne soracaksın ki?”

“Sen Tahir baba ve Sermin anneyle oturmaya devam mı edeceksin?”

“Nasıl yani?”

“Nasıl nasıl yani? Neden sen Gürkan’a taşınmıyorsun? Hem böyle hayat daha zevkli olmaz mı?”

“Çıldırdın mı? Böyle bir şey yapsam babam mahvolur.”

“Ne var bunda, siz zaten evlenmeyecek misiniz? Şimdiden beraber oturun.”

“Benim de birçok arkadaşım böyle şeyler yapıyor ama ben asla aileme böyle bir şey yaşatmam. Hem ben de böyle olmasını isterim, çok daha romantik.”

“Ben hiç de öyle düşünmüyorum. Sevgilim olduğunda onunla giderim.”

“Annenin babanın bu konuda ne düşündüklerini biliyor musun?”

“Benim düşündüğüm daha önemli, diye düşünüyorum. Böylece onu daha iyi tanırım.”

“Bunu beraber oturmadan da yapabilirsin. Neticede bir hayat boyu birlikte olmak için evleniyorsun, öncesinde böyle ayrı ama aşık, çok daha güzel. Hem ne bileyim çok daha romantik geliyor bana hem de daha duygusal.”

“Bence hiç de öyle değil. Ben sabahları sevgilimin kollarında uyanmak isterim.”

“Tamam, zaten evlendikten sonra hep öyle olacak. Ama şimdi bazen gözünü açtığında beni arıyor Gürkan. Bana rüyalarını anlatıyor, beni ne kadar özlediğini anlatıyor. Halbuki beraber olsak beni hiç özlemeyecek.”

“Tamam o zaman, sen hiç evlenme Gürkan hep seni özlesin.”

“O kadar da değil. Tabii ki evlenip ben de Gürkan’la güne başlamayı isterim ama daha sonra.”

“Sen öyle takıl kardeşim. Ben sevgilim olunca senin gibi yapmayacağım.”

“Bu konuda Seher anneyle, Sabih Baba ne yapacak çok merak ediyorum.”

“Onlar tabii ki bana uyacaklar.”

“Haydi artık uyuyalım, yarın uzun bir gün olacak.”

Sabahleyin Sevin’le Ekim aşağı indiklerinde herkes kalkmış onları bekliyordu. Hemen oturup kahvaltılarını ettiler.

“Bugün sizi fazla yormadan dolaştırmak istiyorum. Önce yolumuzun üstünde olan meşhur bir çiftliğe uğrayalım, diye düşünüyorum.”

“Aaa ne güzel düşünmüşsün Sabih. Dallas dizisini siz de seyrettiniz herhalde. O günlerden sonra Türkiye’den gelen bütün konuklar oraya gidiyorlar.”

“Tabii değişiklik olur. Doğrusu o zamanlar bayılırdık o çiftliğe. Sence de öyle değil mi Sermin?”

“Gerçekten hoş olur.”

Hepsi, her zaman olduğu gibi minibüse bindiler. Bugün sanki daha da sıcaktı ama arabanın kliması önceden çalıştırıldığı için içi serindi. Bugün kendilerini bir şoför gezdirecekti. Ahmet Bey çok uzun yıllardır Sabih Bey’in yanında çalışan bir vatandaşımızdı.

“Günaydın Ahmet Bey.”

“Günaydın efendim, hoş geldiniz. Dilerim sizi rahat ettiririz. Sevin Hanım’ın sizlere ne kadar değer verdiğini biliyorum. Lütfen bir isteğiniz olursa hemen bana iletin.”

“Sağol Ahmet Bey. Hadi bakalım yola çıkalım.”

Sevin bu sabah biraz tatsız kalkmıştı. Bunun nedenini kendisi de bilmiyordu. Sanki bir şeye üzülmüş gibi hissediyordu.

“Sevin senin neyin var, çok garip görünüyorsun. Hasta mısın?”

“Hayır değilim ama acayip mutsuzum, nedeni bilmiyorum.”

“Ben de çok mutsuz uyandım bu sabah ama ben sebebini biliyorum. Rüyamda Burhan babayla, Binay anneyi gördüm. Ben onlarla beraberdim ama çok kalabalık bir yere geldik ve ben, kalabalığın arasında onları kaybettim. Çok korkmuştum, onlara sesleniyordum ama beni beklemeyip gittiler. Çok küçüktüm ve çok korkmuştum ağlayarak uyandım. Garip şekilde hüzünlü uyandım.”

Ekim, kardeşinin tepkisini görmek için yan tarafına dönüp baktığında Sevin’in hayretle kendisine baktığını gördü.

“Ne oldu, niye bana öyle bakıyorsun?”

“Ama ben de onları gördüm, hatırlıyorum. Ben denize girmek istiyordum ama onlar beni bırakmıyorlardı. Sonra ben oynarken onlar beni bırakıp denize gittiler, beni almadılar. Ben çok ağladım ama beni duymadılar ve gittiler. Çok kızdım, çok da darıldım.”

“Yanıi kırıldın. Ne garip, ikimiz de aynı zamanda onları görmüşüz. Senin böyle kendini mutsuz hissetmenin sebebi de rüyan olmalı. Ben de çok kötü uyandım ama sonra sen hatırlatana kadar unuttum bile.”

İkisi de heyecanla gördüklerini ailelerine anlattılar.

“Hayırdır inşallah. Bence artık sizin mutlu birer hayatınız var, diye sizi bırakıp gitmişler onlar.”

“Canım karım benim, bence de öyle. Sizi artık rahat bırakmışlar demek ki.”

“Tahir’le Sermin doğru söylüyor. Esas ilginç olan ikinizin de aynı gece onları rüyanızda görmeniz.”

Ekim dönerek kardeşine sarıldı.

“Tanrı’ya şükürler olsun ki seni buldum. Şimdi inanıyorum ki sen olmasan benim hep bir tarafım eksik kalacaktı.”

“Ben de çok mutluyum ama senin nerenim ben, sen neden eksik olacaktın?”

“Öyle değil Sevinciğim, yani sen olmasan ben hep biraz buruk olacaktım galiba.”

“Evet şimdi anladım, ben de seninle çok daha mutluyum.”

Onlar böyle konuşurlarken meşhur çiftliğe gelmişlerdi. Arabadan indiler. Burası çok güzel ve çok büyüktü. Bahçesi bir park kadar güzeldi. Dizide seyrettikleri bir yeri gezmek onlara çok tuhaf geliyordu. Evin içini gezdiler, bahçeleri dolaştılar.

“Bence sizin çiftliğiniz buradan çok daha güzel. Hiç olmazsa orada JR. yok. Sımsıcak insanı kucaklayan sevginiz var.”

“Ben de Sermin’le aynı fikirdeyim. Bir evin güzel olabilmesi için içinde yaşayan insanlar daha önemli.”

“Teşekkür ederiz ama siz de bize vatanımızdan bir rüzgâr getirdiniz esas biz size teşekkür etmeliyiz.”

“Siz karşılıklı birbirinize iltifat yağdırın ama benim karnım acıkmaya başladı. Daha fazla burada kalmayalım, gidelim lütfen.”

“Haydi o zaman, Teksas’ın en güzel bonfilelerinden oluşan nefis bir yemek yedireceğim size.”

Gittikleri yer, Buffalo isimli, çok büyük iki salonun birleşmesiyle oluşmuş bir et restoranıydı.

İçerisi bir hayli kalabalıktı ama Sabih Bey onlara bu büyük salonun bahçesinde bir masa ayırtmıştı. Bahçe daha da güzeldi. Kocaman ağaçların gölgelediği bahçeye aralıklı olarak masalar yerleştirilmişti. İçerde gördükleri beyaz koltukların yerini bahçede rahat bambu koltuklar almıştı. Alçak bambu masaların üzerine servis açmışlardı. İnsan adeta kendini evinin bahçesinde hissediyordu. Yerler yemyeşil çimdi. Masaların arasında da değişik çiçekler vardı.

“Çok güzel bir yermiş burası. Ne iyi ettik de buraya geldik. Sen harikasın Sabihciğim. Ne zaman, nereye gidileceğini çok iyi bilirsin doğrusu.”

“Teşekkür ederim. Önemli olanın, rahat edebileceğimiz bir yer olması diye düşünmüştüm. Memnun olduğunuza sevindim.”

“Aslan baba. Yine iyisin.”

Derken bir şölen havasında yemekleri geldi masaya. Bonfileleri kocaman tabakları kadardı. Yanında da çukur kaselerde bol salata. Tabi ki bütün bunların yanında buz gibi içecekler. Anlaşılan hepsi çok acıkmıştı, ilk birkaç dakika kimsenin sesi çıkmadı.

“Hımm bu bir harika. Et de harika, salata da. Doğrusu uzun zamandır bu kadar güzel bir et yediğimi hatırlamıyorum.”

“Burası yani Buffalo, bizim müşterimiz. Yani yediğiniz etler bizim ürünlerimiz.”

“Ohh şimdi daha da büyük bir zevkle yiyebiliriz o zaman.”

“Tabii tabii daha dün gezdiğimiz yerlerde, canlı canlı gördüğümüz hayvanları şimdi yemek hiç de cazip gelmiyor.”

“Merak etme kardeşim, senin gördüğün hayvanlar daha orada. Onların masaya gelmesi için zaman lazım. Çünkü bir sürü şey lazım.”

“Yani bu hâle gelebilmesi için bir sürü işlemi var, demek istiyor Sevin.”

“Olsun. Ben vejetaryenlere hak veriyorum aslında. Benim iştahım kaçtı” dedi ama nefis etten yemeye devam etti. Burası insana huzur veren bir yerdi. Fonda da hafif hafif 50’li yılların melodileri çalıyordu.

“Aynı konuya döneceğim ama ikinizin aynı gece, benzer rüyaları görmeniz ne büyük rastlantı. Her hâlde ikiz kardeş olmak böyle bir şey.”

“Kim bilir, daha ne özelliklerimizi keşfedeceğiz. Mesela ben hayatımda ilk defa ata binmeme rağmen çok zevk aldım.”

“Onun için de şikâyet bile etmedin.”

“Etmedim evet. Yarın Sevin çalışırken yine ata binmek istiyorum tabii bir mahzuru yoksa.”

“Aşk olsun kızım o nasıl söz. Artık bindiğin at senin oldu, ne zaman istersen ona binebilirsin.”

“Peki, o atın bir adı var mı?”

“Hayır yok. Atlara genelde isim takma işi Sevin’indir. O at yeni geldi sayılır. Sevin de bu aralar sizin gelişinizle ilgili çok meşgul olduğu için ona bir isim takmadı. Bak ne söyleyeceğim, haydi o at senin olduğuna göre, adını da sen koy.”

“Ciddi mi? Tamam o zaman onun adı Şimşek olsun.”

“Ne güzel. Sen benimkinin adını bilmiyorsun ama ona uygun taktın ismi. Atımın adı Yıldırım.”

“Al işte. Bir örnek daha. Bu kızlarla yaşamak bayağı ilginç olacak dostum Tahir.”

“Ne güzel. Her an bir şey olabilir yani.”

Yemeklerinin üstüne, nefis birer dondurma yiyerek oradan ayrıldılar.

Teksas’ın alışveriş merkezi olan caddeye gittiler. Hiçbirinin alışveriş yapmak gibi bir niyeti olmadığı hâlde bir sürü mağazaya girip çıktılar. Bol bol parfüm aldılar. Ekim sevgilisine, onun ailesine ve Hacer Hanım’a hediyeler aldılar. Tahir Bey ofistekilere vermek üzere ufak ufak armağanlar aldı. Bunları arabaya bırakıp tekrar dolaşmaya başladıkları anda Dünyaca ünlü bir markanın önünden geçerken orada defile olduğunu gördüler.

“Keşke daha önce haberim olsaydı bu defileyi görmek isterdim.”

“Arzu ederseniz ben sağlayabilirim. Yeter ki başlamamış olsun.”

“Ciddi misiniz? Çok sevinirim.”

“Siz iki dakika oyalanın, ben bakayım.”

Sabih Bey böyle söyleyerek hemen mağazaya girdi. 10 dakika sonra elinde 4 davetiye ile geri geldi.

“Hanımlar, siz defile seyrederken biz de Tahir’le karşıdaki Pub’da biralarımızı içeriz. Siz işiniz bitince bizi orada bulursunuz.”

“İnanamıyorum, nasıl oldu bu iş?”

“Haydi ama vakit kaybetmeyin. Defile nerdeyse başlamak üzere.”

Dördü gülüşerek hemen mağazaya girdiler. Burası her katında değişik tarzların satıldığı çok şık bir mağazaydı. Hemen defilenin yapılacağı 4. kata çıktılar. Salon bayağı kalabalıktı. Onlara dört ilave koltuk koymuşlardı. Hemen yerlerine geçip oturdular.

Defile Dünyaca ünlü mankenlerin sunumu ile başladı.

Önce günlük kıyafetler, daha sonra çalışan kadınlar düşünülerek hazırlanmış bir koleksiyon, gece kıyafetleri ve gelinlikler olmak üzere gösteri tamamlandı. Hepsi pür dikkat seyrediyordu ama Sermin daha da büyük bir dikkatle izlemekte idi. Hepsi çok güzeldi.

“Beğendiniz mi çocuklar? Ben hayran kaldım. Keşke elimde kâğıt kalem olsaydı da bazı şeyleri not alabilseydim. Ama gerçekten çok beğendim.”

Onlar kendi aralarında konuşurlarken birinin telaşla kendilerine doğru geldiğini gördüler.

“Affedersiniz, Türkiye’den gelen konuklar sizler misiniz?”

“Evet biz Türküz.”

“Buyurun, ben size salona kadar eşlik edeyim.”

“Lütfen biz rahatsız etmeyelim. Çok teşekkür ederiz.”

“Lütfen efendim. Buyurun orada küçük bir kokteyl var, sizi de bekliyorlar.”

Hepsi birbirine baktı, gülüşerek gelen beyin peşine takıldılar. Büyük bir salonda toplanmış şık hanımlar ve beylerin olduğu tarafa doğru götürüldüler.

“Hoş geldiniz. Sizi burada görmek çok güzel. Öğrendiğimize göre siz de Türkiye’de aynı işi yapıyormuşsunuz.”

“Evet, çok teşekkür ederiz. Benim de kendi işyerim var. Defile çok güzeldi. Keşke daha önceden haberimiz olsaydı.”

“Nasıl beğendiniz mi?”

“Çok güzeldi, özellikle çalışan hanımlar için yapılmış modellere bayıldım.”

“Çok teşekkür ederiz. Aslında koleksiyonun sahibi sizinle tanışmak istedi ama maalesef defile biraz geç başladığı için geciktik, o da uçağını kaçırmamak için acele çıkmak zorunda kaldı ama 2 ay sonra İstanbul’da bir sunumu olduğunu söyledi. Sizinle mutlaka görüşmek istediğini, sizin için de uygun olursa İstanbul’daki sunuma da sizi davet etmek istediğini söylememi rica etti.”

“Tabii, çok memnun olurum. Ben size kartımı vereyim. Gelmeden önce beni ararlarsa çok sevinirim.”

Karşılıklı kartlarını alıp verdikten sonra biraz da hayretler içinde oradan ayrıldılar.

Yolun karşısındaki birahaneye, Tahir ve Sabih Bey’in yanına gittiler.

“Ooo.. Geldiniz mi? Nasıl geçti?”

“Çok güzeldi ama lütfen söyler misiniz, ne dediniz de biz öyle davetsiz falan içeri girebildik.”

“O da benim sırrım olsun.”

“Yok olmaz, ben meraktan çıldırırım. Zira içerde bayağı ciddi bir defile vardı. Öyle yoldan geçen birilerinin içeri girmesi pek mümkün değil doğrusu.”

“Sadece İstanbul’dan gelen misafirimizin, Türkiye’de çok tanınmış bir modacı olduğunu söyleyip tesadüfen karşılaştığımız bu defileye katılmalarının mümkün olup olamayacağını sordum. Bu gerçek değil mi?”

“İnanamıyorum size, onun için benimle İstanbul’da görüşmek istediler. Çok teşekkür ederiz, bizim için değişiklik oldu. Ben kendi adıma çok çok memnun oldum.”

“Bu arada bir şey söylemek istiyorum. Anneciğim sen defileyi beğendiğini söylüyorsun ama senin modellerinin hiçbiri onlardan aşağı değil, hatta bazı modellere bakıp ‘Annem olsa onu şöyle yapardı’ diye düşündüklerim bile oldu.”

“Tam da öyle Ekimciğim. Beni o kadar iyi tanıyorsun ki, bazı modeller bakıp ‘Bunu şöyle yapsalar daha güzel olurdu’ dediğim modeller oldu doğrusu.”

“Hanımlar size bira ikram edelim mi?”

“Ben içmem, bira bol kalorili bir içecek. Bunu söyleyen Ekim’e ilk tepki Sevin’den geldi.”

“Ben her şeyi yerim ama kilom böyle. Sen diyet yapıyor musun?”

“Hayır ama fazla abur cubur yemem. Dikkat ediyorum.”

“Tamam işte o nedenle de sen benden biraz daha incesin.”

“Haydi buradan çıkıp nefis pastaları olan bir yere gidelim. Harika böğürtlenli pasta var orda. Yarın çok ata bineceğim enerji lazım bana.”

“Yemek için her zaman bahane hazır ama haydi bugünün şerefine pastaları da yiyelim.”

Hep beraber çıkıp yol boyunca vitrinlere bakarak kafeye yürüdüler.

Kafenin de çok güzel bir bahçesi vardı. Burada da püskürtme şeklinde bir sistemle müşterileri serinlettikleri için çok hoş bir ortam vardı. Geçip oturdukları anda yan taraftaki kalabalık masadan birileri seslendi. Hepsi dönüp sesin geldiği tarafa baktılar. Seslenen genç bayan, uçakta tanıştıkları yeni evli bayandı.

“Ne güzel rastlantı. Nasılsınız?”

“Merhaba!”

“Oh merhaba, gerçekten de hoş oldu bu. Nasıl geçiyor tatiliniz?”

“Valla pek tatil yapmıyoruz, daha çok hasret gideriyoruz. Bu nedenle de gezmekten çok evde oturuyoruz desek daha doğru. Bugün de zorla çıkardılar dışarı. Sizin tatil nasıl geçiyor?”

“Bizim de sizden kalır yerimiz yok. Biz o gün pek bahsedememiştik ama biz yani ikizim ve ben ilk kez birlikte oluyoruz daha doğrusu birbirimizi yeni bulduğumuz için henüz birbirimizi tanımakla geçiyor günlerimiz ama hayatımızdan çok memnunuz.”

“Kızım Ekim. Arkadaşınızı neden çiftliğe davet etmiyorsunuz. Bol bol sohbet edersiniz.”

“Gerçekten şayet sizce de uygunsa, yarın biz yoğunuz ama öbür gün sizi çiftliğe bekleriz, çok da güzel olur.”

“Tamam, hep beraber geliriz ama biz hayli kalabalığız size zahmet vermeyelim.”

“Hayır, olur mu öyle şey. Gelirken mayolarınızı da getirin, güzel bir havuz partisi yapalım.”

“Ne güzel. O zaman adresi Sabih Baba versin size.”

“Tamam, ben size konum atarım.”

Adres işi de hallolduktan sonra masalarına yerleştiler.

“İşimiz gücümüz yemek oldu bu aralar ama inanın buranın pastası çok güzeldir.”

“İstanbul’a dönünce sıkı bir diyet görünüyor bize.”

“Aslında ben dondurma yemeyi istiyorum. Daha güzel geliyor bana.”

“Yani daha çok seviyorsun. Aslında ben de dondurmayı tercih ederim ama bu kadar methedilince yemek istedim.”

“Demek ki neymiş, kızlarımızın ikisi de dondurmayı pastaya tercih ediyorlarmış. Biz de bunu öğrendik.”

Pastalar yenip meyve suları içildiği halde derin bir sohbete dalıp zamanı unuttular.

Dışardaki sıcaktan sonra burada oturup serinlemek hepsine çok iyi gelmişti, kimsenin kalkmaya niyeti yoktu ama zamanları sınırlı olduğu için hep beraber kalktılar.

“Size benim okulu göstereyim. Zaten buraya yakın.”

Sevin’in okulunu çok sevdiği, onlara büyük bir coşkuyla etrafı gezdirip anlatmasından belli oluyordu. Tam o sırada okuldan bir grup genç çıktı, onlara doğru yürümeye başladı.

“Heyy siz burada ne yapıyorsunuz?”

“A merhaba, biz buradan geçiyorduk ama yanımdaki kuzenime okulu gezdirmek için içeri girdik, orada da Andrea Mariah’ı gördük. Sen ne yapıyorsun. Hey o kız kim? Sana ne kadar benziyor. Yoksa kardeşin mi?”

“Evet, gelin sizi tanıştırayım.”

“Anne, baba bunlar benim sınıf arkadaşlarım. Bunlar da benim kardeşim ve misafirlerimiz.”

“Merhaba çocuklar.”

Gençler dikkatle Ekim’e bakıyor ve ne kadar benzediklerine hayret edip aralarında şakalaşıyorlardı. Özellikle aralarından biri Sevin’e sarılıp onu öpmüş ve bir süre gözlerinin içine bakarak tekrar öpmüştü. Çok yakışıklı bir delikanlıydı. Zaten en çok ilgiyi de o göstermişti Ekim’e. Sonra Sevin’i arkadaşlarıyla bırakıp okulun muhteşem bahçesinde dolaştılar.

Sevin’in arkadaşları ile konuşması bitince yürümeye devam ettiler. Dolaşmaktan hepsi yorulmuştu zaten, daha fazla yürümek istemeyip arabalarına binerek yola çıktılar.

Sabahleyin erkenden iki kız kardeş ata binmek için hazırlandılar.

Evde herkes hareketli geçen bir günün ardından geç saatlere kadar oturdukları için olsa gerek hâlâ uyuyorlardı.

Mutfağa gidip birer bardak meyve sularını içerek atların yanına gitmek için arabaya bindiler.

“Ekim, hani dün benim arkadaşları gördük ya…”

“Evet, özellikle bir tanesi çok yakışıklıydı yani.”

“Doğru. İşte o benim eski sevgilimdi.”

“Ah tabii ya. Tahmin etmeliydim ama sen onun burada olmadığını söylemiştin.”

“Evet öyleydi ama o da gezi için gelmiş.”

“Peki ne oldu. Bir şeyler hissettin mi?”

“Hayır ya. Ben onu bitirmişim. Ama o beni unutmadığını söyledi. Tekrar görüşmek istedi.”

“Sen ne söyledin?”

“Türkiye’ye tatile gideceğimi, düşünmek istediğimi söyledim.”

“İşte bu kadar, bravo doğrusu.”

“Ne oldu? Anlayamadım.”

“Kızım çocuğu çok zarif bir şekilde şutlamışsın yani.”

“Ama gerçek bu. Senin dediğin gibi şutlamadım. Yine istedim. Belki fikrim değişir.”

“Tabii tabii. Sen hele bir İstanbul’a gel de.”

Ahırlara doğru gidip atlarına baktılar ama ikisi de orada yoktu. Bir personel koşarak gelip atların ön tarafta kendilerini beklediğini söyledi.

Oraya doğru gittiler, atları hazır onları bekliyordu.

Atların yanında tanımadığı bir erkeği gören Ekim, “Sevin o yakışıklı kim?” diye sordu.

“Ekimciğim, o benim hocam. Sordum bugün boşmuş, buraya sana yardımcı olmaya geldi. Çok rahat olacaksın gör bak.”

“Hımm. Seher annenin söylediği kadar varmış. Hocan çok yakışıklı.”

“O zaman ben de öyle düşünmüştüm ama şimdi bitti. Zaten onun sevgilisi var.”

“Merhaba Sevin. Ben seni görmeyeli çoğalmışsın bakıyorum.”

“Evet bir Sevin daha oldu. Tanıştırayım, kardeşim Ekim.”

“Çok memnun oldum. Dilerim siz de Sevin gibi her şeyden şikâyet etmezsiniz.”

“Yok korkma. O ilk defa uzun süre ata bindiği halde hiç şikâyet etmedi.”

“Merhaba, ben David.”

“Merhaba. Umarım sizi fazla yormam.”

“Böyle güzel bir bayan tarafından yorulmak bile çok güzel.”

Önce Ekim’in ata binmesine yardım edip ardından da kendisi beyaz bir ata bindi.

Sevin onları yalnız bırakıp çalışmalarına başladı.

“Ekim, önce yavaş yavaş dolaşalım. Siz ata, at da size bir alışsın. Siz de müzikle ilgili misiniz?”

“Yok hayır, ben sadece iyi bir dinleyiciyim.”

“Ama eminim sizin de birçok yeteneğiniz vardır. Siz de çok güzelsiniz.”

“Teşekkür ederim. Ben hukuk okuyorum.”

“Ooo korktum, o zaman çok ciddi olmam gerekiyor herhalde. Şakalar yaptığımda bana kızmazsınız, değil mi?”

“Tabii ki hayır.”

“Şimdi bu turları bırakıp, biraz daha geniş alanlarda dolaşmaya başlayalım. Ama önce sizin duruşunuzu düzeltmemiz lazım” derken atıyla Ekim’e iyice yaklaşarak ellerini uzattı, bir eliyle kolundan tutup diğer eliyle genç kızın sırtını okşar gibi yaparak onun dik durmasını sağladı. Elleri gereğinden fazla üzerinde kalmış gibi rahatsız oldu Ekim. Adamın dokunuşundan kurtulmak için dimdik oturmayı sürdürdü.

“Evet, işte böyle. Her zaman sırtımız dimdik olmak zorunda. Böylece atla daha iyi bütünleşirsiniz. Zaten çok güzel biniyorsunuz, hiç de yeni binici olduğunuz belli olmuyor.”

“Size öyle geliyor ama ben heyecandan ölüyorum.”

“Keşke o heyecanda biraz da benim payım olsaydı.”

Ekim gittikçe daha çok sinirleniyordu.

Adam bakışlarını bir an bile üzerinden ayırmıyordu. Ellerinin ısrarcı teması da onu çok rahatsız etmişti ama ‘Sevin’i üzmemek için idare etmeye çalışmalıyım’ diye düşündü.

“Sizin sevgiliniz de ata biniyor mu?”

“Oh evet, o da çok iyi bir biniciydi ama artık yok. Size rastlamak bu açıdan çok güzel bir şans oldu.”

“Bakın David. Bana yardımcı olmanızı Sevin istedi ama bu ısrarcı tavırlarınız devam ederse korkarım ben ata binmekten vazgeçeceğim.”

“Ooo görüyorum ki sizi rahatsız ettim. Ben sadece ilgilenmek istemiştim. Ama dozu kaçırdım galiba, affedersin. Kısa bir süre sessizce devam ettiler yürüyüşlerine, sonra David atını daha yakına getirdi ve

“Yeniden başlayalım. Ne dersiniz? Nasıl Teksas’ı beğendiniz mi?”

“Pek bir yer gördüğümüz söylenemez ama gördüğüm kadarı ile güzel bir şehir. Gene de ben İstanbul’u hiçbir şehirle kıyaslayamam bile.”

“Benim İstanbul’lu öğrencim var. Ondan biliyorum İstanbul çok güzel. O bana bazı resimler ve filmler göstermişti çok güzeldi.”

“Evet biz Boğaz’da oturuyoruz. Bana göre Dünya’nın en güzel manzarası orada.”

“Evet hatırlıyorum. Hatta deniz kenarında çok güzel yerler var. Hımm galiba Ortakköy’dü. Orası bana çok ilginç gelmişti. Tabi muhteşem yalılar da çok güzeldi.”

“Orası Ortakköy değil Ortaköy. Ve evet gerçekten görenin bir daha unutamayacağı kadar güzel bizim İstanbulumuz.”

“Ekim size yanlış yaklaştığım için çok özür dilerim. Sizin de iltifatlardan hoşlanan bir genç kız olacağınızı düşünmüştüm ama gördüğüm kadarı ile çok iyi yetişmiş bir genç kadınsınız. Lütfen o dakikaları unutalım ve sizinle çok iyi arkadaş olalım.”

“Tamam David. Böylesi daha güzel. Dilerim bir gün Türkiye’ye gelirsiniz. İstanbul’a gelirseniz sevgilimle size İstanbul’u gezdirmek çok hoşumuza gider.”

“Affettiğinizi söylüyorsunuz ama ders vermeye devam ediyorsunuz.”

“Yok hayır, çok samimi bir teklifti benimki.”

David çok iyi bir hocaydı yaptığı uyarılar ile Ekim’in daha rahat etmesini sağlamıştı bile.

Birlikte yavaş yavaş Sevin’in çalıştığı alana doğru ilerlediler. Sevin bir pistte çalışıyordu ve görüldüğü kadarı ile atını koşturuyordu.

“Sevin ata binerken çok zorlanmıştı ama şimdi hiç bıkmadan saatlerce geziyor.”

“Evet. Ne güzel burası çok uygun. Düşünüyorum da İstanbul’da bunun için özel olarak binicilik kulubüne veya geniş boş alanlar için şehirden hayli uzaklara gitmek gerekir. Halbuki burası farklı bir şehir.”

“Evet ama yalnızca buralar böyle, yoksa bizim de büyük şehirlerde pek ata binebilmemiz mümkün değil.”

“Tabii onu demek istemedim. Sadece sesli düşünmekti benimki.”

“Sevgiliniz de hukuk mu okuyor?”

“Hayır o işletme okudu. Çalışıyor, işleri de bir hayli yoğun.”

“Siz de çalışıyor musunuz?”

“Hayır ama babamın arkadaşının hukuk bürosunda staj yapıyorum.”

“Şimdi bana yine kızacaksınız ama sizin kadar güzel bir kızı mahkemelerde avukatlık yaparken düşünemiyorum ben. Siz ve Sevin daha çok kameralar önünde olmalısınız bence.”

“Yapmayın ne olur. Her eli yüzü düzgün olan kameralar karşısına geçse ortalık artistten, mankenden veya ne bileyim foto modelden geçilmez.”

“Yapmayın kendinizi bu kadar küçümsemeyin. Ben Sevin’e de söyledim. Sizinki çok değişik bir güzellik. İnsanı adeta esir ediyorsunuz. Keşke ressam olsaydım da sizleri resmedebilseydim.”

Ekim bir an kendini avukat cüppesiyle kameralar karşısında düşündü ve çok komik geldiği için gülümsedi.

“Ne söyledim ki şimdi gülüyorsunuz. Sizin tablonuzu hatta ikinizin tablosunu yapmak harika olurdu.”

“Oh hayır lütfen, size gülmedim. Sizin sözlerinizden sonra kendimi cüppeyle kameralar önünde hayâl ettim de o çok komik geldi.”

“Ya da mahkemede, hiç de uygun olmayan bir kıyafetle hâkimin karşısında savunma yaptığınızı düşünün.”

Bu sefer ikisi birlikte gülmeye başladı ama bu kadarla da kalmadı, Ekim’i türlü kılıklarla mahkemede ya da çok ciddi kılıklarla kamera karşısında hayâl edip gülmeye devam ettiler. Sinirleri boşaldığı için ikisi de kendisini tutamıyor kahkahalarla gülüyorlardı ki yanlarına Sevin geldi.

“Hey! Size ne oldu böyle, dakikalardır gülüyorsunuz.”

Ekim gözlerinden akan yaşları silerek neye güldüklerini Sevin’e anlattı. Bu sefer üçü beraber gülmeye başladılar.

Dakikalar sonra,

“İkinizin anlaşmasına çok sevindim.”

“Sen öyle zannet, neredeyse Ekim beni kovalıyordu ama sonra iyi anlaştık.”

“Nasıl yani?..”

“Boş ver. Ekim sonra sana benim densizliğimi anlatır. Nasıl geçti çalışmaların? Yarışlara da fazla kalmadı. Bu hafta sonuydu, değil mi?”

“Evet, bu hafta sonu ama atım bir harika, onun daha fazla yorulmasını istemiyorum.”

“Zaten yarın konuklarımız var.”

“Evet cumartesi günü bir kez daha çıkarırım atımı sonra gelsin şampiyonluk.”

“Görüyorsunuz değil mi Ekim? Kendisine ne kadar güveniyor ama ona başarıyı getirecek olan da bu inancı olacak.”

“Tabii güvenirim, benim hocamın kim olduğunu unuttun galiba.”

“Ekim, David’in sayamayacağı kadar ödülleri var, hiç bahsetti mi? Ama o başarılarını anlatmayı sevmez, kesin söylememiştir.”

“Valla David daha çok bana soru sordu, kendisi pek bir şey anlatmadı.”

“Ama biz çok iyi arkadaş olma kararı aldık, değil mi? Hatta İstanbul’a gidersem sevgilisiyle beni gezdirmeye bile söz verdi, hatta davet etti.”

“Ne kadar güzel olur hatta beraber gideriz. Belki başka şehirleri de gezeriz.”

“Zaman uygun olursa neden olmasın. Ben de çok istiyorum Gürkan’la da bununla ilgili hayâller kuruyoruz.”

Kendileri için hazırlanan masaya oturup taze yapılmış çöreklerle çaylarını içtiler.

“Bak ben bunu çok seviyorum. Ne zaman Sevin’le ata binsek sonunda muhteşem bir masa bizi bekliyor. Zaten akşam beşte çay ve yanında çörek ya da pasta yeme alışkanlığını da bu çiftlikte edindim. Annesi harika pasta, börek ve tabii yemek yapıyor Sevin’in.”

“Ooo o zaman bir gün Seher annenin yaptıklarından yemek şart oldu.”

“Ben Ekimlerle Türkiye’ye gidiyorum David.”

“Ne kadar güzel, çok kalacak mısın?”

“Bilmiyorum ama çok uzun kalamam. Bazı konserlerimiz var, tarihler henüz kesinleşmedi ama fazla uzak olmadığını biliyorum.”

“Ne kadar güzel. İnan yerinde olmak isterdim.”

“Ama ben benim yerimde olmanı istemezdim. İstanbul’u görmeyi ama Ekim’le oraları gezmeyi çok istiyorum. Kimsenin bu şansı elimden almasını istemem ama sen de ayrıca gelebilirsin tabii. Elbette şaka bu söylediklerim ama gerçekten Türkiye’yi görmeyi çok istiyorum. Çok uzun zaman oldu ben oraları görmedim.”

“Kuzum siz niye bu kadar ayrı kalmışsınız, niye Ekim Türkiye de yaşıyor? Annen baban, sen nasıl katlanıyorsunuz bu ayrılığa.”

“David şimdi karıştırma oraları. Ben bir gün sana anlatırım. Artık eve gitsek iyi olur yoksa bizi aramaya gelirler” diye lafa başlamıştı ki binanın köşesinde babasının cipini gördü Sevin.

“Çocuklar neredesiniz? Gözümüz yollarda kaldı. Bekledik bekledik gelmediniz.”

“Bizim de kahvaltımız şimdi bitti geliyorduk. Sermin anne gelin sizi hocamla tanıştırayım. Bugünde Ekim’in hocasıydı. David bunlar da Ekim’in annesi Sermin Hanım, babası Tahir Bey.”

Sevin’in sözünü tamamlamasıyla David’in yüz ifadesi karşısında hepsi beraber gülmeye başladılar. Zira David attan düşmüş gibi şaşkın şaşkın bakınıyordu.

“Söylemiştim, sana daha sonra anlatmam gereken bir hikayemiz var.”

“Ben özür dilerim ama çok şaşırdım.”

“Nasılsınız David? İkinci kızımız da ata binmede başarılı mı?”

“Süper, hiç de ikinci kez ata biner gibi değil. Son derece kendinden emin biniyor ata. Kutluyorum kendisini. Bu arada kendisi İstanbul’u o kadar methetti ki en kısa zamanda bir Türkiye göründü bana.”

“Tabii buyurun bize misafir olun. Çok memnun oluruz.”

“Hayır önce ben gideceğim. Oraları öğreneyim ki David geldiğinde ona hava atabileyim.”

Sermin Hanım çok iyi ingilizce bilmediği için konuşulanlara pek katılmıyordu ama Ekim sürekli annesine tercüme ediyordu.

“Kızım benim adıma da davet et. Evimiz müsait ne zaman gelirlerse, David’i ağırlamaktan memnun oluruz.”

“Çok teşekkür ederim. Ben artık izninizi rica edeyim. Aslında geç bile kaldım. Hoşça kalın, sizleri tanımak çok güzeldi.”

“Güle güle David, bugün için teşekkür ederim.”

“Benim için zevkti Ekim. Hoşça kal Sevin. Yarışa geleceğim tabii ki.”

“Beklerim.”

Hep beraber soğuk bir şeyler içtikten sonra iki araçla eve döndüler.

“Size en son konserimizin kayıtları göstermemi ister misiniz?”

“Aaa çok iyi olur.”

“Yalnız bu amatörce bir çekim. Arkadaşım çekti bu yüzden gülmek yok. Zaten onun için göstermek istedim.”

Salon çok güzeldi, bu saatte henüz güneş bu tarafa gelmediği için içerde çok hoş bir hava vardı.

Herkes bir tarafa yayılıp oturduktan sonra Sevin kamerayı çalıştırdı. Görüntüler Sevin evden çıkarken başlıyordu. Sevin’in üzerinde bir eşofman ayaklarında spor ayakkabıları ile küçük bir kız gibi evden çıkışını, arabaya binişini, konser salonuna girişini seyrettiler.

Daha sonra Sevin’in makyajı yapıldı, giyindi, hazırlandı bu arada bütün telaşı, karmaşayı da görüyorlardı. Adeta konser salonundaydılar. Hepsi pür dikkat seyrediyorlardı.

“Kızım bunu biz de seyretmedik, neredeydi bu kayıt?”

“Anneciğim bunu Charlotte çekmişti ve onda duruyordu. Ben de seyretmedim. Rica ettim bugün bana getirdi.”

Derken tüm grup sahneye çıktı. Evden çıkarken seyrettikleri Sevin gitmiş yerine harika bir kız gelmişti. Kıyafeti, saçları hepsi harikaydı. Daha onlar şarkılarına başlamadan ortalık yıkılıyordu. Tüm grup için bağrışıyorlardı ama esas “Sevin Sevin” diye bağırmaları hepsini çok etkiledi. Salonda herkes adeta tek göz kesilmiş, nefes almadan ekrana bakıyorlardı. Ve nihayet parça başladı ve Sevin’in sesi duyuldu.

“Tanrım, çok güzel Sevin. Muhteşem.”

“Teşekkür ederim kardeşim.”

“Çok güzel kızım, biz de kutlarız.”

Tüm çekimi, arada sırada Sevin’e iltifatlar ederek bölmenin dışında, bir an gözlerini ayırmadan seyrettiler.

“Çok güzeldi canım kardeşim.”

Ekim kardeşine sarılmış ağlıyor, bir taraftan da kendi kendine düşünüyordu.

Geldikleri gün, bir konser çekimi göstermişti Sevin fakat o zaman daha Sevin’e alışmaya çalıştığı için bu kadar hissedememişti, halbuki şimdi anlatamayacağı duygular yaşıyordu.

“Tuhaf ama ben çok mutluyum. Nedenini bana açıklar mısınız?”

“Ben açıklarım. Çünkü ben de çok mutluyum. Bunu paylaşmak çok güzeldi.”

“Ya kızım, ikiz olmak ve böyle şeyler yaşamak çok güzel.”

“Garip ben çocukluğumdan beri bazen sebepsiz yere çok sevinir bazen de hiçbir şey olmadığı halde hüzünlenir üzülürüm. Şimdi sebebini biliyorum galiba.”

“Ben de, ben de. Hatta günlüğüme bile yazdım, neler oluyor bana, diye. Sebep bilmediğim için çok kızıyordum kendime.”

“Tanrım, artık böyle gelgitler yaşadığımda hemen seni arayacağım.”

“Nasıl yani, nereye gittiğinde arayacaksın?”

“Hayır, öyle değil. Yani böyle ne olduğunu anlayamadığım duygular yaşadığımda seni arayıp soracağım, demek istedim.”

Hep beraber havuza girmek için kalktılar.

Bugün herkes kahvaltıyı çok iyi yaptığı için öğlen yemeğini es geçmişlerdi, o nedenle havuzun orda güzel bir meyve masası hazırlamıştı hizmetliler. Mayolarını giyip havuza inenler, önce harika meyvelerden yiyor sonra kendini havuza atıyordu. Bugün de hava çok sıcaktı. Herkes havuza kendini attığı anda yalnız kalan iki kardeş konuşmaya başladılar.

“Ne oldu bugün David’le?”

“Aslında anlatmaya değmez ama sen merak edeceksin diye anlatayım. Tanıştığımız andan itibaren bana iltifatlar etmeye başladı. Hatta bir ara sırtını böyle dik tut derken ellerini üzerimde fazlaca tutması beni rahatsız etti.”

“Ah inanmıyorum. Aslında öyle değildir David ama sen onu çok etkiledin demek. Sonra?”

“Ben de kibarca uyardım ve sevgilimden bahsettim.”

“Sonra?”

“Sonrası yok, çok özür diledi. Benim diğer kızlar gibi olmadığımı söyleyip şimdi lütfen yeniden başlayalım dedi, sonra sohbet etmeye başladık.”

“Oha ya inanmıyorum. Sonra anlaştınız ama değil mi?”

“Evet sonra sohbet etmek çok iyi geldi.”

“Onun sevgilisi vardı.”

“Şimdi yokmuş ya da bana öyle söyledi. Neyse işte, böyle bir şey oldu ama gülme krizimiz harikaydı.”

“Sizi öyle enişte görseydi ne yapardı?”

“Gürkan’ın öyle takıntıları yoktur ama yine de bilemem.”

“Hadi hadi, ben bile ‘Ne oluyor?’ dedim. Şaka şaka. Ama inan David’i fena etkilemişsin. Halbuki bir zaman ben ondan etkilenmiştim.”

Sonra onlar da havuza atladılar.

“Seher anne, sizin yemeklerinizi anlattı David. Ne zaman yiyeceğiz o güzel yemeklerinizden?”

“Ne zaman isterseniz. Hatta yarın yapalım.”

“Ben de size yardım ederim Seher, hatta özlediğiniz sizin yapmadığınız bir şeyler varsa onu da ben yapayım.”

“Hayır anneciğim. Siz başka gün bize mantı yapın.”

“Tabii olur. Zaten başka yaptığımız bir şey de yok. Gerçi benim şikâyetim yok böylece hep beraberiz. Hiçbir yere gitmek de istemiyoruz hiçbirimiz.”

“Serminciğim biz Sevin ve ailesi için geldik zaten buraya. Ayrıca hiç merak ettiğim yok doğrusu. Daha ilerde geldiğimizde başka şehirlere de gider, bol bol gezeriz. Bizim bu gezimiz bir tanışma gezisi oldu.”

“Hay yaşa dostum. Biz büyük bir aile olmamızı kutluyoruz.”

Ertesi gün misafirler gelecekti. Sabahleyin erkenden kalktılar. Kendi aralarında program yapmışlardı. Bugün yemekler Seher annedendi. Eğer programları yoksa gelen konukları akşam yemeğine davet edeceklerdi. Seher anne sabahtan mutfağa girmişti bile.

Misafirler saat 11.00 gibi geldiler.

Nehir ve eşi Bülent gelirken kuzenlerini de getirmişlerdi. Hep beraber havuza girdiler, müzik dinlediler. Bülent’in kuzeni de müzikle meşgul olduğu için bol bol müzikten bahsettiler. Hatta bir ara müzik bile yaptılar. Bahçeye kurdukları kareoke sistemi ile şarkılar söyleyip eğlendiler. Bu arada ısrarla Ekim’e de şarkı söylettiler ve daha sonra Sevin ve Ekim eski şarkılardan birini birlikte söylediler.

“Siz birlikte mutlaka sahneye çıkmalısınız. Harikaydınız.”

“Aman almayayım. Sevin’i dinlemek çok daha güzel.”

“Ama ikinizi sahnede seyretmek de seyirciler için eşsiz bir güzellik. Vallahi ikinizin ses uyumu bile bir harika, bence Dünya’yı sallarsınız siz.”

“Yok artık daha neler?”

“Ben şaka yapmıyorum kızlar. Siz evet deyin ben organize edeyim, hatta sizi ben lanse edeyim.”

“Çıldırdınız mı kuzum, ben bir avukat olmak için çalışıyorum ve hiçbir kuvvet beni bu kararımdan caydıramaz. Ama Sevin’le ne yaparsınız onu bilemem.”

“Benim zaten bir menajerim var, teşekkürler.”

“Yani beni rahat bırakın diyorsun, değil mi?”

“Hayır ama menajerimi seviyorum onu kenara koyamam.”

“Helal olsun. Bak kıza Dünya starlığı teklif ediyorum ama onu kandıramıyorum.”

“İstemez, ne Dünya ne de star olmak umurum değil. Ben yalnızca kardeşimi istiyorum.”

Bu arada Nehir lafa karıştı.

“Kuzum çok affedersiniz ama siz nasıl ikizsiniz. Anladığım kadarı ile ailelerinizden biri gerçek anne babanız değil ama bunu çok merak etmeme rağmen sormaktan kaçınıyorum. Oysa herkes çok ilgili.”

“Bu beklemediğimiz bir soru değil ve bundan sonra çok sık karşılacağımız bir soru, onun için de anlatmamızın hiçbir mahzuru yok, hatta ilk tepki nasıl olacak, diye merak ediyorum.”

Söze böyle başlayan Ekim, bütün hikâyeyi kısa ve öz olarak yeni arkadaşlarına anlattı. O konuştuğu sürece ortalıkta çıt çıkmıyordu. Hepsi nefesini tutmuş bu öyküyü dinliyordu.

Hikâyenin sonunda Nehir ayağa kalkarak iki kardeşe sarıldı.

“İnanamıyorum, o kadar güzel ve öyle neşelisiniz ki böyle bir dram aklıma bile gelmezdi. Sizin birbirinize bu derece bağlı olmanızı şimdi çok daha iyi anlıyorum. Neyse ki birbirinizi bulmuşsunuz. İkinizin adına çok sevindim.”

“Bakın ne söyleyeceğim arkadaşlar; madem ki biz bu kadar iyi anlaştık, İstanbul’da da buluşup bir şeyler yapalım.”

Karşılıklı adresler, telefon numaraları alınıp verildikten sonra kendilerine hazırlanan masalara geçip soğuk içecekler eşliğinde çöreklerini pastalarını yediler. Zira Seher Hanım mutfağa soyunmuşken hızını alamamış bol bol çörekler ve pasta da yapmıştı.

“Ellerine sağlık annenizin, her şey çok güzeldi ama artık biz izin istesek de yüzsüzlük edip sınırı zorlamasak. Bütün gün çok güzeldi ama artık gitme vakti geldi.

“Vallahi burada yaşayanlar bilmez ama bizim Türkiye’de bir ata sözümüz vardır ve çok da güzeldir. Misafir geldiği zaman ev sahibi izin vermeden gidemez anlamında bir şey yani ‘Gelmesi sizden, gitmesi bizden’ derler. Yani Seher anne ve Sabih baba sizi akşam yemeğine davet ediyorlar eğer bir programınız yoksa akşam yemekten sonra dönebilirsiniz.”

“Bu biraz fazla yüzsüzlük olmuyor mu?”

“Şayet öyle düşünseydik bu davet olmazdı.”

“Arkadaşlar programı olan var mı? Ben şahsen bu ortamdan ayrılmayı istemiyorum.”

Bunu söyleyen Bülent’ti. “Ama telefon edip yemeğe gelmeyeceğimizi, gecikeceğimizi bildirelim” diye devam etti sözlerine.

Gitme saatinin yaklaşması ile biraz sakinleşmiş olan ortalık daha coşkulu bir şeklide yeniden başladı.

Bir sürü gencin olduğu yerde kahkahalar da eksik olmuyordu tabii. Salonda oturan Seher ve Sermin yüzlerinde mutlu birer tebessümle, günün yorgunluğunu üzerlerinden atmak için birer kahve yapmış içiyorlardı ki Sabih Bey ve günlük işlerini yaparken ona eşlik eden Tahir Bey eve döndüler.

“Hoş geldiniz. Size de birer kahve yaptırayım mı? Ya da soğuk bir şeyler mi içmek istersiniz? İsterseniz size buz gibi ayran ikram edelim. Akşam için hazırladık. Yani hazırda var.”

“Vallahi Sabih ne ister bilmiyorum ama ben bir bardak ayrana asla hayır demem. Yoğurdun her türlüsüne varım.”

“Ne güzel. Ben de yoğurdu çok severim. O zaman bir bardak da ben alayım canım. Ama sen rahatını bozma ben mutfaktakilere söylerim. Anlaşılan siz bir hayli yoruldunuz bugün.”

“Evet sizi akşama tam bir ziyafet bekliyor ama fazla yorulduğumuzu söyleyemem neticede bir sürü insan yaptık hazırlığı. Misafirleri de bırakmadık akşama parti var yani. İstersen az olmak koşulu ile mangal bile yapabilirsin ama yemekler bol ve çeşitli. Sen karar ver.”

“Yok o zevki de başka akşam yaparız. Fazla karıştırmayalım sonra siz yarın bugünün acısını fena çıkarır bizi aç bırakırsınız.”

“Ama doktorlar, diyetisyenler de öyle yapmamız gerektiğini söylüyorlar.”

“Haklısınız neticede vücut da isyan ediyor zaten.”

“Neler yaptınız böyle Serminciğim?”

“Vallahi ben pek bir şey yapmadım.”

“Aşk olsun Serminciğim. İçli köfteleri, çiğ köfteleri, sonrasında fırın sütlacı sen yaptın.”

“Evet ama sen de su böreği yaptın bu bile başlı başına bir iş. Kaldı ki daha neler neler yaptınız.”

“Evet menü biraz fazla oldu, ipin ucunu biraz kaçırdık. Sonra en önemlisi aşure yaptık size. Neyse canım zaten bir hayli kalabalığız, yediğimiz kadarını yeriz biz de. Daha olmazsa yarın da aynı menüyle devam ederiz.”

“Ne dersiniz, gençler dışarda eğlenirken ne seyretmek istersiniz. Sevin’in bazı filmlerini mi, güzel bir film mi? Yoksa müzik mi?”

“Bence müzik dinleyip sohbet etmek daha güzel.”

Sabih Bey kalkıp sete güzel bir cd koydu.

“Bizim kızın bu müzik tutkusu ve başarısı beni yıllardır meraklandırıyor. Aslında karar verseler de ailelerini daha doğrusu anne babalarının geçmişini araştırsak diyorum. Ne dersiniz Tahir?”

“Ben İstanbul’da Ekim’e söylediğimde pek olumlu bakmamıştı bu fikre ama Sevin’le konuşunca sanki onlar da olumlu karar verecekler gibi geliyor.”

“Onlar bizden uzaklaşmaktan korktukları için bundan kaçınıyorlar, diye düşünüyorum ama aslında durum hiç de öyle değil.”

“Tabii ki değil. Belki de anneleri veya babaları bir şekilde müzikle ilgiliydiler. Kim bilir daha neler öğrenebiliriz. Belki de hiç kurcalamamak lazım.”

“Neyse bunun kararını onlar verecekler.”

“Serminciğim, Ekim ne zaman evlenmeyi düşünüyor? Gerçi daha çok erken ama.”

“Evet, onlar da öyle düşünüyorlar. Ekim okulunu bitirecek önce. Bu süreçte Gürkan da askerliğini yapmak istiyor.”

“Çok güzel düşünmüşler. Artık o zamana kadar gelemesek bile Ekim kızımız evlenirken mutlak geliriz İstanbul’a.”

“A hiç öyle şey olur mu? O zamana kadar mutlaka gelirsiniz. Hem kim bilir belki de beraber Antalya’ya gideriz. Belki de o zamana kadar Tahir bir tekne alır. Tekneyle gezeriz.”

“Ne güzel düşünmüşsünüz, vallahi buna hiç hayır diyemem. Benim de en büyük hayalimdir tekneyle gezmek.”

“Evet, düşünüyorum ama gerçekleştirebilir miyim bilmiyorum. Yoksa Güney’de ya da Ege’de bir kasabaya mı yerleşsek diye düşünüyorum ama kızımızdan ayrılmak çok zor geliyor. Bu durumda tekne daha akla yatkın. Bu arada bir de sınavlara girip sürücü belgesi yani kaptanlık belgesi almam lazım.”

“Zor bir işlem mi o Tahir?”

“Hayır ama önce biraz çalışmam gerekecek. O bakımdan sıkıntı çekmem. Bizim oradaki teknelerin kaptanlarının neredeyse hepsini tanıyorum. Onlardan yardım almam zor olmaz.”

“Böylece senin rüyan da gerçekleşmiş olur. Hem evin oraya çekeriz, İstanbul’da da bol bol denize çıkarız.”

“Vallahi doğru söylüyorsun. Bak bu hiç aklıma gelmemişti hayâllerimde. Ben hep uzun yola gitmeyi düşlemişimdir.”

“Biz de gelince hep beraber açılırız. Vallahi dostum bu harika bir fikir oldu. Ben de artık hayâl etmeye başlayabilirim o zaman.”

“Hem de Türkiye’ye gitmek için bir neden daha olur bizim için. Öyle değil mi Sabih?”

“Aslında bu söylediğinize kızmam lazım ama yalan da değil doğrusu.”

“Aaa lütfen hangi maksatla söylediğimi biliyorsunuz kuzum. Sabih’i işlerden uzaklaştırmak öyle zor ki.”

“Aslında çok iyi fikir, şöyle ki hem hiç ayrılmayacağız hem de her yeri gezeceğiz. Vallahi bu fikri çok tuttum.”

Bu sırada içeri Ekim geldi.

“Daha yemeğe çok var, biz acıktık, mutfaktan bir şeyler almayı düşündüm ama olabilir mi Seher anne?”

“Tabii kızım. Öğlen de yemek yemediniz çöreklerle geçirdiniz, tabii acıkırsınız ama fazla yemeyin, yemeklerimize yer ayırın. Ben söylerim sen arkadaşlarınızın yanına git.”

“Ekim, sana bir müjde vereyim. Daha doğrusu inşallah gerçekleşecek bir hayalimiz.”

“Aman Sermin, çok erken söylüyorsun. Önce gerçekleştirseydik de sürpriz olsaydı.”

“Yok vallahi o zamana kadar saklamam mümkün değil.”

“Anne, baba neler oluyor?”

“Kızım babanı el birliği ile tekne almaya razı ettik galiba.”

“Ciddi mi baba, inan çok sevindim. Artık bu hepimizin rüyası olacak o hâlde. Ay bunu hemen Sevin’e söylemem lazım. Hadi ben gittim.”

“Dostum, bunu söylemem ne kadar yakışık alacak bilmiyorum ve asla sizi kırmak istemem ama siz herhalde kendinize göre daha ufak bir tekne düşünüyorsunuzdur bu durumda en az 2 kamara daha gerekecek. Gelin şu işi birlikte yapalım ve daha büyük bir tekne alalım.”

“Aslında neden olmasın. Gerçi sizin için bir kamara yeterli olacaktır. Sevin’le Ekim aynı kamarada kalırlar.”

“Yanlış düşünüyorsun dostum. Tekne uzun vadeli bir proje. Şimdiden bir damadımız var ilerde bir damat daha olunca kamara ihtiyaçları artacaktır. Ne dersiniz bu teklifime?”

“Tamam tekne bakarken ona göre düşünür, öyle bakarım. Bu çok güzel bir proje olacak. Hem belki kendimiz yaptırırız. Marmaris’te bu işlerle uğraşan bir dostum var. Ondan yardım isteyebilirim. Bu durumda da İstanbul’a gidince çalışmalara başlamam gerekecek. Eğer yaptırmaya kalkarsak bir hayli zaman lazım.”

“Artık Türkiye’yi özlediğimde burnumun direği sızlamayacak. Hem ülkemi özlüyordum hem de kimsemiz olmadığı için üzülüyordum. Şimdi artık sizleri düşüneceğim, biliyorum ki ailemizin yarısı da İstanbul’da. Zaten Sevin’in araları fazla açmayacağına inanıyorum.”

“Siz de ona katılır sık sık bizi görmeye gelirsiniz. Hem kışın bile teknenin harika olduğunu duymuştum. İstanbul’da sahilleri gezeriz. İstanbul denizden bir başka güzel. Düşünsenize İstanbul’u karlar altında denizden seyretmeyi.”

“Çok haklısın Sermin. Geçen gün televizyonda bir ünlüyle konuşuyorlardı da. O, hafta sonlarını bütün kış teknesinde geçirdiğini anlatıyordu. Adam sıcak evine tercih ettiğine göre vardır bir hikmeti.”

“Tahir ister misin, bizim çok hoşumuza gitsin de biz devamlı teknede yaşamaya başlayalım.”

“Bence mahzuru yok ama sen ve Ekim yapabilir misiniz bilmiyorum. Ama bizim oturduğumuz yer büyük şans. Teknemiz evimizin bir parçası gibi olur, kaç metre uzağımızda olacak ki…”

“Oh ben bu fikri çok tuttum azizim, en kısa zamanda bu konuyla ilgilenmeye başla lütfen.”

“Tahirciğim işleri tamamen Kıvanç Bey’e bırakmana da gerek kalmaz bu durumda. Neticede Güney’e yerleşme konusu çok cazip geliyordu ama işleri nasıl ayarlayabilirim diye düşünüyordun. Bu durumda yalnızca uzun gezilere çıktığımızda belki Güney’e veya Ege’ye ya da Karadeniz’e gittiğimizde işten ayrı kalırsın ki onu da herhalde organize edebilirsin. Yani seni bu kadar uzun boylu düşünmekten de kurtaracak bu fikir.”

Sonra uzun uzun oturup nerelere gidebileceklerini konuştular.

Bu arada katıldığı birçok fuardan denizcilik ve teknelerle ilgili alıp saklamış olduğu broşürleri getirdi Sabih Bey. Hep beraber broşürleri incelediler ve hemen hemen yaptırmayı düşünebilecekleri modeli seçtiler. Bu iki salonlu 6 büyük kamaralı, çok güzel banyoları olan bir tekneydi. Teknik özellikleriyle Sabih ve Tahir Beyler ilgilenirken, hanımlar hayallerinde kamaraları yerleştirmeye bile başladılar. Sonra hep beraber kendi coşkularına güldüler.

O kadar konuya dalmışlardı ki, hizmetlilerin gelip bahçeye masaları hazırladıklarını söylediklerinde şaşırarak saate baktılar. Bütün bu sürede çocuklar havuzdan çıkmış, duşlarını yapıp giyinmişlerdi bile. Hep beraber bahçede masaya geçip oturdular. Masada yok yoktu. Amerika’da yaşayan kuzenler hayretle masaya bakıyorlardı.
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Nimet Bayraktar
 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

No Comments

Cevap Yaz

Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
Girne Antik Liman
Girne Antik Liman
Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan