Yaşamın Sunduğu Mucizeler

Yaşamın Sunduğu Mucizeler | 11

10 Ocak 2022

Roman: | Yaşamın Sunduğu Mucizeler | Bölüm 11 | Yazan: Nimet Canbayraktar

 

İndeks

Yaşamın Sunduğu Mucizeler: Birinci Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: İkinci Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: Üçüncü Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: Dördüncü Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: Beşinci Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: Altıncı Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: Yedinci Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: Sekizinci Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: Dokuzuncu Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: Onuncu Bölüm
Yaşamın Sunduğu Mucizeler: On Birinci Bölüm

 
 
Tahir Bey ve Sabih Bey, Mümtaz Bey’in ofisine vardıklarında Gökalp ve deneyimli ortağı gelmişlerdi bile. Önce havadan sudan konuştular, kahvelerini içtiler.

“Tahir Bey, yani Tahir amca, babam ve annem size çok selam söylediler. Babam hemen sizlerle görüşmek istedi ama ben sizin tekneyle çıkacağınızı onun için bu kadar acele ettiğinizi kendilerine anlattım. Dönüşünüzde sizden haber bekleyecekler. Ama annem, Sermin teyzeyi çok özlediğini söylememi özellikle tembih etti.”

“Tamam oğlum, döner dönmez arayacağım. Sen de bizden çok selam söyle lütfen.”

“Beyler, kahvelerimizi içtik, artık çalışmaya başlayalım mı? İsterseniz şöyle masaya geçelim. Umarım benim bulunmamın bir mahzuru yoktur.”

“Olur mu öyle şey Mümtaz. Hele de sen bize bu kadar yardımcı olurken.”

Masaya geçtiler. Tahir Bey yıllardır biriktirdiği evrakları masanın üzerine çıkardı. Bütün bu dosyaları gören Sabih Bey dayanamadı:

“Sen bayağı bir şeyler elde etmişsin Tahir.”

“Evet ama bunların bir kısmı sizi bulmamla ilgili evraklar. Korkarım onlar bir işe yaramazlar.”

“Hiç belli olmaz Tahir amca. Cavit Bey’in yeni çözümlediği bir olayda buna benzer bir durum yaşadık. Bir kayıp vakasıydı. Cavit Bey, dosyayı tanzim ederken bazı evrakları önemsiz bularak ayrı bir yere koymuş, onlara dikkat bile etmemişti. Ve konu bir yere geldi, kilitlendi. Ne yapacağımızı düşünürken o kağıtlara da göz attık ve günlerdir aradığımız ipucunu oradan bularak, meseleyi hallettik. Yani, sizi neyin sonuca götüreceği ancak zamanla belli oluyor. Onun için bence bütün kağıtlar birer evrak niteliğinde olup, mutlak bir yararı olmaktadır.”
 

*

 
Saatler sonra Tahir Bey saatine baktı:
“Mümtazcığım biz senin ofisini resmen gasp ettik. Senin de işlerin var. Biz bu işe benim ofiste ya da Gökalplerin orada devam etsek.”

“Lafı bile olmaz. Ekim bizim de kızımız sayılır. Bu işte bu kadarcık benim de katkım olsun. Her ne kadar Sevin kızımızı tanımıyorsak da o da bizim kızımız sayılır. İnşallah hayırlısı ile en kısa zamanda her şey hallolur. Hem unuttuğun bir şey var. Ekim aynı zamanda bizim personelimiz. Yardımcı olmak görevimiz. Öyle değil mi?”

“Sağol dostum.”

“Beyler, şimdi bunları bir kenara koyalım da bir şeyler yiyelim. İsterseniz hemen yakında güzel bir yer var orada yiyebiliriz. Ya da buraya bir şeyler getirtebiliriz. Ne dersiniz Cavit Bey, Gökalp Bey?”

“Aslında burada bir şeylerle geçiştirsek iyi olur kanımca. Mesele soğumaz. Hem konuyu tartışmaya devam ederiz. Neticede bütün dökümanlar da burada.”

İşleri bittiğinde saat 4’e geliyordu.

“Tahir amca, siz hiç meraklanmayın. Mümkün olduğu kadar sıkı sarılacağız bu işe. Keşke ‘Sabih Bey gitmeden size haber veririm’ demem mümkün olsa ama bu işler hayli zaman alıyor. O kadar hayâlci olmak mümkün değil tabii.”

“Olsun Gökalp Bey. Geç olsun ama inşallah iyi haberler olsun. Ben her şeyi Tahir’den öğrenirim. Neticede bu mesele bizden çok çocuklarımızı ilgilendiriyor. Onların bu gergin bekleyişlerinin kısa sürmesi benim tek dileğim. Size güveniyoruz. Şimdiden yapacağınız çalışmalar için kolay gelsin, diyorum.”

Veda edip yola çıktılar. Eve geldiklerinde saat 5 olmuştu. Kapıyı Ekim açtı.

“Nerede kaldınız babacığım, meraktan öldük vallahi.”

“Bir şey yok çocuğum. Biraz sohbet, biraz iş, yemek falan derken bu saati yaptık. Zaten henüz hiçbir şey olamayacağını en iyi sen bilirsin, bir hukukçu adayı olarak. Öyle değil mi?”

“Tabii ki babacığım. Biz sizi merak etmiştik.”

“Peki ne yapıyoruz, hazır mısınız?”

“Biz her duruma hazırız. İsterseniz şimdi de gidebiliriz, yarın sabah da gidebiliriz.”

“Sen Gürkan’la konuştun mu kızım? Gelecek mi?”

“Konuştum baba. Onların bir ahbapları, daha doğrusu babasının çok yakın bir dostu vefat etmiş, hiç keyfi yoktu. Galiba babası bayağı kötü etkilenmiş. O da çok üzgündü. Ben de merak ediyorum aslında.”

“Hay Allah. Bak o zaman ne yapalım; sen şimdi Gürkan’ı ara ve arabasız olarak tekneye gelmesini söyle. Hatta nasıl olur bilmiyorum ama üzüntülerini dağıtabilmek amacıyla annesi, babası da gelirlerse çok memnun olacağımızı söyle.”

“Çok tatlısın baba ama neden arabasız gelsin. Gelişi de dönüşü de zor olacak o zaman.”

“Hiç zor olmaz. Gelirken biraz zorlanır ama beraber güzel bir akşam yemeğinden sonra kaptan bize bir mehtap turu yaptırır. Sonunda da biz Gürkan’ı Beşiktaş ya da Dolmabahçe’ye bırakırız. Yani o bizi yolcu edeceğine biz ona hoşça kal deriz. Belki biraz keyfi yerine gelir.”

“Hemen arıyorum babacığım. Çok teşekkür ederim.”

Ekim hemen odasına gidip Gürkan’ı aradı.

“Aşkım. Nasılsın, daha iyi misin? Aklım hep sende.”

“Ben iyiyim canım. Arada babama uğradım. Onu daha iyi gördüm, ben de biraz rahatladım.”

“Gürkan biz bu akşam yani birazdan tekneye gidiyoruz.”

“Hay Allah. Seni görmek bana çok iyi gelecekti. Üzüldüm ama yapacak bir şey yok.”

“Hayır canım, var. Babam bizim için harika bir program yaptı. Sen arabasız olarak tekneye geliyorsun, hep beraber yemek yiyoruz. Hatta babam, eğer onlarca da uygun olursa, biraz üzüntülerinden uzaklaşmak maksadıyla anneni, babanı da ağırlamaktan memnun kalacaklarını söylememi istedi.”

“Ah canım ne güzel olurdu ama babam ve arkadaşları bu akşam Murat amcanın evinde toplanacaklar. Bir nevi veda töreni gibi. Hatta annem de gidecek. Bu nazik daveti kendilerine ileteceğim. Ama ben kendi adıma buna çok sevindim. Önce de söylediğim gibi adeta seni görmek beni rahatlatacak. Ben şimdi çıkıyorum, babama uğrayacağım. Bugün gazeteye gitmişti. İşi bitmişse birlikte eve gideriz. Ben hemen üstümü değiştirip gelirim. Alkol falan alırız diye arabasız gelmemi istedi herhalde Tahir amca?”

“Hayır canım. Sana güzel bir sürpriz yapacak.”

“Sen de bunu bilecek ve bana söylemeyeceksin. Dayanabilir misin aşkım?”

“Peki söylüyorum o zaman. Yemekten sonra mehtap turu yapacağız ve seni uygun bir yerde mesela Beşiktaş, Dolmabahçe gibi bir yerde karaya bırakacağız. Nasıl beğendin mi?”

“Harika Tahir amcaya da bu yakışır. Ekim, yakınlarda seni ne kadar çok sevdiğimi söyledim mi?”

“Eh biraz oldu. En son 2 saat önce konuştuğumuzda söylemiştin. Ama hep söyle, çok hoşuma gidiyor.”

“Peki sen de bana arada sırada söylesen aynı mutluluğu ben de duysam nasıl olur.”

“Biliyorsun bu gibi konularda ben senin kadar rahat değilim. Ama şimdi söylüyorum işte. Ben de seni çok seviyorum ve daima seveceğim.”

“O halde birazdan görüşmek üzere. Sevgilim, öpüyorum.”

Gürkan bu tek kelimeyi öyle bir vurguyla, öyle anlam yüklü söyledi ki Ekim saçının tellerinden ayak parmaklarına kadar titrediğini hissetti.

Elinde telefon öylece birkaç saniye durdu ve o anda kapıda duran Sevin’i fark etti. Sanki Gürkan’la aralarında geçen konuşmayı duymuş gibi kardeşinden utandı ve başını öne eğdi.

“Ne kadar güzel bir aşk yaşıyorsun. İkiniz de çok şanslısınız. Keşke ben de böyle bir aşk yaşasam.”

“Tabii ki yaşayacaksın Sevin. Kim bilir nerede bekliyor senin kısmetin.”

“Ben başka aşk istemiyorum, Ediz’i istiyorum.”

“Yapma Sevin. Aşk tek taraflı olursa acı verir. Adam senin farkında bile değil.”

“Evet öyle. Ama en az bir hafta gece gündüz beni görecek, ne olacak o zaman göreceğiz.”

“Sevin saçmalama, unutma bu gezide ailemiz de yanımızda ve senin onları utandıracak ya da kızdıracak bir şey yapabilmen mümkün değil.”

“Korkma. Ben bir şey yapmayacağım ama Ediz deli olacak. Bir kadın isterse neler yapabilir ona göstereceğim. O benim için koşacak, yalnız kalmaya çalışacak. Göreceksin.”

“Lütfen çılgın bir şey yapma Sevin. Seninle ilgilenmeyen bir erkek için bunlara değer mi?”

“Artık öyle olmayacak, göreceksin.”

“Kızlar, biz hazırız. Siz de hazırsanız haydi.”

Bu arada Yavuz’u da çağırmışlardı.

Hep beraber valizlerini, yemeklerini alıp tekneye çıktılar. Kaptan onları karada karşıladı ve tek tek hanımların ellerinden tutarak tekneye çıkmalarına yardım etti. Belki de özellikle Sevin en arkada kalmıştı. Gayet fütursuzca kaptanın uzanan eline, kendi elindeki çantayı vererek tek başına tekneye çıktı. Ediz, karşılaştığı hareket tarzı ile bir an şaşırdı ve hafifçe kızardı ama hemen toparlanarak elindeki çantayı Yavuz’a uzattı.

“Hemen hareket edecek miyiz efendim?”

“Yok yok kaptan. Gürkan gelecek, onu bekleyelim.”

“Çok güzel Tahir Bey, demek Gürkan Bey de bizimle geliyor.”

“Yanıldınız Ediz Kaptan. Birlikte yemek yedikten sonra onu Beşiktaş taraflarında uygun bir yerde karaya çıkaracağız. Tabii uygunsa.”

“Anladım efendim. Çok güzel düşünmüşsünüz.”

“Haydi Gürkan gelene kadar herkes yerleşsin.”

Hepsi kamaralarına dağıldılar.

“Sevin, nasıl istersin. Ayrı ayrı mı kalalım?”

“Tabii tabii. Nasıl olsa şimdi yer var.”

Ekim, eflatun kamaraya girdi ve hemen aklına yine Gürkan geldi. O gün burada da öpüşmüşlerdi ama arabadaki olay bambaşka idi. Daha önce hiç hissetmediği duyguları yaşamıştı. Bilmediği ama çılgınca olduğunu düşündüğü her şeyi yaşamak istemişti ama bir taraftan da sürekli kendisini bırakması için Gürkan’a yalvarmıştı. Ama dün gece de düşündüğü gibi eğer Gürkan yüzüne bakıp yaşadığı mutluluğa dayanamayıp gözlerinden akan yaşları görmese ve durmasa ona asla engel olamayacağını biliyordu artık. Kendi ilkeleri vardı ve bunlardan vazgeçmeyi asla istemiyordu. Bu nedenle de ‘Bir daha böyle bir sahnenin yaşanmaması için mümkün olduğunca böyle bir ortamı yaratmamaya çalışmalıyım’ diye düşündü. Daha öncesinde bilmediği ama karşı koyamadığı bu heyecan, çok farklı bir boyuta geçmek gibiydi. Daha önce kalbinin bu kadar hızlı atabileceğini bilmiyordu.

Fazla düşünmemek için giysilerini hemen dolaba koyarak yukarı çıktı.

Düşüncelere dalıp kamarada ne kadar kaldığının farkında değildi ama herkesin güvertede olduğunu görünce şaşırdı. Hepsi tatil moduna girmişti bile. Hanımlar incecik, uçuşan giysilerini, erkekler şortlarını giymişlerdi. Gezilerinin ilk günü için Sevin ise oldukça mini bir şortla, incecik askılı, beyaz bir tişört seçmişti. Akşam güneşinde bakır ışıltıları ile parıldayan saçları ve hafif hafif değişen ten rengiyle müthiş görünüyordu.

“Ekim, kızım. Bu takımı geçen sene almıştın ama sanırım ilk kez giyiyorsun. Çok güzel olmuş.”

Ekim’in üzerinde annesinin kreasyonu şort ve straples bir bluzdan oluşan bej ve kahve tonlarında bir takım vardı. Altın ışıltılı saçları ve yanık teniyle adeta Gürkan’ın aklını başından almaya hazırdı.

“Evet anne. Ben unutmuştum bu takımı. Dolabı karıştırınca buldum. Çok güzelmiş. Bu sene de var mı bundan? Sevin isterse ona da alalım.”

“Hayır bu sene yok ama şimdi sende görünce çok hoşuma gitti. Önümüzdeki yaz koleksiyonuna bu tip şeyler ilave edeyim. Hem çok şık hem kullanışlı. Aklıma çok daha güzel fikirler geldi ve ben hemen bunları not etmeliyim. Şimdi geliyorum. Bu arada galiba evde bunun sarısı olacak. Onu da Sevin’e veririz, beğenirse.”

“İsterim, o çok güzel.”
Bu kıyafet tartışmaları arasında Gürkan’ı getiren taksiyi fark etmediler.

Gürkan koşarak tekneye çıktı.

“Hoş geldin oğlum.”

“Hoş buldum Tahir amca ve bu davet için teşekkürler.”

“Başınız sağ olsun. Çok yakınınız mıydı merhum?”

“Babamın çok can dostu idi. Siz de duymuşsunuzdur. Murat Kanıt.”

“A evet, dün akşam geç saatte, verdiği son röportajı yayınladılar. Kendisi çok değerli bir sanatçıydı. Birçok kereler seyretmiştik tiyatroda. Çok da sevilirdi. Nurlar içinde yatsın.”

“Babamla çok küçük yaşlardan beri süren arkadaşlıkları var. Sonrasında da derin bir dostluğa kadar gitmiş bu yakınlık. Babam çok üzüldü. Bu arada kendilerine sizin nazik davetinizi ilettim ama herhalde Ekim size söylemiştir. Onlar, bütün arkadaşları, Murat amcanın evinde toplanacaklar.”

“Hayır canım, henüz söyleyememiştim. Ben telefonla konuştuktan hemen sonra buraya geldik ve daha babamlara bunu söyleyecek fırsat bulamadım ama bak birinci ağızdan duydular. Böylesi daha iyi. Sen nasılsın, daha iyi misin?”

“Babam çok daha iyi, dolayısı ile ben de iyiyim. Ama dün akşam, babamı öyle yıkık, perişan adeta iki büklüm televizyonun karşısında bulunca çok korktum. Bayağı toparlandı ve hatta beni, onu fazla merak edip üzerine titrediğim için azarladı.”

Gürkan sesini alçaltarak Ekim’in kulağına yaklaştı.

“Bir peri kadar güzel görünüyorsun. Hele bacakların.”

Bunu Ekim’in içini gıcıklayan bir ses tonu ile sevdiği kızın kulağına fısıldadı ama ortadan herkese iltifatlar yağdırdı.

“Beyler ve hanımlar adeta bir katalog çekimine hazırlanmış gibisiniz. İkizlere ise söyleyecek söz bulamıyorum. Eskiden korsanlar, gemiciler teknelerine kadın yolcu almazlarmış ama eminim sizler gibi yolculara asla hayır diyemezlerdi.”

“Oğlum yeter, sen bu kadar iltifat edince hanımların beklentisini yükseltiyorsun. Sonra bizden hesap soracaklar.”

Tahir Bey’in bu şakasına hep birlikte güldüler.

“Ediz Kaptan, nerede duralım? Gerçi burada da olsa hiç mahzuru yok ama.”

“Yavaş yavaş ilerleyelim. Çırağan’ın önünde duralım isterseniz. Düğün falan varsa eğlenceli olabilir.”

“Yok düğün falan istemez ama güzellikleri görmek açısından olabilir.”

“Bu ilk gecenin şerefine, Hacer Hanım’ın mezeleri ile bir açılış yapalım ne dersiniz? Sahi Hacer Hanım, kesin çıkacağımız belli değildi ama sen maşallah bol bol meze döktürmüşsün. Nereden bildin, bu akşam burada yemek yiyeceğimizi?”

“Aşk olsun Tahir Bey. Sizi en az Sermin Hanım kadar ben de tanıyorum. Sizin aklınıza koyduğunuz bir şeyi, öyle karşıdan seyredip işleme koymamanız mümkün mü? Sabah çıkmak için bütün akşam ve gece beklemeye tahammülünüzün olmadığını galiba dördümüz de biliyoruz. O zaman bana da hazırlanmak düştü.”

“İşte budur azizim. İnsanın, en az kendisi kadar ne istediğini, ne düşündüğünü bilen birilerine sahip olması ne demektir bilemezsiniz. Teşekkür ederim hayatımın kadınları.”

“Eyvah babacığım. Sen daha bir kadeh içmeden sarhoş edebiyatına başladın.”

“Sarhoş edebiyatı değil kızım, mutluluk beni böyle konuşturuyor. Hadi bakalım beyler ve bize katılmayı düşünen hanımlar, bu akşamı kutlamalıyız.”

Ortam öylesine güzeldi ki…

Akşam güneşi son ışıklarını denize yaymış, mehtapsa onun ışıklarına baskın çıkmaya çalışır gibi tepelerden aşağılara bakmaktaydı.

Üç genç teknenin burnuna doğru ilerlediler. Oradaki yumuşak beyaz minderlere uzanır vaziyette oturdular. Nasıl güzel bir görüntü sergilediklerinin farkında bile değildiler. Kızların insanı adeta hayrete düşüren güzelliklerinin yanında sportmen vücuduna giydiği beyaz pantolon ve turkuaz tişörtle Gürkan da tam kızların hayallerini süsleyen bir görüntüye sahipti.

Ediz, kaptan köşkünden onlara baktı. ‘Ben bu kızla bir hafta, 10 gün nasıl başa çıkacağım’ diye düşündü. Önceleri itici bile bulduğu bu kız, şimdi onu adeta mıknatıs gibi kendisine çekiyordu. Tahir Bey de Sabih Bey de çok mükemmel insanlardı. Özellikle Tahir Bey’i çok sevmişti ve asla onlara bir yanlış yapmayı düşünemezdi ama bu kız kendisini korkutuyordu. Sevin, Ekim ve Gürkan’a dönük uzanmıştı. Ediz onu arkasından görüyordu ama ayağına giydiği şort o kadar minik bir şeydi ki adeta kalçaları görünüyordu. Başını çevirdi ama bakmadan durabilmesi mümkün değildi.

Eline 4 kadeh ve buz gibi bir şişe şarap alarak onlara yaklaştı.

“Affedersiniz. Rahatsız etmezsem, size bu gün batımına eşlik etmeye layık çok özel bir şarap ikram etmek istiyorum.”

“Tabii kaptan. Belki bu arada sizin eşsiz maceralarınızdan da dinleriz.”

“Hımm, görünüşü çok cazip. Buz gibi olduğu kesin.”

“Buyurun Ekim Hanım, Ekim kendisine uzatılan kadehi tuttu.”

“Bu da sizin Sevin Hanım.”

“Ben içmek istemiyorum. Sağ olun.”

“Hadi Sevin, oyun bozanlık etme.”

Sevin isteksizce kadehi eline aldı. Kaptan hepsinin kadehini doldurdu.

“Bu ilk gezinizin şerefine, dilerim çok mutlu olursunuz.”

Hepsi kadehi ağzına götürüp içkinin tadına bakarken Sevin bir yudum bile almadan kadehini teknenin kenarına koydu.

“Çok güzel bir içimi var kaptan. Sizin için özeldi herhalde bizimle paylaştığınız için teşekkürler.”

“Rica ederim. En iyi içki bile olsa, dostlar ve arkadaşlarla içilince güzeldir. Afiyet olsun. İzninizle.”

Kaptan şişeyi bırakarak tekrar kaptan köşküne döndü. ‘İnanmıyorum, ikram ettiğim nefis şarabı bile içmedi’ diye düşünerek tekrar Sevin’e baktı. Sevin şimdi eline boşalan kadehini almış, Gürkan’ın tekrar doldurması için ona uzatıyordu. Yani açık açık onu reddediyordu. ‘Peki küçük kız, bakalım önümüzdeki günler neler olacak?’ diye düşündü Ediz.

Sevin eline kadehini alarak sevgilileri yalnız bırakmak niyetiyle arka tarafa yürüdü.

Yan gözle dahi kaptan köşküne bakmadan geçerek annesinin yanına oturdu.

“Kızım, sen ne içiyorsun?”

“Kaptan bize şarap ikram etti baba. Güzeldi.”

“Bu saatte, bu ışıkta bu saçlarla yaramaz çocuklara benziyorsun Sevin.”

“Fena mı babacığım, beni daha rahat kontrol edersiniz. Bilirsin beni zapt etmek kolay değil. Tıpkı atım gibi. Ben atımı özledim, şarkı söylemeyi özledim. Keşke bir gitarım olsaydı.”

“Sevin Hanım, affedersiniz efendim. Söylediğinizi istemeyerek te olsa duydum. Kaptanın bir gitarı var isterseniz size onu getireyim.”

“Ciddi misin Yavuz? Hemen getir ama bakalım abin buna ne der?”

“Bir şey söyleyeceğini sanmıyorum. Onnun da en sevdiği şeydir gitar çalıp şarkı söylemek.”

Gerçekten de biraz sonra Yavuz elinde gitarla yukarı çıktı.

“Buyurun Sevin Hanım, bizim de kulaklarımız bayram etsin.”

Sevin eline gitarı alarak sandalyeye oturdu. Parmakları büyük bir özlemle tellere dokundu. Onlara haşince, senin sahibinim der gibi dokunuyordu. İngilizce bir şarkı söylemeye başladı. Sesi denize dalga dalga dağılıyordu. Ekim ve Gürkan, Sevin’i duyunca hemen yanına geldiler. Şarkıyı söylerken gözlerini kapatmış adeta bu Dünya’dan uzaklaşmıştı. Öylesine tezatlarla dolu bir görüntüsü vardı ki. Söylediği şarkı isyan doluydu ama o inanılmaz bir teslimiyetle müziğe kaptırmıştı kendini. Ancak, şarkının nakarat kısımlarında vahşi bir şekilde, çılgınca dokunuyordu tellere. Sonra İtalyanca bir aşk şarkısı söylemeye başladı. Şimdi gitarın tellerini okşuyordu adeta. Sesi inanılmazdı. Adeta ağlıyor, inliyordu.

“Sevin bu şarkıyla ‘Gelecek Vadeden Genç Yetenek’ ödülünü kazandı.”

“Ne kadar güzel Seher. Gerçekten çok güzel söylüyor. Hakkıyla almış ödülü.”

Sevin artık özlemini doyasıya çıkarıyordu.

Arka arkaya parçaları söyledikçe etraftan beğeni alkışları almaya başladı. Neden sonra uykudan uyanmışçasına mahmur ve sevimli bir şekilde, kendisini dinlemekte olan kaptana gitarı uzattı.

“Çok teşekkür ederim. Bu çok iyi oldu.”

“Çok güzel söylediniz. Tebrikler Sevin Hanım.”

Bu arada Çırağan’ın yakınlarına geldiler ve orada kaldılar. Yemeklerini otelin yemek müziği eşliğinde yiyeceklerdi.

“Gürkan?”

“Efendim sevgilim.”

“Sevin biraz önce bir melek kadar masumdu, değil mi?”

“Evet, hatta ben hayret bile ettim. Nasıl bu kadar masumane olabildi diye.”

“Ama evde bana söylediklerini bir duysaydın. Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim.”

“Konu kaptan mı?”

“Evet. Kaptan ona ilgisiz davrandıkça adeta bileniyor. ‘Bak göreceksin ona neler yapacağım’ dedi. Vallahi korkuyorum. Babam bu gibi konularda hiç hoşgörülü olamaz bunu biliyorum. Hakkımızda hayırlısı. Ama biraz önce gitarı verirken gayet iyi davrandı Ediz Kaptan’a.”

“Meraklanma, neticede kaptan çocuk değil. Herhalde gerekeni yapacaktır.”

“Bizim kız aklına koyduğunu yapan biri gibi duruyor ve ben çok iyi tanımıyorum. Neyse boş ver. Acıkmadın mı?”

“Aslında acıktım. Şarabı da özellikle çok az içtim. Şimdi Tahir amcalarla rakı içerim. Sonra da senin kamaraya geçeriz.”

“Olur canım. Bunun için evlenmemizi beklemek zorundasın.”

“Hayâl etmek bile çok güzel. Keşke şimdi askerliğimi falan bitirmiş olsaydım. Neyse şaka bir yana. Henüz olan bir şey yoktur ama bugünkü görüşme nasıl geçmiş?”

“İşte bütün dökümanları Gökalp Beylere vermiş babam. Ne biliyorsa onları anlatmış. Şimdi beklemedeyiz. Çok çabuk olmayacağı konusunda da uyarmışlar tabii.”

“Tabii, hiç yoktan yola çıkacaklar, işleri zor ama ben bir şeyler bulacaklarına inanıyorum. Bunu en çok da senin için istiyorum. Aslında sen çok haklısın. Bilinmez, insana en kötüyü bile düşündürüyor ama eminim çok güzel şeyler öğreneceksin. Dilerim bu mümkün olan en kısa zamanda olsun.”

“İnşallah sevgilim.”

“Ama ben dün akşam bir şey anladım. Biz sahip olduklarımızın değerini bilemiyoruz maalesef. Akşam babamı öyle bitkin, perişan görünce panikledim adeta. Onları o kadar çok seviyorum ki ama bunu onlara söylemek lüzumunu bile hissetmiyordum. Sonra onların her an ellerimden uçup gidebileceklerini hissettim bir anda. Ve onları yatak odalarına kadar götürdüm, sarıldım ve onları sevdiğimi söyledim. Yani aşkım, sen harika bir aileye sahipsin zaten. Onlara sımsıkı sarıl. Gerisini fazla düşünme.”

“Düşününce öyle de Gürkan… İlerde doğacak çocuklarımın hangi genleri taşıyacaklarını bilmek istiyorum, bunu onlara yapamam. Kim olduklarını, nerden geldiklerini bilmek onların hakkı. Sence yanlış mı düşünüyorum?”

“Hayır tabii ki haklısın. Benim söylemek istediğim, bunu fazla kafana takmaman. Şunu hiç unutma, ne olursa olsun ailen ve ben daima yanındayız. Hatta benim ailem de.”

“Çok tatlısın sevgilim, biliyorum. Bunu söylediğin için sana çok teşekkür ederim. Umarım ikimizi de üzecek şeyler çıkmaz.”

Masaya geçip oturdular.

“Eee evlat, rakı içiyor muyuz? Yoksa şaraba devam mı?”

“Yok Tahir amca, şarap gerçekten güzeldi ama sizinle rakı içmek için adeta sadece tadına baktım şarabın.”

“Getir o zaman bardağını. Sen kızım, bir şey içecek misin?”

“Babacığım benim aram pek yok biliyorsun. Ama ortama uymak için şaraba devam edebilirim.”

Bir an ortalıktan yok olan Sevin de masaya geçip oturdu.

“Sen ne içersin Sevin?”

“Ben içmek istemiyorum. Su bana yeter.”

“Oo bravo. Biz hepimiz içiyoruz. Sen bize mukayyet ol.”

“Ne olayım?”

“Yani bize sahip çık.”

“Aa. Okey.”

Masada keyifler yerindeydi.

Önce alçak sesle söylenen bilindik şarkılar gittikçe daha büyük bir coşkuyla söylenmeye başladı. Ediz Kaptan kıyıdan kıyıdan ufak ufak ilerliyordu.

“Saatler çok çabuk geçti. Bak Ekim, canın herhangi bir nedenle sıkılırsa, konuşmak istersen veya ne bileyim Sevin’in yaptığı herhangi bir şeye kızar, üzülürsen beni hemen ara. O an cevap veremesem bile en kısa zamanda sana dönerim. Beni merakta bırakma. Ama her şeyi de kendine dert etme. Unutma o da senin kadar ergen biri. Yaptığı şeylerin sorumlusu yine kendisi olacaktır. Söz veriyorsun, değil mi?”

“Tamam Gürkan. Sen de istediğin zaman beni ara. Ancak denizdeysem açamam ama hemen seni ararım. Her akşam dokuzda görüşüyoruz, tamam mı? Gerçi elektrik durumunu bilmiyorum ama o zamanda telefonla görüşürüz. Beşiktaş’a gelmek üzereyiz. Nerede ineceksin?”

“Bilmiyorum, kaptan uygun bir yerde bırakacak. Seni çok özleyeceğim. Senin yanında olmak, sana dokunmak öylesine güzel ki. Bu günler hiç de çabuk geçmeyecek. Ama senin çok iyi dinlenmeni yürekten istiyorum. Bedenen belki yorulmadın ama aylardır manen inanılmaz bir yükün altındasın.”

“Sen yarın cenazeye gidersin herhalde.”

“Hayır daha değil. Amerika’dan kızı geliyor, onu bekliyorlar. Sanırım yarından sonra kalkacak. Umarım babam o güne kadar bu olayı kabullenir ve daha rahat olur.”

“Sen de yanında olunca daha rahat olacaktır. Dönüşünde beni hemen ara lütfen.”

“Ekim, ben senden çok uzun ayrı kalmak istemiyorum. Ben, bu sene askere gitmek ve sonra evlenmek istiyorum.”

“Ama sevgilim benim okulum?”

“Bak bu söylediğim zaten bir yıl sonra. Kısa dönem askerlik sonrası hemen evleniriz. Sonra sen okula hiç ara vermeden devam edersin.”

“Annemler buna asla izin vermezler.”

“Göreceksin, izin verecekler. Bu arada hemen çocuk sahibi olmayız ki sana zorluk olmasın.”

“Hani ben mezun olana kadar beklemeye karar vermiştik.”

“Bilmiyorum Ekim, sana kavuşmak için zaman kaybetmenin anlamsız olduğunu düşünmeye başladım. Hayat çok kısa ve ben seninle uzun seneler beraber yaşamak ve yaşlanmak istiyorum. Lütfen hayır deme. Hem seninle muhteşem bir birlikteliğimiz olacak bunu biliyoruz ve ben bunu daha kısa yaşamak istemiyorum.”

“Seni anlayamıyorum Gürkan. Daha çok genciz, böyle şeyler düşünmek için. Şu araştırma neticelensin, ondan sonra konuşalım bu konuyu.”

“Ne ilgisi var bu konuyla?”

“Olsun, ben öyle istiyorum.”

“Bak şimdiden söylüyorum Ekim. Eğer kötü bir şey çıkar bu ilişkimizi etkilerse seni asla affedemem. Bunu sana defalarca söyledim. Benim için sen varsın, başka hiçbir şey umurumda değil. Lütfen böyle konularla beni üzme.”

“Senin bu konudaki düşünceni biliyorum Gürkan ama benim bu konuda düşünmem lazım. İstersen bunu zamana bırakalım, olur mu?”

Gürkan öyle bir ifadeyle yüzüne baktı ki Ekim içinin cız ettiğini, hatta canının yandığını hissetti. ‘Allah’ım ne olur kötü bir şey çıkmasın, ben de Gürkansız yaşayamam’ diye mırıldandı.

Kaptan tekneyi Dolmabahçe’de iskeleye yanaştırmıştı.

Gürkan Ekim’in elini sımsıkı tuttu.

“Sakın bensiz yaşayabileceğini hayâl bile etme, beni bırakırsan ben zaten yokum, seni seviyorum. İyi eğlen. Hoşça kal.”

“Hepinize iyi geceler ve iyi geziler diliyorum. Bu gece için çok teşekkür ederim. Hoşça kalın.”

“Güle güle oğlum. En kısa zamanda birlikte çıkma dileğiyle.”

“Güle güle Gürkan. Sana iyi çalışmalar.”

Bunu söyleyen Sevin’di.

“Bu saatte, burada bana bunu hatırlatmasan olmaz mıydı Sevin? Ama birilerinin de çalışması lazım. Size iyi yolculuklar.”

Ekim sevgilisine söylediklerine o an pişman oldu. ‘Gürkan’ı bir ayrılık öncesinde böyle üzmemeliydim’ diye düşündü ve adeta kalbine bir ağrı girdi. Gürkan kıyıda durmuş onların uzaklaşmalarını bekliyordu. Hemen telefonunu eline aldı ve Gürkan’a kısacık bir mesaj attı.
“Ben daima senin olacağım” ve anında yanıt geldi “Biliyorum. Bundan asla vazgeçemem.”

Omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi buruna doğru gitti. Yanına Sevin de geldi.

“Ne oldu Ekim? Kavga mı ettiniz?”

“Hayır neden?”

“Bir ara gerildi sanki Gürkan?”

“Yok hayır, sadece bir konu üzerinde tartışıyorduk. Benim söylediklerim ona biraz ters geldi ama sonra hallettik.”

“Ama giderken hâlâ biraz bozuktu.”

“Galiba öyle ama artık değil. Hallettik.”

“Dilerim öyledir.”

“İnan ki hallettik. Bak benim gözlerime.”

“Tamam sevindim. Gözler doğru söyler.”

Kaptan rotayı Adalar’a çevirmişti.

Ay ışığı sularda gümüş pırıltılar yapıyordu. Ekim Gürkan’ı şimdiden özlediğini hissetti. Ve düşünmeye başladı. Gürkan’la konuşurlarken, ailesiyle ilgili olumsuz bir şeyler öğrenirlerse Gürkan’ı ailesine karşı güç bir durumda bırakamam diye düşünerek ondan ayrılması gerekebilir diye aklından geçirmiş ve o sözleri söylemişti ama şimdi o düşüncesini söze döktüğü için pişman olmuştu. ‘Eğer Gürkan olmazsa yaşamanın ne güzelliği olabilir ki’ diye düşündü. Elinde olmadan tekrar elini telefonun tuşlarına götürdü. “Kafamdan geçenleri nasıl düşünebildim bilmiyorum. Ne olur o konuşmamı unut. Seni üzdüğüm için beni affet” diye mesaj attı.

Hemen yanıt geldi. “Bunu anlamana çok sevindim. Biz asla ayrı olamayız. Ben bunu biliyorum ama sen yeni anladın. Sensiz değil bir ömür, bir an bile düşünemiyorum. Benim canım sevgilim. Ama bu mesajı atman iyi oldu, rahat uyumamı sağlayacak. Ve eminim rüyamda seni göreceğim. Hem de istediğim şekilde. Öpüyorum.”

Manzara o kadar güzeldi ki hepsi kendi alemlerine dalmış çevreyi seyrediyorlardı.

“İstanbul’u denizden seyretmek bambaşka bir şey değil mi Sermin?”

“Öyle Tahir. Hani, hep güzel olan şeylere derler ya hani, masal gibi diye, işte aynen öyle. Adeta sihirli bir şehir gibi. İçinde yaşarken bu güzelliği hissedemiyor insan. Bütün keşmekeşine rağmen, ben bu şehri seviyorum, hatta aşığım.”

“Ben de aynı görüşteyim anne. Nereye gidersem gideyim ama mutlaka İstanbul’uma dönmeliyim.”

“Hayda, hani başka bir yere gidip yerleşecektik.”

“Tamam gider yerleşiriz ama İstanbul’u asla terk etmem. En azından kızımın evi İstanbul’da olur ve ben İstanbul’umu özleyince koşa koşa buraya gelirim.”

“Benim İstanbul’da olacağımdan kesin eminsin yani anneciğim.”

“Evladım, sizlerin buradan hemen uzaklaşmanız mümkün değildir, diye düşünüyorum.”
Çocuklarınızın eğitimi için büyük şehirde olmak istersiniz herhalde. E bu durumda İstanbul’u bırakıp başka bir şehre niye gidesiniz ki. Yanlış mı düşünüyorum?”

“Sen bu kadar ilerileri düşünüyorsun da Serminciğim, torunlarından nasıl ayrılacağını hiç düşünmüyor musun?”

“Düşündüm onu da. Bizim öyle şehirden uzak bir yerde yaşamamız, torunlarımız için de çok iyi olur Seherciğim. Düşünsene okullar kapanınca bizim yanımıza gelirler, bütün yaz bizimle kalırlar. Hem bol bol temiz hava alırlar hem de en doğal yiyeceklerle beslenirler. Çok daha iyi olmaz mı?”

“O zaman biz hiç buralara gelmeye kalkmayalım. Baksana siz bizi bırakıp gideceksiniz. Biz sizin için buralara gelmek istiyoruz.”

“Siz üzülmeyin hanımlar. Biz de Güney’e ya da Ege’ye gideceğimize banliyöde bir yerlere yerleşir, doğal yiyeceklerimizi orada yetiştiririz. Hem hiç İstanbul’dan uzaklaşmamış oluruz. İstediğimiz zaman gelir tadını çıkarırız güzel şehrimizin. Ne dersin Ekim?”

“Dinlemesi çok güzel ama bu güzel evi nasıl bırakacaksınız onu merak ediyorum. Bu boğaz manzarasından ayrılmak kolay mı anne?”

“Onun kolayı var çocuğum. Siz Gürkan’la bu evde oturursunuz fena mı olur? Biraz bakım ve değişiklik yaparız. Sen istediğin değişiklikleri söylersin, biz evi size hazırlarız.”

“Bu fikir harika oldu Sermin. İnan arada sırada buralardan gitmeyi konuşurum ama hep evi düşünürüm. Satsam asla kıyamam, kiraya hiç veremem, der dertlenirdim ama bu fikir hiç aklıma gelmemişti. Sen ne dersin kızım?”

“Babacığım, böyle harika bir teklife ne diyebilirim ki… Hem siz de istediğiniz zaman gelir yine evinizde kalırsınız. Tabii bunun için önce sizin kesin kararınızı vermeniz lazım.”

“Tahir, eğer siz de bizimle birlikte olursanız harika olur. Yan yana iki arazi alırız. Ben bir çiftlik evi düşünürüm, tabii Seher ne düşünür bakarız ama. Siz ne düşünürsünüz bu konuda?”

“Biz şöyle tek katlı, çok büyük olmayan ama tabii çocuklarımız ve torunlarımızın da rahat edebileceği büyüklükte, bol bol çiçek ve meyve ağaçlarının olduğu büyük bir bahçesi olan bir ev düşünürüz değil mi Serminciğim?”

“Kulağa çok hoş geliyor. Dalından meyve koparıp yemek kim bilir ne zevkli olur. Hatta birkaç tane tavuk bile alabiliriz.”

“Ona gerek yok Sermin, bizim çiftlikte her türlü hayvansal ürünü bulabileceğin hayvanlar olacaktır zaten. Kızım senin bu konuda fikrin nedir? Oraları bırakıp gelmek sana da heyecan veriyor mu?”

“Evet. Bence de güzel. Ekim’le beraber olmak çok güzel. Tabii sizleri de seviyorum Tahir baba, Sermin anne. Ekim benim gerçek ailemden kalan tek kişi.”

Sevin bu sözü belki fazla düşünmeden söylemişti ama ortalık bir anda buz gibi oldu.

Ve Seher’in gözlerinden yaşlar boşaldı.

“Nasıl böyle söylersin kızım; biz senin ailen değil miyiz?”

“Anne lütfen, öyle söylemedim sen anlarsın. Yani anne babadan başka bir tek kardeş var. Anne baba yok, şimdi bir kardeş var, öyle söylemek istedim. Ben sizi çok seviyorum, sen biliyorsun. Lütfen ağlama, üzülmeni istemiyorum. Baba sen anlat ne olur. Fena söylemek istemedim.”

Sevin o kadar üzülmüştü ki yaptığı patavatsızlığa, son günlerde bayağı düzelttiği Türkçeyi bir anda unutmuştu. Annesinin yanına gidip, sarıldı ve yanaklarından defalarca öpmeye başladı.

“Tamam tamam, kes şunu Sevin. Ama bu da sana ders olsun. Öyle aklına geleni pat diye söyleme.”

“Söz veriyorum. Önce düşüneceğim, sonra konuşmam lazım.”

“Aferin de Türkçene ne oldu Sevin. Tam düzeltiyor derken.”

“Aklım karıştı, düzelir. Hadi gel buruna gidelim Ekim.”

Ön tarafa ilerlerken Ekim, kaptana bakarak hafifçe gülümseyerek selam verdi. Sevin hiç o tarafa bakmadan, daracık yerden geçerek buruna doğru ilerledi.

Seyrine doyum olmaz bir güzellik sunuyorlardı etraftakilere.

Ekim’in saçları sanki altın gibi olmuştu. Sevin’in saçları ise adeta alev alev parlıyordu. Uzun bir süre kendi iç alemlerine dalarak konuşmadan etrafı seyrettiler. Sonra anne, babalarının iyi geceler dileyen sesleri ile bu Dünya’ya geri döndüler.

“Biz yatıyoruz çocuklar, siz daha oturuyor musunuz?”

“Ben de uyumak istiyorum. Bu kadar temiz havadan sonra mis gibi uyuyacağıma eminim. Sen de geliyor musun Sevin?”

“Geleceğim ama önce su içmek istiyorum. Başka isteyen var mı?”

“Yok çocuğum. İyi geceler.”

“Beklememi ister misin Sevin?”

“Yok bekleme, ben suyumu içer gelirim. İyi geceler.”

Ekim kamarasına geçti. Yerleştirmeden bıraktığı birkaç parça eşyasını dolaba asmaya başladı. Bir taraftan da Sevin’in aşağı inip inmediğini seslerden anlamaya çalışıyordu. Tam çıkıp bakmayı düşündüğü anda kapısı vuruldu. Merakla kapıyı açtı.

“Ben sana neler yapacağımı söylemiştim. Bak daha ilk gecede benimle konuşmak istediğini söyledi.”

“Ne söylemek istiyormuş ki?”

“Bilmiyorum.”

“Niye, anlayamadığın bir şey mi söyledi?”

“Hayır hayır. ‘Konuşacak bir şey yok’ dedim. ‘Çok şey var’ dedi ‘Ama ben konuşmak istemiyorum’ dedim.”

“Bravo. En doğrusunu yapmışsın.”

“Ama daha sonra konuşacağım, yani ben isteyince.”

“Sevin bak, lütfen yanlış bir şeyler yapma. Sabih babayı bilmiyorum ama babam böyle şeylerden hoşlanmaz ve kaptanı işinden edersin.”

“Ben bir şey yapmayacağım merak etme. Sadece çocuk olmadığımı anlatacağım ona.”

“Bunu nasıl anlatmayı düşündüğünü öğrenebilir miyim?”

“Üzgünüm. Sen de o zaman göreceksin.”

“Bak aynı şeyi tekrar söyleyeceğim; sakın dönülmez bir hata yapma.”

“Ne demek istiyorsun Ekim?”

“Senin bazı konularda ne kadar özgür düşündüğünü öğrendim ama burası Türkiye ve burada bazı şeylere pek hoş bakılmaz. Acaba ne söylediğimi anladın mı?”

“Evet, yani sakın kaptanla yatma diyorsun.”

Ekim bir an sendelediğini zannetti.

Bu konu ancak bu kadar açık ve net dile getirilebilirdi ama bu Ekim’in normal karşılayacağı bir konuşma tarzı değildi. Cevap vermedi.

“Ne oldu Ekim? Öyle söylemek istemedin mi?”

“Bu kadar çirkin ifade etmen gerekmezdi. Samimi bir yaklaşımı kastetmiştim. Bu aşırı bir samimiyet bile olabilir demek istemiştim.”

“Hadi Ekim, ben senin ne düşündüğünü çok iyi biliyorum yani tahmin ediyorum. Merak etme, onu deli edeceğim ama asla yatmayacağım. Yani sen korkma.”

“Beni yanlış anlıyorsun Sevin. Senin yara almanı da istemiyorum ama büyüklere ters gelecek bir durum olmasını da asla istemem. Böyle güzel bir gezide ağzımızın tadı kaçmasın istiyorum. Aman Sevin çocuk değilsin, ne istiyorsan onu yap, karışmıyorum.”

“Ekim, ben seni asla üzmek istemem ve bilerek asla üzmem. Seni çok seviyorum ve yukarda söylediğim gibi ben artık gerçek ailem olarak seni görüyorum. Sen benim için çok değerlisin, bunu bil. İyi geceler.”

“Sana da iyi geceler. Sevin kapıyı usulca kapatıp gitti.”

Ekim duyduklarının etkisi ile yatağın üzerine oturup kaldı.

Sevin ailesiyle bir anda uzaklaşmıştı. Kendisi hiç öyle hissetmiyordu. O zaman ben haklıyım diye düşündü. Gürkan’a söylediklerinde haklıydı yani. Sevin’e duyduğu acıma hissi, biraz önce duyduğu kızgınlığı alıp götürdü. Ne kadar o vaziyette oturduğunun farkında değildi. Sevin’le konuşmadan uyuması mümkün değildi. Usulca kapıyı açtı. Ve Ediz Kaptan’la yüz yüze geldi.

“Pardon. Ne oldu kaptan, bir problem mi var?”

Ediz bir an duraladı ve ardından; “Yok bir ses duydum da nedir diye bakmak istemiştim. Kusura bakmayın rahatsız ettim. İyi geceler” dedi.

“Size de iyi geceler kaptan.”

Ekim kapıda bir an durdu. Sevin’e gidip gitmeme konusunda kararsızdı. Ama o daha kararını veremeden Sevin kapısını açtı ve Ekim’i kolundan tutarak kamaraya çekti.

“Ne oluyor Sevin?”

“Bir şey yok kardeşim. Sadece kaptan konuşmak istediğini bir kez daha söylemek için geldi.”

“İnanmıyorum ya. Ya benim yerime babam açsaydı kapısını?”

“Sana ne söylediyse aynısını ona da söylerdi Ekim.”

“E ne dedin?”

“‘Gündüz ne oldu, yarın konuşuruz’ dedim. Ama o ısrar etti. Ben de senin gibi ‘Şimdi babamlar kalkacak, lütfen git’ dedim. Ama ‘Söz almadan gidemem’ dedi. Ben de ‘peki’ dedim ama asla konuşmam.”

“Sen çılgınsın benim deli kardeşim.”

“Sen nereye gidiyordun?”

“Sana geliyordum. Söylediğin şey beni çok etkiledi. Senin güzel bir ailen var, neden öyle söyledin?”

“Biliyorum Ekim, onlar beni çok seviyorlar. Ben de onları çok seviyorum. Ama inan birçok kez, kendimi onlara uzak hissettiğim zamanlar oldu. Niye beni anlamıyorlar diye isyan ediyordum, kendimi anlatamadığımı düşünüyordum. Ama şimdi birçok şeyi çok iyi anlayabiliyorum. Ben bazen sadece onları memnun etmek için bazı şeyler yapmak istediğimde, onlar benim neler hissettiğimi anlamadılar. Sadece benim memnun olmamı istediler.”

“Seni anladığımı söyleyemeyeceğim.”

“Bak Ekim, bir keresinde anneler ve babalarla ilgili bir ödev vermişlerdi. Ben bütün duygularımı anlatan çok güzel bir şarkı yaptım. Ödev notumu aldıktan sonra bu şarkıyı ikisine dinlettim. Bu yalnız sizin için, başka kimse bunu duymayacak dedim. Onlar ne yaptılar biliyor musun? Bu demoyu orkestra arkadaşlarıma vermişler ve onların çalışmalarını istemişler. Ve ilk konserde birinci parça bitip ikinci şarkıya girmek için beklerken bu parça çalmaya başladı.”

“Ne güzel işte sana sürpriz yapmışlar.”

“Bak sen de anlamıyorsun beni Ekim. Ben kimseye bu duygularımı anlatmak zorunda değildim anlatmam da. Bu yalnızca üçümüz içindi. Çok kızdım ve kırıldım. Ve o parçayı ne o akşam ne de başka zaman bir daha söylemedim. Başka şeyler de var. Mesela onlara bir konu hakkında fikirlerini sorduğumda, hiç cevap yoktur; ‘Sen nasıl istersen öyle yap’ derler. Halbuki ben onların istediğini yapmak istemişimdir. Aman boş ver. Aile ne demek, ben onu seninle anlamaya başladım. Bak seni kızdıracak şeyler yapıyorum veya yapmamdan korkuyorsun. Beni sürekli uyarıyor, kızdığında da hemen affediyorsun. Benim ablam gibisin. Ben daha önce yaşamadığım duyguları yaşıyorum. İnan seni üzecek hiçbir şey yapmayacağım veya sana söylemeden yapmayacağım.”

Ekim kardeşine sarıldı.

“Benim çok mükemmel bir ailem var. Senin anlattığın duygu karmaşalarını asla yaşatmadılar bana. Her şeyimle ilgilendiler. Onları çok seviyorum. Ama seni de çok seviyorum. Bu başka bir şey. Bu kadar kısa zamanda birine bu kadar büyük bir sevgiyle bağlanmak, inanamıyorum. Ben artık seni kendimden ayrı asla düşünemem. Keşke hiç Amerika’ya gitmesen.”

“Evet ama anladığım kadarıyla bu kısa sürecek. Sonra hep beraber olacağız. Ama bu söylediklerimi yanlış anlama Ekim; ben annemi ve babamı çok seviyorum. Onlar bana çok iyi davranıyorlar ve benim iyi hııımmmm neydi?..”

“Senin iyi yetişmen için.”

“Evet iyi yetişmem için en iyi okullara gönderiyorlar. Bu daha başka bir şey ve ben anlatamıyorum ama anlamıyorum da…”

“Ama galiba ben anlıyorum. Aslında daha önce hiç de dikkatini çekmeyen bazı şeyler şimdi anlam kazanıyor, değil mi?”

“Evet. Aslında belki ben kötü düşündüm. Sanki kendilerine ait bir şeye iyi bakıyorlardı.”

“Yanlış yorumluyorsun Sevin. Babam bana daima, ‘Hayatta yapacağın her şeyi kendin için yapacaksın’ der. Okuyacağım okulu bile benim seçmemi istedi bu yüzden.”

“Benim babam da benim seçmemi istedi. Ama ‘Sesin güzel değerlendirebilirsin’ dedi.”

“E iyi ya işte, sana yardımcı da olmuş. Seni hiç sormadan kendi istediği bir okula gönderse daha mı iyi olurdu?”

“Ama bana sormadan önce gideceğim okul için araştırma yaptığını söyledi sonra bana.”

“Bak Sevinciğim, sen yanlış anlıyorsun Sabih babayı galiba. Bunlar seninle ne kadar ilgilendiklerini anlatmıyor mu?”

“Ayrıca eğer senin ailen sana gerçeği anlatmasaydı, ben bunları asla öğrenemeyecektim.”

“Evet ama unuttuğun bir şey var. Benim ailem benim bir ikizim olduğunu biliyor ama senin ailen tek yakının olan halanın öldüğünü biliyorlar. Belki de bilmemenin daha doğru olacağına karar verdiler. Neyse sen artık bunları kafana takma. Ben varım ve daima beraber olacağız. Seni seviyorum. Haydi iyi uykular.”

“Ben de çok seviyorum. İyi geceler.”

Ekim yatağına yattı ama çok uzun bir süre uyku tutmadı. Sanki Sevin’in anlatmadığı bazı şeyler var gibi gelmişti. ‘Neyse böyle vesvese yapmanın hiç gereği yok. Ben de saçmalamaya başladım’ deyip uyumak üzere yan döndü.

Sabahleyin annesi uyandırmaya gelene kadar derin bir uykuya çekmişti Ekim.

“Kızım bu ne uykusu. Temiz hava ikinizi de çarptı galiba. Hadi kalk, kardeşini de kaldır. Biz yukardayız. Masa da hazır aslında. Seher’le Sabih kahve içiyorlar.”

“Tamam anneciğim. Akşam biraz sohbet ettik herhalde o yüzden uyuyup kaldık. Ben şimdi kaldırırım Sevin’i.”

Sevin’in kapısına gittiğinde o da kamaradan çıkmak üzereydi.

“Günaydın. Vallahi deliksiz uyumuşum. Sen kalkalı çok oldu mu?”

“Hayır canım şimdi kalktım. Hem de bıraksalar daha uyurdum herhalde, annem kaldırdı. Kahvaltı hazırmış, bizi bekliyorlar.”

“Ben sana bakıp mayolarımızı giyelim mi diyecektim ama hadi o zaman daha fazla bekletmeyelim.”

“Günaydın. Çok özür dileriz geciktik.”

“Hiç önemli değil çocuklar. Netice de tatildeyiz değil mi ama. Sadece ‘Uykuda geçen zamanınıza yazık’ diye düşünmüştüm. Şaka şaka. Siz gençsiniz bol bol uyuyun, güzelleşin. Biz de bu güzellikleri seyredelim.”

“Vallahi Tahir, ağzın öyle iyi laf yapıyor ki sana yetişmek mümkün değil.”

“Tabii benim babam çok da güzel şiirler yazar Sabih Baba.”

“Hiç şaşırmadım. İnsanın evi sizin gibi olursa insan şair de olur, ressam da.”

“İşte buna içilir ama sadece çay. Haydi hanımlar bu kadar iltifat ettik ama bir bardak çayımızı veren yok. Gel Yavuz gel. Ne varsa yine sende var. Hadi bizim çayları ver.”

“Demek öyle Tahir Bey, beni de bir kalemde siliverdiniz. Dönünce sorarım ben. Yavuz mu yaman ben mi?”

“Eyvah! Sana bir şey demedim ben Hacer Hanım. Ben kızları kızdırmak istemiştim. Yavuz Kaptan nerede oğlum? Hadi çağır da birlikte kahvaltı edelim. Hem de ne yapacağız konuşalım.”

“Geldim Tahir Bey, hepinize günaydın. Nasıl iyi uyuyabildiniz mi? Gerçi genelde ilk gece deliksiz uyur konuklar.”

“Evet valla hepimiz misler gibi uyumuşuz. Hele kızlarımızı neredeyse zorla kaldırdık yataklarından.”

“Aman baba. Biz Sevin’le sohbet ederken saatin kaç olduğunu unutmuşuz. Özür dileriz. Bu kadar acıktınızsa keşke bizi beklemeseydiniz.”

“Aşk olsun kızım, sizler masanın çiçeklerisiniz. Siz olmadan olur mu?”

Ekim bu konuşmalar sırasında kaptana yan gözle baktığında onun huzursuz bir şekilde kıpırdandığını gördü.

Bu arada gözlerinin de hiç uyumamış gibi kırmızı ve şiş olduğunu fark etti. Dönüp Sevin’e baktı. O hiç kaptanın olduğu tarafa bakmadan annesiyle konuşmaktaydı.

“E Kaptan, bu günkü rotamız belli mi?”

“İsterseniz hemen çıkalım, isterseniz denize girip çıkın öyle devam edelim. Siz de uygun bulursanız Mudanya’ya devam edelim diyorum.”

“Çok iyi, ne dersiniz hanımlar kahvaltıdan sonra bir deniz partisi yapalım mı?”

“Evet evet, güne çivi gibi başlayalım. Aslında bu işi kahvaltıdan önce yapalım yarın.”

“Doğrusu aslında o. Şöyle yüzünü denizde yıkayacaksın. Bir anda ne uyku kalır ne uyuşukluk. Ben varım. Yarın sabah ilk iş deniz.”

Tabii kahvaltı faslından sonra ‘Karnımız tok, biraz vakit geçsin’ falan derken denize girip çıkmalarıyla saat on biri buldu. Hiç rüzgâr yoktu. Deniz çarşaf gibiydi.

Ekim eline kitabını alıp üst güverteye uzandı. Sevin mayosunu değiştirmeye gitmişti. Kaptan da ortalarda yoktu. Biraz sonra kaptan yukarı çıktı. Elinde çok güzel bir dürbün vardı.
-Buyurun Tahir Bey, Sabih Bey. Deniz yolculuğunda olmazsa olmaz dürbündür. Hem kuşları seyredersiniz hem de güzel yerleri. Ben yola çıkıyorum, size iyi seyirler.”

“Size de iyi seyirler kaptan.”

Ediz işinin başına dönerken mayosunu giymiş gelen Sevin’le karşılaştı.

Sevin hafif bir selam vererek yanından geçerken, Ediz’in “Bu kadar kısa bir sürede bu değişimin sebebini çok merak ediyorum” diye fısıldayan sesini duydu. Hafifçe irkilse bile duymamış gibi normal davranıp yürümeye devam etti Sevin.

“Ne oldu Sevin? Bir şey mi söyledi kaptan. Yüzü bana dönük olduğu için dudaklarının kımıldadığını gördüm ama sen cevap vermedin.”

“Galiba kaptan daha çok kendi kendisiyle konuşuyordu.”

“Kendi kendine demek istiyorsun herhalde. Ne dedi peki, duydun mu?”

“Benim duymak istediğimi söyledi. Artık benim çocuk olmadığımı anlamış.”

“Bu o kadar önemli mi sence?”

“Evet, bunu hissetmesini çok istemiştim. Saçlarımı bile bunun için boyattım.”

“Hâlâ bu renkte kalmaya devam edecek misin?”

“Hayır, rengin görevi bitti.”

“Senin bu düşündüklerini kısacık ifade etmen çok hoşuma gidiyor.”

“Sen Gürkan’ı aramadın.”

“Gündüzleri Gürkan uygun olduğu zaman beni arayacak. Ama akşamları dokuzda, ben netten arayacağım. Sahi bu konuyu kaptanla konuşmam lazım.”

“Kaptana soracağınız soruya belki ben yanıt verebilirim. Bu arada size soğuk kola ikram edebilir miyim? Aslında şu arka tarafta gördüğünüz yakışıklı beyler gönderdi size. Afiyet olsun.”

Kızlar bardaklarını kaldırarak babalarına teşekkür ettiler.

“Şey Yavuz. Ben akşamları İnternet’e bağlanmak istesem, mümkün mü?”

“Tabii Ekim Hanım. Hem yanaştığımız yerlerden elektrik alma şansımız olabilir hem de bu tip işler için küçük bir jeneratörümüz var. Hiç sorun değil.”

“Çok sevindim. Sağ ol Yavuz, bunlar da çok makbule geçti.”

Hava o kadar durgundu ki yol aldıkları halde hiç esinti yoktu ama buna rağmen hoş bir serinlik vardı. Etrafta manzara o kadar güzeldi ki Ekim elindeki kitabı yanına bıraktı.

Kaptan bu arada nefis cd’ler çalıyordu.

“İnanılmaz bir zevk bu. Teknenin insana bu kadar huzur verebileceğini söylerlerdi de anlamazdım. Meğer ne kadar haklılarmış. Ne düşünüyorum biliyor musun Sevin. Balayı için bundan daha güzel bir yer düşünülebilir mi?”

“Nasıl? Yoksa hemen evlenecek misin?”

“Hayır hayır, tabi ki hayır. Ama ‘Etrafta hiç yabancı birileri olmadan sevgilinle baş başa bir balayı ne kadar güzel olur’ diye düşündüm.”

“Bunu enişteye hemen söyleme sakın. Yarın evlenmek ister eminim.”

Ekim Gürkan’ın söylediklerini düşünerek gülümsedi. Farkında olmadan düşünceleri arabada yaşadıkları anlara gitti. Ve yine farkında olmadan derin bir nefes aldı. Yüzündeki ifadeyi kendisi göremediği için, Sevin’e neler ifade ettiğini bilmesi mümkün değildi. Sevin, kardeşinin böyle çok özel şeyleri paylaşmaktan hoşlanmadığının öğrendiği için birşey söylemedi. Aksine onu, düşündüğü şeylerle baş başa kalabilmesi için yalnız bırakıp arka tarafa geçti.

“Kızım, bol bol yağlanıyorsunuz, değil mi? Sonra fena canınız yanar. Gerçi hepimiz biraz yanığız ama… Burada serin serin fark etmeden kavrulur insan.”

“Biz ikimiz de krem sürdük. Size de getirdim. Hadi siz de sürün. Babamlar tavla mı oynuyorlar?”

“Başka türlü vakit geçmez diyorlar ama Tahir yarından itibaren gemicilik derslerine başlıyormuş.”

“Hadi hayırlısı. E belli mi olur, belki de teknemizi Tahir baba kullanır.”

Arka tarafta Ekim’in telefonda konuştuğu görülüyordu. Gürkan’la konuştuğu da yüzünün ışıltısından belli oluyordu.

“Sermin anne, bana sorarsan Ekimler fazla uzatmadan evlenecekler.”

“Nereden çıktı kuzum bu?”

“Ben söylüyorum işte. İstersen inanma, istersen inan.”

“Tabii bu onların bileceği bir şey ama çok erken daha. En azından okulu bitirse Ekim.”

“Belki ben de evlenirim.”

“Aman Allah’ım, neler söylüyorsun sen. Türkiye’ye gelince sana bir haller oldu. Evlen evlen biz de minik bebeler severiz. Çok da güzel olur vallahi. İyi de okul, müzik. Bunlar ne olacak?”

“Gönül bu anne. Bakarsın vazgeçmem gerekir.”

“Kim kızım bu? Bizim bilmediğimiz biri olduğu kesin. Söylemeyecek misin?”

“Henüz değil. Daha olmadı.”

“Ne olmadı?”

“O âşık olduğunun farkında değil.”

“Sen aşık mısın?”

“Olmak üzereyim.”

Sermin’le Seher birbirlerine baktılar.

“Ben kamaraya gidiyorum. Arkadaşımı arayacağım, birazdan gelirim.”

“Herhalde onu aramaya gidiyor. İyi de iki arada bir derede kimi tanıdı bu kız? Ekim biliyor mu acaba? Ama sorup onu da zor durumda bırakmayalım, nasıl olsa yakında öğreniriz.”

“Sen haklıymışsın Seher. Hakikaten Sevin’in hızına yetişmek imkânsız. Hemen âşık oluyor, sen anca alışırken o bıkıp başkasını buluyor.”

“Evet, maalesef bizim kız biraz ayran gönüllü. Bakalım ne zaman başını sarp bir kayaya çarpacak?”

“Ne oldu Seher? Kim kafasını çarpacak?”

“Yok bir şey Sabihciğim. Öylesine konuşuyoruz.”

“Kaptan soruyor, denize girmek ister misiniz diye. Yoksa yola devam edecekmiş.”

“Ne dersiniz? Bence böyle gayet güzel. Ama son kararı hanımlar versin.”

“Ne oldu babacığım, neye karar vermek gerekiyor?”

“Kaptan denize girmek ister miyiz diye soruyor.”

“Yok ben girmek istemiyorum. Ne zaman yemek yiyeceğiz. Ben onun için gelmiştim.”

“Yavuz sen kaptana söyle tam yol devam edelim. Vakitlice gidersek, Mudanya’yı dolaşırız.”

Hacer Hanım masayı hazırlamaya başlamıştı bile.

“Hacer Hanım, inşallah çok hafif şeyler vardır yemekte. Yiyip içip yan gelip yatacağız. İşimiz zor vallahi.”

“Merak etmeyin Tahir Bey. Bol yeşillikli tavuklu salata yaptım. Sadece onu yiyeceksiniz.”

“Oh harika olmuş bence. Akşamları hayli besleniyoruz zaten. Acaba buralarda balık falan tutamaz mıyız?”

“Eğer oltamız olsaydı şansımızı denerdik ama hiç düşünemedik.”

“Siz düşünmediniz ama kaptanın demirbaşlarının arasında daima bir oltası vardır Tahir Bey. Siz hiç merak etmeyin. İstediğiniz zaman ben size hazırlarım.”

“Harikasınız ya. İşte tecrübe bu kardeşim. Neyin, ne zaman lazım olacağını bilmek lazım, değil mi?”

“Tam not aldınız çocuklar bizden. Bir de şöyle baba bir balık yakalasak ama bize bir balık da yetmez, kalabalığız. Hadi öğleden sonra şansımızı deneyelim Sabih. Ne dersin?”

“Bayılırım. Ben çocukken balık tutanları görünce oradan ayrılamaz, saatlerce seyrederdim onları. Nedense daha sonra da hiç kısmet olmadı balık tutmak. Yani benim için eşsiz bir deneyim olacak. Ayrıca balık tutarsak da harika olur. Acaba bu zamanda ne balığı olur?”

“Sanırım istavrit zamanı şimdi. Şöyle kocaman birkaç tane levrek yakalasak… Bakalım kaptanın oltası, düzeneği ne. Eğer varsa sıyırtma atarız, belki o zaman büyük balık yakalarız. İşte ziyafet o olur.”

“Hadi bakalım balık hayâliyle tavuk yiyelim. Görünüşü çok güzel. Kızım, Sevin nerede?”

“O kamarasına gitti, hemen geleceğim demişti ama herhalde uyudu Ekim bakar mısın kızım?”

“Tamam anne bakıyorum.”

Gerçekten de Sevin mışıl mışıl uyuyordu.

Yavaşça saçlarını okşadı. Sevin gözlerini açıp Ekim’e baktı. Minik bir kız çocuğu gibi görünüyordu o an. Yanakları kızarmıştı.

“Aaa ben uyumuş muyum? Saat kaç oldu ki?”

“Saati boş ver ama hemen kalkarsan iyi olur. Yemek yemek için seni bekliyoruz.”

“Keşke beklemeseydiniz, çok mu uyudum acaba?”

“Aldırma be Sevin. Tatildeyiz, gerisini düşünme. Hadi çıkalım. Mayonu değiştirdin herhalde.”

“Ben denize girmem diye mayo giymedim ama hemen giyerim, galiba sen yine güneşlenmek istiyorsun.”

Yukarı çıktılar, hepsi çok acıkmıştı. Büyük bir iştahla yemeye giriştiler. Kimsenin sesi soluğu çıkmıyordu.

“İnanmıyorum biz kahvaltı edeli şunun şurasında kaç saat oldu ama hepimiz açlıktan ölüyormuşuz. Doğrusu bu salata fikri kimindiyse çok iyi oldu. Bu kadar saldırdık ama hiç olmazsa kalorisi düşük bir öğünle geçiştirdik. Nasıl hanımlar, sizlerin hislerine tercüman olabildim mi?”

“İlahi baba. Ben de hiç babamdan bu tarz bir konuşma duymamıştım, hayırdır inşallah, diyordum kendi kendime.”

“E kızım bu kadar bayanla yan yana olunca biz de öğreniyoruz bazı şeyleri.”

“Ama aslında hepimizin dikkat etmesi gereken konular Tahir. Biliyorsun belli yaşlardan sonra aldığın her gram sana çok garantili bağlanıyor ve bir daha kolay kolay kurtulamıyorsun ondan.”

“Haklısın dostum. Bu kadar güzel hatunun yanında bizim de dikkatli olmamız gerekiyor.”

“Kaptan, biz demin konuşuyorduk da Yavuz bize sizin oltanız olduğunu söyledi. Ne dersiniz şansımızı denesek mi? Hatta siz de belki sıyırtma da vardır. O zaman büyük balık şansımız da olur. Bakarsınız akşama ziyafet çekeriz.”

“Merak etmeyin Tahir Bey. Çok güzel oltam var hatta benim de sıkça kullandığım sıyırtmam da var. Buralarda şansımız çoktur diye düşünüyorum. Üstelik çok da lezzetli balıklar yiyeceğimize eminim. Bizim oraların balıklarından sonra buradaki balıklar çok lezzetli geliyor bizlere. Siz zaten bu balıklara alışıksınız. Yavuz hazırlıklara başlamış bile, siz hiç merak etmeyin. Akşama menü balık olacak ben buna inanıyorum.”

Bütün bu söyleşi süresince kaptan Sevin’e yan gözle bakmadığı gibi Ekim’e de bakmamaya, göz göze gelmemeye dikkat ediyor gibi geldi Ekim’e. Ya akşam Sevin’in kapısının önünde yakalandığı için ya da Sevin’in aralarındaki konuşmaları kendisine anlattığını tahmin ettiği için tedirgin herhalde, diye düşündü. Denizde oldukları için hepsi şort giyiyordu. Ama Ediz, şort ve atlet şeklindeki tişörtü ile moda mecmualarından fırlamış gibiydi. Gerçi Yavuz da aynı şekilde çok yakışıklıydı. İkisi de koyu bronz rengi tenleri ile birer heykeli andırıyorlardı. Ve kesinlikle onlar da bunun farkındaydılar.

Büyükler yemekten sonra kestirmek için kamaralarına çekildi.

Ekim ve Sevin bilgisayardan müzik dinlediler bir süre, daha sonra ön tarafa geçerek güneşlenmeye başladılar. Hareket hâlinde olmalarına rağmen çok sıcaktı. Yavuz sık sık soğuk içecekler getirerek kızları serinletmeye çalışıyordu. Buna rağmen ikisi de güneşin altında uyuya kaldılar.

Ediz onların uyuduklarını fark etti. Kendi kendisiyle mücadele ediyordu. Eğer uyandırmazsa, kesin ikisi de rahatsız olacaklardı ama onlarla özellikle Ekim’le göz göze gelmek istemiyordu. Dün akşam Sevin’le konuşmak için onun kamarasının önünde dolaştığını kesin anlamıştı Ekim. Anlamasa bile büyük bir olasılıkla Sevin anlatmıştı. Daha önce Ekim’e Sevin hakkında söylediklerinden sonra, garip bir çelişki içinde olduğunu anlamasını hiç istemiyordu. Ama daha fazla tereddüt etmeden buruna doğru ilerledi.

“Ekim Hanım, Sevin Hanım!”

En ufak bir hareket yoktu. Bir kez daha seslendi. Ne yapması gerektiğini düşünürken Sermin Hanım’la Tahir Bey yukarı çıktılar. Ve kaptanın kızlara seslenişini duydular.

“Hayrola kaptan, kızlar uyudu mu yoksa bu güneşin altında?”

“Maalesef uyumuşlar. Ben kitap okuyorlar diye pek dikkat etmiyordum ama sonra uyuduklarını fark ettim. Güneş çarpmasın diye uyandırmaya çalışıyordum. Hah onlar da uyanıyorlar. İzninizle ben yerime döneyim. Fazla bir yolumuz kalmadı. Herhalde Mudanya’da dolaşmak istersiniz. Güzel çay bahçeleri falan vardır. Ya da balık tutmak isterseniz hemen başlamanız gerekecek.”

“Tamam tamam kaptan. Sabih de geliyor. Biz şansımızı bir deneyelim bakalım.”

Tahir Bey, Yavuz’un getirdiklerine bakmak ve Sabih’i beklemek için arkaya geçti.

“Kızım bu güneşin altında uyunur mu? Güneş çarpacak ikinizi de. Gezi burnunuzdan gelecek Allah korusun. Neyse ki kaptanın dikkatini çekmiş hareketsiz yatışınız. Hemen kalkın oradan, bu günlük bu kadar güneşlendiğiniz yeter. İyi ki şimdiki güneş yağları çok yüksek oranda koruyor. Düşünüyorum da biz eskiden yanmak için güneş yağı kullanırdık, halbuki şimdi koruma faktörü ne kadar yüksekse o kadar makbul, değil mi?”

“Evet anneciğim ama senin anlattığına göre siz güneş yağı kullanır ve felaket yanarmışsınız. Canınız yanarmış. Halbuki şimdi hiç canın yanmadan yanıyorsun evet biraz uzun sürüyor ama.”

“Ben en iyisi gidip bir duş alayım, fena halde terlemişim. Sen de geliyor musun Sevin?”

“Tabii tabii. Ben de doğru duşa. Hem ancak kendime gelirim. Ama öyle güzel rüya görüyordum ki…”

“Kimi görüyordun mu diyeyim, yoksa neredeydin mi diyeyim?”

“Hiçbiri değil. Harika bir konser veriyorduk, ortalık yıkılıyordu ve herkes ‘Sevin! Sevin!’ diye bağırıyordu.”

“Anlaşılan sen şarkı söylemeyi bayağı özledin, değil mi?”

“Hı hı, hem de çok. İnan bağıra bağıra şarkı söylemek geliyor içimden.”

“İyi de niye söylemiyorsun? Bundan şikâyet edenin olacağını sanmıyorum. Hatta neden kaptanın gitarını almıyoruz. Hadi işimizi bitirelim de buna sonra karar verirsin. Belki hemen olamayabilir bu program. Sanırım Mudanya’yı şöyle bir turlarız diye düşünüyorlar. Güzel çay bahçeleri varmış deniz kenarında. Belki akşam çayımızı orada içeriz.”
 

*

 
Tahir Bey, büyük bir zevkle sıyırtmasını teknenin kenarından salladı.

“Haydi rastgele Tahir. İster misin ilk atışta kocaman bir balık yakalayasın.”

“Keşke Sabih. Akşama nefis bir ziyafet olur o zaman. Sahi siz buraların balıklarını özlemiyor musunuz?”

“Vallahi özlemediğimi söylesem yalan olur. Evet, orada da çeşitli balıklar yiyoruz ama hani akşam üstü gidersin balıkçıya hangisini canın çekerse alırsın. Götürürsün eve temizlersin, çıtır çıtır kızartır yersin, o başka bir zevk inan. Ben üstelik daha doğrusu biz balığı da çok severiz aslında. Neyse hadi bakalım hayırlısı.”

Sonra işten güçten derin bir sohbete daldılar. Tahir Bey arada sırada ‘Şansımız yok galiba’ diye söyleniyordu ki birden elindeki oltanın kuvvetli bir şekilde çekildiğini hissetti.

“İnanmıyorum, nihayet geldi. Hem de bence kocaman bir şey geldi.”

“Aman Tahir kaçmasın, hemen çekelim bari.”

Onların bu seslerine hanımlar da yanlarına geldi. Ve Tahir büyük bir törenle balığı çekti.

“Aman Allah’ım, ben de seni kocaman bir şey zannetmiştim, rezil ettin beni. Kopardığım gürültüye değseydi bari.”

“Tahir haksızlık etme, hiç de yabana atılır bir büyüklük değil bu. Herhalde hepimize yetecek irilikte bir balık beklemiyordun, değil mi?”

“Valla ne yalan söyleyeyim. İki tane yakalarsak hepimize yeter diye düşünüyordum” diyerek balığı çıkarttı. Bu arada Mudanya’ya geldikleri için oltayı topladı.

“Tahir Bey, ben bu balığı buzluğa kaldırayım. Yarın yine yakalarsanız, yarın akşam yaparız balık ziyafetini.”

“Tamam oğlum. Sağ ol.”

Bu arada kaptan iskeleye yanaşmıştı bile.

“Efendim, istediğiniz zaman kıyıya çıkabilirsiniz. Ben size danışmadan kıyıya yanaştım ama burası müsait olduğu için direk yanaştım. Ama isterseniz açıkta kalayım. Zodyakla kıyıya çıkarsınız o zaman.”

“Yok yok, böyle çok iyi, değil mi?”

“Evet evet böyle kalalım. Hadi inelim bakalım. Çayımızı içelim, biraz dolaşalım. Bakalım güzel yemek yiyebileceğimiz yerler var mı? Yoksa teknede yeriz yemeğimizi.”

“Eğer arzu ederseniz balık yiyelim kıyıda.”

“Hayır. Yarın akşam kendi balığımızı yeriz mis gibi.”

“Kesin Tahir Bey. İlk gün attığınız oltaya balık geldiğine göre şansınız açık demektir bence.”

“Hadi o zaman, herkes aşağı.”

Onlar daha tekneden inmeye çalışırlarken etrafın dikkatini çektiler.

Birbirine su damlası kadar benzeyen ama saçları ve giyim tarzları hayli farklı iki güzel kız bakanların, kim bunlar diye merak edip tekrar bakmalarına sebep oluyordu. Meydanda bir çok çay bahçesi vardı ve bayağı kalabalıktı ortalık.

“İyi ki üstümüzü değiştirmişiz. Bu kadar dikkat çekebileceğimiz aklıma gelmemişti doğrusu. Senin o minicik şortunla buraya inseydik, inan etrafımızda halka olurdu kalabalık.”

“Aşk olsun Ekim, sanki senin şortun benimkinden çok farklı mı?”

Kızların bu konuşmasını duyan Seher Hanım dayanamayıp lafa karıştı.

“Tabii tabii kızım. Ekim’in şortundan sana giydiğin gibi iki tane şort olur herhalde.”

“Ya uğraşmayın benimle. Onunla çıkmadım ya buraya.”

“Sana kalsa öyle gelecektin de.”

“Tamam tamam, babam uyarmasa öyle gelirdim, ben nereden bileyim böyle olacağını.”

Çok güzel çiçeklerle dolu, bembeyaz örtülerin üzerine vazolara koydukları kırmızı çiçeklerle daha da davetkâr hâle gelmiş bahçeye geçip oturdular.

“Şimdi burada kuru kuru çay içeceksiniz. Ben size ne güzel kek yapmıştım halbuki.”

“Meraklanma Hacer Hanım. Senin kek inan yarına kalmaz. Ama bak burada da çok güzel pastalar var. Garsona soralım bakalım neli pasta varmış.”

“Buyurun beyim. Ben sorunuzun cevabını vereyim. Patronun hanımı Almandır ve pastalarımızı yenge yapıyor. Hemen hemen bütün meyvelerden pastalarımız var. En son gelen ve en taze olan çilekli pasta. Arzu ederseniz çilekli ya da ne isterseniz ondan servis yapalım.”

“Ne güzel. Siz bize ortaya servis tabağına hangi meyvelerden varsa karışık getirin. İsteyen istediğini yesin. Geri kalanı da yanımızda götürürüz. Her zaman böyle şanslı olamayız.”

Gerçekten de gelen pastalar çok güzeldi. Asla malzemeden çalmamışlar ve hakkıyla çok güzel ve leziz tatlar çıkmıştı ortaya. Ama gerçekten de en güzeli çilekli ve ananaslı olandı. Anlaşılan akşam üstleri Mudanyalıların buluşma yeriydi buralar. Her bahçe doluydu neredeyse. Ama pastaların o enfes görünümleri ve tatları, oturdukları bahçeyi hepsinden daha popüler yapmıştı. Zira en kalabalık yer burasıydı.

Onlar etrafı seyrederlerken yakınlarda oturanlar da onları seyrediyordu. Birbirine bu kadar benzeyen iki kız ama yanlarında onlara hiç benzemeyen dört büyük. Kim bilir ne hikayeler uyduruyorlardı kendilerince. Burası belki de akşamın bu saati oluşu nedeniyle bayağı hareketliydi. Güzel balık restoranları falan da vardı ama oy birliğiyle bu akşam yemeklerini teknede yemeye karar verdiler.

Gün batımında ortalık daha da masalsı bir hâle döndü.

Her nedense o akşam gün batımındaki hüzün, burada bile yakaladı onları. Bu duygular içinde Ekim sevgilisini düşündü.

“Keşke şimdi Gürkan da burada olsaydı. Şimdiden özledim.”

Ekim bunu çok alçak bir sesle kardeşine söylemişti ama annesinin kendisine bakmasından, onun da duyduğunu anladı Ekim ve ister istemez hafifçe kızardı. Bunu gören Sermin Hanım, uzanıp kızının yanağını okşadı.

“Tabii ki öyle hissedeceksin çocuğum. Bu kadar güzel bir yerde böyle düşünmen normal değil mi?”

“Ne oldu Sermin? Bir sorun mu var?”

“Hayır Tahir. Sen bu tarafı duymasan daha iyi olur.”

“Anlaşıldı hanım, sustum.”

Sesler kesilince bu kez Sevin kardeşinin kulağına uzandı; “Bak benim sevgilim burada ama o sevgilim olduğunu bile bilmiyor” dedi muzipçe. Ekim sadece gülümsedi. Buna verecek cevap bile bulamazdı. Ve bu ilişki ne olacak diye merak etmeye başlamıştı. Ediz’i mi Sevin’den uzak tutmak gerekiyordu yoksa Sevin’i mi Ediz’den daha anlayamamıştı ama bir şekilde onların baş başa yalnız kalmalarına fırsat vermemek istiyordu Ekim. İstiyordu da bunu nasıl yapabileceğini bilmiyordu henüz. Dün akşam tesadüfen Ediz’i görmüştü ama…

“Ekim ne düşünüyorsun?”

“Bir şey düşünmüyorum. Öyle boş boş etrafı seyrediyorum.”

“Hayır. Eminim sen bir program yapıyorsun.”

“Sevin. Hadi biraz yürüyelim anne. Belki ilginç bir şeyler vardır, alırsınız.”

“Niye biz alıyoruz da siz almıyorsunuz Ekim?”

“Siz alışverişe bizden daha meraklısınız, diye düşünmüştüm.”

“Hadi biz burada oturup keyif yapalım, siz alışveriş yapın.”

“Hadi Sabih. Zaten teknede sürekli oturuyoruz, biraz hareket olsun. Hem ben yalnız olursam nasıl kendimi kaybederim en iyi sen bilirsin.”

“Tamam tamam. Bu yönünü hiç düşünmemiştim.”

Şöyle küçük bir tur attılar ama pek alacak bir şey bulamadılar.

Kendileri, üzerlerine dikilen bakışlardan rahatsız oldukları için hemen geri döndüler.

“Çabuk döndünüz Sermin Hanım. Ben siz geç gelirsiniz diye düşünmüştüm.”

“Vallahi burada kendi evimizde gibi oturup, etrafı buradan seyretmek daha güzel Yavuz. Haksız mıyım Tahir?”

“Tabii daha keyifli. Hem yemek saatine kadar da iki el tavla atarız Sabih’le. Ne dersin Sabih?”

“Sen benimle uğraşmasan da epey iddialı bir oyuncu olan kaptanla oynasan bence daha iyi edersin. Ne dersin çağıralım mı kaptanı?”

“İyi mi oynarmış Ediz Kaptan?”

“Yavuz öyle söyledi. Galiba şampiyonluğu bile varmış.”

“Ooo bayağı dişli desene dostum. Ben o kadar iddialı değilim yahu. Gel senle iki zar atıp eğlenelim. Şunun şurası maksat güzel vakit geçirmek.”

“Oldu o zaman.”

“Buyurun babacığım tavlanız, biz de seyredelim. Gel Sevin. Sen babanı, ben babamı tutalım. Bakalım ne olacak. Ama öyle kuru kuru oynamayın. Bir ödülü olsun kazananın. Tabii bizim de faydalanacağımız bir şey olmalı.”

“Aman çocuklar, yapmayın Allah aşkına.”

“Doğru söylüyor Ekim. Hadi bakalım. Kaybedene ceza mı, yoksa kazanana ödül mü?”

“Kaybedene ceza olmaz. Kazananın ödülünden biz de istifade edelim, değil mi ama?”

“Tamam o zaman ben söylüyorum. Bundan sonraki yanaşacağımız yer Gemlik. Ve orada mutlaka güzel restoranlar vardır. Kaybeden hepimizi yemeğe götürsün yarın akşam.”

“Tamam o zaman. Böyle cezaya can kurban. Ben kabul ediyorum.”

“Ben de kabul ediyorum. Ama kızlar oyunu iyi takip edin. Sabih bizi yemeğe götürmek için hile yapıp kaybedebilir.”

“Ha ha ha. Bu da iyi valla.”

Onlar da sahilde gezenlerin dikkatini çekiyorlardı. Hatta bazıları onları yabancı zannettikleri için gayet rahat bir şekilde haklarında konuşuyorlardı. Bu konuşmalar çoğunlukla iki genç kızla ilgili olsa da daha çok kızıl-kırmızı saçlarıyla ilgi odağı olan Sevin’e yönelikti.

“Görüyorsun değil mi Sevin, saçların pek iyi şeyler düşündürmüyor insanlara.”

“Anladım baba. Tamam dönünce hemen değiştireceğim.”

“Değiştirme kızım, eskiye dön. Değiştireceğim dersen, başımıza neler gelir Allah bilir.”

“Yok baba. Eski Sevin olacağım söz.”

Biraz sonra konuşmalar kesildi. Zira ikisi de çok dikkatle oynamaya başladılar. En az onlar kadar kızlar da heyecanla takip ediyorlardı.

Kaptan, güzel ve heyecanlı bir maç olduğunun farkındaydı ama bu oyunu uzaktan seyretmekle yetinmeyi tercih etti. dikkatli bakışları Tahir Bey’in dikkatinden kaçmamıştı ki seslendi.

“Ediz kaptan gelin Allah aşkına. Siz tarafsız olarak seyredin bu maçı.”

Heyecanlı bir karşılaşmadan sonra Tahir Bey maçı kazandı.

“Oh ziyafet Sabih Bey’den. Tebrikler Tahir Bey. Bayağı iddialısınız galiba.”

“Buna iddia demeyelim de tecrübe diyelim isterseniz.”

“Ben de sizinle bir maç yapmak isterim. Ben de meraklıyımdır.”

“Tamam ne zaman isterseniz. Ama sizin meraktan ileri, şampiyonluğunuz olduğunu duymadım sanmayın.”

Kaptan bu sözlere hafifçe gülümseyerek cevap verdi. Tavla oynarken saatin nasıl geçtiğini anlamadılar. Bu arada masa hazırlanmış yemeğe bekliyorlardı.

Onlar yemeklerini yerlerken, sahil de bayağı yükünü almıştı. Anlaşılan, gençlerin rağbet ettiği yer sahildi. Gerçi pek fazla dolaşıp bilgi edinememişlerdi ama kalabalık onu gösteriyordu. Geleni geçeni seyrederek vakit geçiriyorlardı ki Ekim’in aklına Sevin’le konuştukları geldi ve usulca kalkıp kaptanın yanına gitti.

“Kaptan sizden bir ricamız olacak.”

“Rica ederim Ekim Hanım, buyurun nasıl yardımcı olabilirim?”

“Ben sizin gitarınızı rica etsem. Sevin şarkı söylemeyi özlediğini söylüyordu, belki birkaç parça söyler bize.”

“Tabii memnuniyetle. Hemen getireyim. Bizim için de harika olur.”

Gitarı alırken Ekim, “Siz de bize katılın ama… Hatta belki siz de bize bir şeyler çalar veya hem çalar hem de söylersiniz.”

“Ama Sevin Hanım kadar deneyimli değilim bu konuda, benimki sadece bir merak.”

“Olsun, hadi siz de gelin.”

“Tamam Ekim Hanım, siz geçin ben hemen geliyorum.”

Gitarı görünce Sevin’in yüzünde adeta güller açtı.

“Hii harikasın Ekim. Haydi hep beraber şarkı söyleyelim.”

“Önce sen, senin güzel şarkılarından bize dinlet de.”

Sevin bir sandalyeye oturdu ve başladı şakımaya. Öyle bir tutkuyla söylüyordu ki… Akşamın sessizliğinde dinleyenin ta yüreğine dokunuyordu notalar.

Çok güzel bir kızın, en az kendisi kadar güzel sesi, tabii ki çok seyircinin toplanmasına sebep oldu. Sahilde neredeyse mini bir konser topluluğu oluştu. Çoğunluğu gençlerden oluşan bu seyirci topluluğu, her şarkının sonunda genç kızı çılgınca alkışlıyorlardı. Sevin adeta başka bir Dünya’daymışçasına kendinden geçmişti. Uzun uzun söyledi ve sanki çok sevdiği bir yiyeceği yemişçesine, yüzünde mutlu bir gülümsemeyle ayağa kalkarak kendisini alkışlayanları selamladı.

“Harikaydın kardeşim, şimdi senin gerçekten müziğe âşık olduğunu gördüm. Ama çok da güzel söylüyorsun. Seninle gurur duydum.”

“Teşekkür ederim Ekim. İnan ben de çok mutlu oldum. Meğer ne kadar özlemişim şarkı söylemeyi.”

“Çok teşekkür ederiz Sevin. Bize harika bir akşam yaşattın.”

“Canım kızım, özlemişiz sesini. Çok iyi geldi.”

“Haklısın Seher. Hiç bu kadar uzun zaman konsersiz kalmamıştık. Meğer biz de bağımlılık olmuş kızımızın güzel sesi. İyi ki şarkı söylüyorsun güzel kızım.”

“Haydi kaptan, şimdi de sizden dinleyelim.”

“Yok Ekim Hanım. Sevin Hanım’ın güzel konserinden sonra olmasın lütfen. Söz başka bir akşam ben, sizler için söylerim ama bu akşamın büyüsü kaçmasın.”

“Peki kaptan ama sözünüzü hatırlatacağım size.”

“Merak etmeyin, Sevin Hanım kadar olmasa da ben de şarkı söylemeyi çok seviyorum.”

“Teşekkür ederiz Sevin Hanım.”

“Rica ederim. Benim için Dünya’daki en güzel şey.”

Müzik bitince kalabalık dağıldı.

Bu arada Ekim telefonuna baktı. Gürkan defalarca aramıştı. Hemen usulca kalkıp kamarasına indi. Bilgisayarını açtı.

“Aşkım merhaba!”

“Merhaba hayatım. Merak ettim. Buluşma saatimizde maalesef evde değildim arayamadım ama neredeyse 1 saattir sana ulaşmaya çalışıyorum.”

“Çok affedersin sevgilim. Hep beraber oturuyorduk. Sevin bize harika bir konser verdi. Tabii kaptanın gitarı ile. Çok güzeldi. Görsen sahil büyük bir kalabalıkla doldu. Her şarkıda çılgınca alkışladılar. İnanılmaz güzeldi. En önemlisi Sevin müzik yapmayı o kadar özlemiş ki eline gitarı alınca adeta mest oldu ve şarkılar arka arkaya geldi. Çok güzel bir sesi var ve şarkıları çok hissederek söylüyor. En aşina olduğum şarkılar bile onun yorumuyla harikaydı. Belki senden ayrı olduğum için bu kadar etkilemiştir beni. Bu nedenle saate bakmak hiç aklıma gelmedi. Affedersin Gürkancığım.”

“Yani beni şimdiden özlediğini mi anlatmak istiyorsun?”

“Evet hem de çok özledim. Sen özlemedin mi?”

“Özlemez olur muyum? Aklıma her gelişinde elimi telefona atıp sesini duymak istiyorum. Sonra senin teknede olduğun aklıma geliyor. Tek tesellim senin güzel bir tatil yapıyor olman. Nasıl geçiyor?”

“Çok güzel. Bol bol kitap okudum bütün gün. Sonra Mudanya’da kıyıya çıktık, turladık. Yemeği yine teknede yedik. Bu arada babam ve Sabih baba tavla oynadılar ve Sabih baba kaybetti. Ceza olarak yarın akşam Gemlik’te bizi yemeğe götürecek. Ah Gürkan keşke sen de burada olsan. Ama ben ilerde birlikte yapacağımız turları düşünüp hayâl kuruyorum.”

“Ben de senin yanında olmayı çok isterdim ama gerçekten hem seni ailenle baş başa bırakmak istedim hem de önemli bir anlaşmayı bitirmek üzereyim. Bu da bizim geleceğimiz açısından yarar sağlayacak. Hem unutma, siz döner dönmez bizimkilerle size geleceğiz. Ben en çok o akşamı hayâl ediyorum. Artık benim olduğunu daha çok hissedeceğim. Tabii ben de sana ait olacağım.”

“Öyle söyleme Gürkan.”

“Biliyorum biraz amiyane oluyor ama inan düşününce sen de hoşlanacaksın. Biz birbirimiz için yaratılmışız. Ben buna yürekten inanıyorum.”

“Biliyorum, ben de öyle hissediyorum.”

“Aşkım. Ben, seni tanıyana kadar hiçbir kız için, sana karşı duyduklarımı asla hissetmedim. Daha doğrusu böyle bir duygunun varlığından habersizdim. Ama sonra seni gördüm. Aynen o şarkıdaki gibi, ‘Bu kız beni görmeli‘ diye düşündüm. O andan itibaren de dikkatini çekmeye çalıştım.

“Sen de benim dikkatimi çekmiştin.”

“Sen çok doğaldın. Sana âşık olmam çok kolay oldu. Ama inan ki seninle ilişkimiz ilerlerken kendi kendime en çok dikkat ettiğim şey neydi biliyor musun? Senin hoşuna gitmek için farklı davranmaktan, sana riya yapmaktan hep kaçındım. Beni olduğum gibi tanımana çok dikkat ettim.”

“Ne demek şimdi bu Gürkan?”

“Çevremizde bir kızı beğenip veya tersi bir genci beğenip karşı tarafın hoşlanacağı şekilde davranan ve kısa bir süre sonra da esas kişilikleri ortaya çıkınca bozulan birçok aşk gördüm. Özellikle bir arkadaşım vardı. Üniversiteye başladığımız yıldı. Zeynep adında bir kızla tanıştı. Kız başka bir fakültede okuyordu. Arkadaşım Murat, çılgınca âşık olmuştu. İnan okulla bile ilgisi kalmamıştı. Biz zorla getiriyorduk. Zeynep de ona aşık. Neredeyse okul dışında bütün gün beraberler. Murat sanata, müziğe tutkun, çok da hassas bir arkadaşımızdı. Nerede bir sergi olsa gider, müziğin her türüne vakit ayırmaya çalışırdı. Zaten ailesi okul öncesinden itibaren kendisine piyano dersleri aldırmışlar. Yani kendisi aslında bir müzisyendi. Neyse kızla konserlere gidiyorlar, sergileri geziyorlar. Dedim ya Murat ‘Aradığım kızı buldum’ diyordu. Sonra yavaş yavaş konsere gidecekleri veya önemli bir sergiye gidecekleri zamanlarda hep Zeynep’in bir işi çıkmaya başladı. Önceleri pek yakıştıramıyordu Murat. Bu arada Murat’ın ailesi bir hâyli varlıklı bir aile.”

“Ne yani para o kadar önemli mi?”

“Maalesef önemliymiş. Belki bu ilişki kızın kurnaz tavırları ile bir süre daha devam edecekti ama Allah işte, her şey ayağına dolaştı.”

“Gürkan roman gibi anlatıyorsun valla. Sonra?”

“Meğer kız, bizim sınıfta okuyan bir kız arkadaşımızın komşusu imiş. O hafta sonunda onları bir sergide görmüş ama sadece uzaktan selamlaşmışlar. Birkaç gün sonra sokakta karşılaştıklarında, ‘Senin orada ne işin vardı?’ diye sormuş bizim arkadaşa. Arkadaşımız da elinden geldiğince bu tür sanat aktivitelerini takip etmeye çalıştığını anlatmış. ‘Peki ama Zeynep, sen de oradaydın niye öyle soruyorsun ki?’ demiş. Kız başlamış gülmeye. Çok zengin, yakışıklı bir çocukla tanıştığını, sırf onu memnun etmek için buralara gittiğini ama sıkıntıdan öldüğünü, onunla konserlere, sergilere gitmekten nefret ettiğini ama çaresiz katlanmak zorunda kaldığını anlatmış. Nasıl olsa zamanla o bana ayak uydurmak zorunda kalır. Ben gece alemlere dalmak varken konsere falan gidemem gibi laflar etmiş. Bizim arkadaş da Murat’ın ne kadar âşık olduğunu gördüğü için bize anlattı durumu.”

“E siz ne yapabilirsiniz ki bu durumda?”

“Aynen öyle. Sadece Murat’ın bir an önce gerçeği görmesini diliyorduk. Bayağı sürdü ilişkileri. Ve kız dediği gibi, Murat’ı istediği gibi oynatmaya başladı. İstemese de artık gecelerin adamı olmuştu ama bizim tanıdığımız Murat olmaktan da çıkmıştı. Son derece agresif, uyumsuz bir adam olmuştu. Çoğunlukla derslere de gelmiyordu artık. Sonra bir gün, ufaktan şikâyet etti kızdan. Bu gece hayatının hiç hoşuna gitmediğini, artık istediği hiçbir şeyi yapamadığını söyledi. Biz ne yapsak diye düşünürken, yaptığı patavatsızlıklar nedeniyle adını ‘gevşek’ koyduğumuz bir arkadaş; ‘Yahu sizi hiç anlamıyorum. Kız seni tavlamak için senin istediğin yerlere gidip zevk alıyormuş gibi poz yapıyor. Sen onu memnun etmek için ona takılıyorsun. E..bu nasıl bir şey? İnsan istediği gibi yaşayamayacaksa ben öyle ilişkiyi ne yapayım. Ayrılın kardeşim siz, en iyisi’ dedi. Biz şaşkın şaşkın bakınırken Murat, ‘Sen onun benimle oralara istemeyerek geldiğini nereden biliyorsun?’ diye sıkıştırdı. Neticede biz anlatmak zorunda kaldık gerçeği. Ve o gün o arkadaşlık bitti. Hatta biz de tanık olduk. Biz kantinde oturuyorduk. Kız elinde iki davetiyeyle geldi. O akşam açılışı yapılacak harika bir mekâna davetli olduklarını söyledi. Murat da cebinden o gece için bir konser bileti çıkardı; “Üzgünüm ben bu gece bu konsere gideceğim ama senin için davetiyem yok” dedi.

Kız önce bir afalladı. “Olsun, sen oraya git ben de bir arkadaşımla bu açılışa giderim” dedi. Murat, “Bak ne söyleyeceğim, bundan sonra sen hep arkadaşlarınla git, ben de kendi arkadaşlarımla takılayım. Birbirimize işkence çektirmeyelim” dedi. Kız kısa bir an suskun kaldı. Arkasını dönüp gitti. İşin komik olan tarafı ise, bize bu kızın marifetlerini anlatan arkadaşımızla Murat sonra beraber gezmeye başladılar. İstanbul’da ne kadar sergi, konser, gala varsa hepsine giderler. Yani son derece mutlular. Ama gerçek iki arkadaşlar onlar ve hâlâ her yere beraber giderler. Düşünsene birinci sınıftan beri, kaç sene geçti. Bana sorarsan onlar bir gün evlenecekler.”

“Eh sonu güzel bitmiş bari. Gerçi kızcağızı fena bozmuş ama o da hak etmiş yani.”

“Bu nedenle kararlıydım, beraber olmayı isteyebileceğim bir kıza, asla kendimden ayrı bir kişiyi oynayamazdım. Ve ‘Dürüst bir kişiliği olmalı, benim seveceğim kızın’ diye düşünürdüm. Sonra seni tanıdım grupta. O kadar doğaldın ki… Söylediklerine inanamıyordum. Son derece masum, akıllı ve çok güzeldin. Senin her söylediğini dikkatle dinlemeye ve hakkında bilgi toplamaya çalıştım. Öğrendiklerim sana olan hayranlığımı artırdı. Ve sonra da sana deli gibi âşık oldum zaten. Ama hep bendim yanındaki, asla senin istediğin gibi olmaya çalışmadım. Olduğum gibi göründüm.”

“Ben de o Gürkan’a âşık oldum zaten. Hatırlarsan bir gün sinemaya gitmek istemiştim. Çok anlatılan bir filmi görmek istediğimi söyledim sana. Sen, son derece dürüstçe, yanında yeterli para olmadığını söylemiştin. Hatta ‘Senin yanında varsa sen bana borç ver, sinemaya gidelim. Yarın iade ederim’ demiştin. Bu olay benim çok hoşuma gitmişti. Neticede bir sürü arkadaşımız vardı. Bir erkek arkadaşından para alabilirdin ama sen bana söylemiştin. Hiç ‘Ekim hakkımda ne düşünür?’ diye düşünmemiştin.”

“Evet sen de bana fazlasıyla vermiştin de ben niye o kadar fazla veriyorsun deyince, ‘Belki içerde bana bir şey ikram etmek istersin’ demiştin. Bu da senin ne kadar kıvrak bir zekân olduğunu gösteriyordu tabii ki. Zaten yaptığın ince esprileri anlamayan arkadaşlarına izah etmek zorunda kaldığında, sonradan ne kadar eğleniyorduk o anları konuşup, hatırlasana.”

“Çok da güzel bir filmdi. Gürkancığım. Ben tatildeyim ama sen sabahleyin işe gideceksin. Seni daha fazla uykusuz bırakmak istemiyorum. İyi geceler. Ben de yukarı çıkıp iyi geceler deyip yatacağım. Öpüyorum.”

“Ben de seni öpüyorum, hem de her yerinden.”

“Şişt. O kadar kolay değil.”

“Tabii değil ama ilerde sana bunları hatırlatacağım ve elimden kurtulamayacaksın. Seni seviyorum.”

“Ben de seni.”

Gürkan gözlerini kapatıp düşünmeye başladı. Daha Ekim gideli iki gün olmuştu ama öyle özlemişti ki sevgilisini. Tenini, kokusunu, güzelliğini. İlk başlarda, ‘Ekim bu kadar güzel olduğu için mi ona âşık oldum acaba?’ diye düşünürdü. Ama artık Ekim’i o kadar iyi tanıyordu ki… Hemen güzelliğine kapılmasa bile, aynı ortamda olduklarına göre, sahip olduğu erdemler mutlaka dikkatini çekecek ve yine ona âşık olacaktı ve sonunda beraber olacaklardı. Buna bütün kalbiyle inanıyordu. Allah ona, yüzü kadar güzel bir kalp vermişti. Herkes için iyi düşünürdü.
 
 

Devam edecek…

 
 
Nimet Bayraktar
 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

No Comments

Cevap Yaz

Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
Girne Antik Liman
Girne Antik Liman
Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan