Roman

12 | Sadece Sen Zarar Görürdün

21 Mayıs 2021

Roman: 12. Bölüm | Sadece Sen Zarar Görürdün | Yazan: Didem Çelebi Özkan

 

İndeks

1. Bölüm: Açık Büfede Birer Tabağız Hepimiz
2. Bölüm: Sevmişmiş. Bitmişmiş.
3. Bölüm: Benim Sarhoşluğum Temizdir Bir Kere
4. Bölüm: Belki Şimdi Doğru Zamandır
5. Bölüm: Sevişme Vakti
6. Bölüm: Özledim. Bunu Söylemek Serbest mi?
7. Bölüm: Uyanıp Öpmeyi İstediğim Kadın
8. Bölüm: Bana En Çok Senin Tenin Yakışıyor
9. Bölüm: Burnumdan Getirdiniz Tatilimi
10. Bölüm: Böyle Bir Kırmızı mıydı?
11. Bölüm: Bana Baran’ı mı Savunuyorsun?
12. Bölüm: Sadece Sen Zarar Görürdün
13. Bölüm: Bir Oyun Oynayacağız Bu Gece
14. Bölüm: Daha Fazlasını İstiyorum
15. Bölüm: Tatil Biter, Aşk Biter
16. Bölüm: Bunlarla Yüzleşmek Acıtmıyor mu Canını?
17. Bölüm: Sesini Bile Özledin, Öyle Değil mi?
18. Bölüm: Adam Önce Senin Kriterlerinden Geçsin
19. Bölüm: Gözlerime Bak

 
 

19 Mart 2021, Cuma

“Nasıl, atlattın mı Jana şokunu?”

“Aman evet atlattım. Dün bütün gün 10 yıl önceden bugüne, ilişkilerinin her detayını ve Jana’nın ne kadar mükemmel bir kadın olduğunu dinleyince hazmettim iyice. O kadar aynılarmış ki Jana onun dişi versiyonuymuş resmen.”

Didem güldü bu yoruma ve kinayeli bir tonda “Ve bu, iyi bir şey miymiş?” diye sordu.

“Kendi de bilmiyormuş iyi olup olmadığını. Ama öve öve bitiremiyor kadını. Ne diyeyim; bulmuş işte sonunda kendi gibi, Dünya’yı matematik kadar kesin doğrular üzerine kurmayı hedeflemiş bir mantık kadını.”

“Aynı olunca birbirini beslemek çok da mümkün olmuyor gibi geliyor bana.”

“Bizim gibi, iki uç noktada olduğunda da sonucun ne olduğunu gördük. Ben ateşsem, o su. Birbirimizi yok ettik sonunda.”

“Abartma istersen.”

“Ahh nasıl olsa abartılar, dramlar kraliçesi değil miyim, istediğim kadar abartırım.”

“Aman abart iyi.” Kısa bir sessizlikten sonra Didem devam etti; “İyisin ama öyle değil mi?”

“Gayet iyiyim. Baran’la kanka da olduğumuza göre artık gözüm açık gitmem.”

“Off Pamir yaa… Kızım, ben sana dedim, bu dostluk olayını abartıyorsunuz, diye. Neyi kanıtlamaya çalışıyorsunuz birbirinize anlamıyorum. Nefret etseniz, o bile, şu halinizden daha sağlıklı olur.”

“Nefret edemiyorum şekerim. Onu denedim, olmuyor. Böyle Araf’ta yaşamaya mahkumum.”

“Pekiii” diye i’leri uzatarak söze girdi Didem; “Baktın mı Jana’ya Instagram ya da Facebook’tan?”

“Ne bakacağım kadın ya! Bana ne! Baran’a dişi versiyonuyla, mantıklı mantıklı bir ömür dilerim.”

“İnanılmazsın gerçekten. Ne inatçısın. Baksan ne olacak sanki; ölüyorsun meraktan. Kime, ne ispatlamaya çalışıyorsun?”

“Kendime canım, kendime… Hâlâ bir gururum olduğunu…”

“Ben baktım ama” deyip güldü Didem. Pamir cevap vermedi. Didem bir hamle daha yaptı; “Bilmek istiyor musun ne düşündüğümü?”

“İstemiyorum canım. Güzel çirkin, zayıf şişman, genç ya da değil… Ne fark eder?”

“Güzel, ince ve bizim yaşlarda” deyiverdi Didem “Ama…” diye devam ediyordu ki Pamir araya girdi “Sus lütfen! Anlamıyor musun; umurumda değil!”

Arkadaşının iyice sinirlendiğini fark edince konuyu değiştirdi Didem. Pamir’in yeni reklam filmi, pandemi sonrası Pelin’le birlikte açacakları sergi ve Didem’in dergide yaşadığı krizler üzerine konuştular. Kapattıktan sonra gözlerini tavana dikip öylece uzandı yatakta. Yeni hobisi olmuştu, boş boş duvara ya da tavana bakmak.
 
 

20 Mart 2021, Cumartesi

 

İstanbul Sözleşmesi Feshedildi!

Yeni uyanmış, kendine gelene kadar sosyal medya hesaplarına göz atmak için telefonunu eline almıştı. Her yandan aynı haber ekranına düşüyordu: İstanbul Sözleşmesi Feshedildi! Dehşetle yatakta doğruldu. “Yok artık! ‘Uygulansın’ diye sokaklara döküldüğümüz sözleşmeyi feshetmek de ne demek oluyor?” diye sinirle haberleri okumaya başladı. Bir haber portalından diğerine öfke içinde gezerken Baran’dan mesaj geldi.

“Günaydın canım” yazıyor, “Gördün mü haberleri?” diye devam ediyordu.

“Gördüm, çıldırmak üzereyim” diye cevaplayınca Baran yazışmadan çıkıp aradı. Daha hoşbeş dahi edemeden Pamir aksi bir tonda söylenmeye başladı.

“Çok kötüyüm. İlk kez bu derece korkuyorum. Tek güvencemizi de elimizden almışlar.”

“Sakin olur musun lütfen? Sadece ‘Haberleri gördün mü?’ dedim. Panik olmamıza gerek yok; bu ülkede hiçbir şey akşamdan sabaha değişmiyor.”

“Tam da akşamdan sabaha, bir gece yarısı operasyonu ile değişiyor. Sakin falan olamam bu yüzden. Tek tutamak noktamız olan sözleşmeyi feshetmişler, anlıyor musun?”

“Elbette anlıyorum.”

“Anlıyor musun gerçekten? Gece vakti dışarda oluşumuz, mini eteğimiz, gülüşümüz bahane edilerek tacize, tecavüze uğruyor, hatta öldürülüyoruz. Tecavüzcü veya katil ceza bile almayabiliyor. Bu canilerin adliyenin önünde, ‘Adamsın’ diye davul zurnayla karşılandığı gördük bizler! Bunu bilerek yaşamak ne demek, anlıyor musun gerçekten?”

“Bunlar bu ülkenin hakikâti Pamir. Elbette, bunun böyle olmasını kabul etmiyoruz ama aklıselim olmak lazım. İstanbul Sözleşmesi’nden imza çekildi diye kanunlar bir günde değişmeyecek. Ama tabii ki bu adımın siyasi bir anlamı var.”

“Bahsettiğin hali hazırdaki kanunlar kadını koruyamadığı için İstanbul Sözleşmesi’ne ihtiyaç vardı zaten. Bunları sen de gayet iyi biliyorsun. Neyi tartışıyoruz anlamıyorum.”

“Tartışmıyoruz. Sosyal medyada paylaşabileceklerinden endişe ediyorum ve dikkatli olmanı rica ediyorum. Duygusal tepkiler verirken kantarın topuzunu kaçırabiliyorsun. Ülkede hukukun üstünlüğünü yerleştirmeye çalışırken sanık pozisyonuna düşmeni istemem.”

“Yeter ya! Çocuk muyum ben?! Sosyal medya hesaplarımda ne tepki vereceğime de bir karışma mümkünse!”

“Sosyal medyana karışmıyorum. Feveran edip duygusal tepkiler vermenin yarardan çok zarar verebileceğini söylüyorum. Olanı biteni dikkatle takip edip mantıklı tepkiler üretmek doğru olur.”

“Gene başladık ‘Duygusal tepki veriyorsun’ söylemlerine. Yaşadığım ilk şokla ‘Sözleşmenin feshedilmesi beni korkutuyor, can güvenliğim yok bu ülkede’ dediğim için neredeyse histerik olmakla suçlayacaksın beni. Hepimiz senin kadar duygudan yoksun salt mantıkla hareket edemiyoruz, kusura bakma. Alınan haklar senin hakların ve tehlikede olan hayat senin hayatın olmadığında, duygulara kapılmadan sarsılmaz bir mantıkla olaylara yaklaşmak kolay olsa gerek.”

Biraz fazla çıkışmış olabilirdi ama aşırı tepki göstermekle suçlanmasına sinirlenmişti. Baran’ın savunmaya ya da karşı saldırıya geçmesini bekledi bir an ama hiçbir müdafaa gelmedi. Sessizlik uzayınca hattın kesildiğinden şüphe ederek telefona baktı. Hayır, hat hâlâ açıktı, Baran susuyordu sadece. Nedenine anlam veremese de konuşmayı sürdürdü.

“Ülkemi seviyorum elbette fakat güvenliğim ve özgürlüğüm her geçen gün biraz daha yok ediliyor. Savaş vermekten yoruldum, çekip gitmek istiyorum bu karanlıktan.”

Baran sessizliğini koruyordu.

Ondan duymaya alışkın olduğu mantık cümleleri gelmiyordu. Her ne kadar artık bir monoloğa dönüşmüş olsa da Pamir devam etti konuşmaya.

“Ülkede tek bir kurumun başında orayı hak edecek donanıma sahip insan yok. Onun damadı, bunun kardeşi, şunun bacanağı, öbürünün ilkokul arkadaşı… Böyle ülke mi yönetilir? Bunların verdiği kararları senin o aklıselim usun alıyor mu? Haklı eleştirilerini dile getirmeye bile korkuyor insanlar. Anında vatan haini ilan ediliyorsun çünkü. Tragedya içine sıkışmış gibi hissediyorum. 60’larda Nâzım’a yapılanlardan ne farkı var, bugün gerçekleri söyleyenleri vatan haini1 olarak yaftalamalarının? Oyun hep aynı. Biz koyunluktan kurtulmadıktan sonra daha çok izleriz aynı rezil tiyatroyu.”

Baran sakin fakat buz gibi bir sesle cevap verdi: “O zaman ‘size‘ kolay gelsin.” Ardından Pamir’in cevap vermesini bile beklemeden kapattı telefonu.

“Iıııııhhhh” diye tiz bir çığlık atıp telefonu yatağa fırlattı Pamir. Baran’ın tartışmanın ortasında çekip gitmesinden nefret ediyordu. Bu sefer neye bozulduğunu anlamamıştı bile.

Hışımla pijamalarını çıkartıp bir kotla tişört geçirdi üzerine. Kulaklığını başucundaki komodinden alıp telefonuna taktı, müzik uygulamasından hareketli parçaların olduğu listeyi seçti. Minik hoparlörleri kulaklarına yerleştirdikten sonra telefonu arka cebine koydu. Kendisini en fazla sakinleştiren aktivite olan evi toparlama işine girişti.

Zihnindeki kadınların gürültüsü müzikten yüksekti ne yazık ki. Elektrik süpürgesinin sesini de kakofoniye eklemek üzere girişteki ardiye dolabına yöneldi. Makineyi çıkarttı. Salona getirip prize taktı. Süpürgeyi çalıştıracağı sırada telefonu titreşti. Baktığında Baran’dan bir mesaj olduğunu gördü. Şöyle yazmıştı:

“‘Alınan haklar senin hakların ve tehlikede olan hayat senin hayatın olmadığından’ sözünü aynen iade ediyorum.”

“Iııııııhhhhh!!!!!” Bu çığlık çok daha kuvvetliydi. Yazarak cevap verecek sakinlikte olmadığından ses kaydı yolladı. İçinde kaynayıp duran lavlar kafatasını patlatıp dışarı çıkamadığından alev olup dudaklarından püskürdü:

“Cümleni aynen iade ediyorum ne demek ya?! Ben sana hakaret mi ettim, küfür mü ettim; neyi bana aynen iade ediyorsun? Elbette benimle aynı korkuları yaşıyor olamazsın sen!!! Benim için, kadınlar için, korkabilirsin ama benim kadar, bizim kadar korkamazsın!” dedikten sonra yeniden hırsla devam etti; “Tartışmanın orta yerinde çekip gitmenden de, sana korkularımı anlattığımda beni duygusal tepki vermekle suçlamandan da, sürekli azarlayıp eleştirmenden de usandım artık. Ne istiyorsun benden ya?!”

Mesajı yolladı. Müziği yeniden başlattıktan sonra telefonu bir kez daha cebine yerleştirdi. Ayağıyla süpürgenin düğmesine bastı.

Hırsla süpürmeye başlamıştı ki emici başlığın takılı olduğu hortum yan sehpanın üzerinde duran vazoya çarptı. Kristal vazo düştüğü yerde büyük bir gürültü çıkararak parçalandı. Dökülen su ve kıralan cam parçalarının ortasında sarı gerberalar2 her yere saçılmıştı.

“Lanet olsun!” deyip süpürgeyi durdurdu. Mutfağa gidip çöp poşeti ile kağıt havlu rulosunu aldı. Salona döndü, yere oturup büyük parçaları eliyle topladı. Suyu peçeteyle kurulamaya çalışırken yerde kalan bir parça parmağını kesince üçüncü çığlık geldi. Ardından da bir ağlama krizi. Neye ağlıyordu? Kesilen parmağına mı?

Sakinleştiğinde önce parmağını temizleyip yara bandı yapıştırdı, ardından yeri kurulamayı bitirdi. Çiçekleri başka bir vazoya yerleştirdi. Yerde tek bir cam parçacığı kalmadığından emin olana kadar etrafı iyice süpürdü.

Kendini koltuğa bırakmak üzereyken cebindeki telefon bir kez daha titreşti. Çıkartıp gelen mesaja baktı.

Baran bir saat sonra cevap verme lütfunda bulunuyordu:

“Canım, önemli bir müşteri aradı onunla konuşuyordum, yazamadım sana. Senden bir şey istediğim yok. Bu Drama Queen olayı ufak bir takılma sadece. Son zamanlarda çok kullandım herhalde farkında olmadan. Seni üzmek değildi maksadım. İstanbul Sözleşmesi konusuna gelirsek de söylemeye çalıştığım şeye verdiğin cevapla bana haksızlık ettiğini düşünüyorum. Hâlâ haklı olduğunu ve alınan hakların sadece kadınların hakları olduğunu düşünüyorsan diyecek bir şey bulamıyorum. Tartışırken gitmemden hoşlanmıyor olabilirsin ama ben de öfkeyle yapılan münakaşaları faydalı bulmuyorum ve sinirlendiğim zamanlarda iletişimi bir süreliğine kesiyorum. Sakin sakin konuşabileceğimiz zaman istersen konuşuruz.”

“Dünyanın en sakin ve en sinir bozucu adamı olmalı” diye düşündü. “Ben burada kriz geçirirken o ufak bir çocuğa öğüt verir gibi yazıyor.”

Verebileceği bir ton cevabı vardı fakat “👍🏻” işareti yollayıp yazışmadan çıktı. Yorgundu.
 

*

 

Akşamüzeri Kuzey’in feshedilen sözleşme üzerine Instagram’da yaptığı kaydı izledi.

“Merhaba. Bugün uyandığımda ülkemizin İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiği haberlerini okudum. Sözleşmenin ne olduğunu bilmeyenler için kısaca anlatmak istiyorum. Kadının toplumdaki özgürlüğünün ve güvenliğinin korunabilmesi için devletin çeşitli yükümlülükleri yerine getirmesini talep ediyordu sözleşme. Kadınlarımızın toplum içindeki varoluşu için önemli bir adımdı, imzanın geri çekilmesi de ne yazık ki geriye doğru bir adımdır. Lütfen bunu yapmayın. Bir Türk vatandaşı olarak buna karşıyım. Bunu da burada belirtmek istiyorum.”

İşte bu kadardı. Kadın erkek, hepimiz bunu yapsak, herkes tepkisini ortaya koysa bir şeyleri değiştirebilirdik. Gururla baktı Kuzey’in ekrandaki görüntüsüne.

Baran da “Paylaşma bir şey” dememişti aslında, dikkatli olmasını istemişti sadece. Hayatındaki bu iki adam da kadın hakları konusunda en az onun kadar tutkuluydu. Aynı tarafta oldukları bir konu üzerinde konuşurken bile tartışmayı başarmış olmaları inanılır gibi değildi. Sanki artık mevzunun önemi yoktu. Belli ki bir öfke vardı içlerinde ve daha fazla bastıramıyorlardı.

Instagram paylaşımlarına bakarken bu sefer de Baran’ınki açıldı önünde:

“Kadına karşı şiddeti, aile içi şiddeti önlemenin ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin güvencesi İstanbul Sözleşmesi yeniden imzalanmalı, yasalarımız bu yönde düzenlenmelidir. Böyle düşünüyorum…” yazmıştı o da.

En azından bir konuda istikrarlıyım, diye takıldı kendine. Benim kadar feminist adamlar seçiyorum…

Feminizmin erkeklerin de desteğiyle güçleneceğine, iki cinsin birlikte toplumu değiştireceğine inanıyordu. Ailelerin feminist kızlar kadar feminist oğullar da yetiştirmesi gerekiyordu öncelikle. Yeni topluma, yeni nesil şekil verecekti.
 
 

23 Mart 2021, Salı

Baran üç gün boyunca her sabah mesaj attı, Pamir her sabah banka memuresi resmiyetinde cevap verdi.

Düzelemiyordu.

Küskünlüğünü atamıyordu üzerinden. Boşanma sırasında gittiği psikoloğu küsmenin pasif-agresif bir tutum olduğunu, ilişkilere zarar verdiğini anlatmış olsa da çatışma sonrası küsüp içe kapanmalarını dizginleyemiyordu. Mağduriyetine inanıyor, öfkesi giderek artıyor, bunu da sağlıklı biçimde dışa vuramıyordu. Küsmek, saldırgan gözükmeden bir direniş göstermesini sağlıyordu.

Psikoloğunun en sevdiği Freud alıntısı daima zihninde olsa da uygulama konusunda başarılı olduğu söylenemezdi:

“İfade edilmemiş duygular asla ölmez; sadece diri diri gömülür ve sonradan daha korkunç şekillerde tezahür ederler.”

Kim bilir belki de aralık ayında bastırdıkları martta yüzeye çıkıyordu. Artan kavgaların başka bir açıklaması gelmiyordu Pamir’in aklına.

İletişimi keserek Baran’ı cezalandırdığını düşünüyor, bu ona kısmi bir intikam hissi veriyordu.
 
 

24 Mart 2021, Çarşamba

 

Pamir merhaba.
Uygun olduğunda konuşmak istiyorum.
Acelesi yok, ne zaman rahat olursan.

 
Ve dördüncü günün sabahında bu mesaj geldi Baran’dan.

İletiyi okurken içinde çağlayan gayz3 görüşünü bulanıklaştırmış, başını döndürmüştü. Yatağın kenarına oturdu ve yeniden okudu Baran’ın cümlelerini.

Ayrıldıklarından beri bir kez olsun ona “Pamir” diye hitap etmemişti. Hatta tanıştıkları ilk andan itibaren ona “Pamir” dediğini hatırlamıyordu. “Pamircim, canım, aşkım, sevgilim…” ama asla “Pamir” değil.

“Lanet herif, beni bir kez daha terk ediyor. Ayrı olduğun kadına, ikinci bir terk ediş yaşatabilmek, tam da Baran’ın becerebileceği üst seviyede bir işkence olmalı” diye düşündü.

Mesajı okumadan önce duşa girmeye hazırlanıyordu. Sinirden titreyen ellerindeki telefonu yatağa bıraktı. Önce duşunu alacaktı, sonra istediğini verecekti Baran’a. Veda çanları çalsındı o zaman.
 

*

 
Ayakta duramadığından fayansa oturmuş, suların üzerinden akmasını izliyordu.

Saçını bir kez mi şampuanlamıştı, iki kez mi?

Baran’la tanıştıkları günü düşündü.

Günbegün kuvvetlenen bir arkadaşlık kurmuşlardı kısa sürede.

Zihni konudan konuya atlıyor, düşüncelerini düzgün sıralayamıyordu.

Bu şampuan saçlarını fazla sertleştiriyordu. Kuaförüne söylemeyi unutmasa iyi olurdu.

Birkaç ay sonra Baran’ın büyük itirafı gelmişti;

“Telefonda sesini ilk duyduğumda, yüzünü görmeden, tek bir fotoğrafını görmeden aşık oldum ben sana.”

Saç kremini çok mu dökmüştü acaba? Avucuna ne kadar boca ettiğini hatırlamıyordu.

Temmuzda büyük bir tutkuyla başlayan, eylülde şiirlerle ateşlenen, aralıkta da hüsranla biten aşkları…

Ne çok dökülüyordu saçları son birkaç aydır.

Pamir’in aylarca acıdan kaçmak için çabalaması…

Can yakan kavgaları…

Vücudunu sabunlayamayacaktı. Yeterdi bu kadar yıkanmak.

Martta birbirlerinin hayatından tamamen çıkmalarıyla sonlanacaktı demek ki hikaye…

Ayağa kalktı, suyu kapattı. Cam kapıyı açıp bornoza uzandı. Kurulandı. Her hareketi oldukça mekanikti. Ne tam olarak o andaydı ne geçmişte ne de gelecekte. Ruhu astral bir düzlemde süzülüyordu sanki.

Eşofmanının üzerine bir tişört geçirdi, saçlarını havluyla iyice kuruladıktan sonra taradı. Nihayet daha fazla geciktiremeyeceği konuşmayı yapmak üzere telefonu eline aldı.

Baran “Alo” dediği anda, son yarım saattir gerilen sinirlerinin her biri sanki bir anda kıvılcımlar saçarak koptu. Tellerin ucu, ona ya da Baran’a, kime değerse değsin, fena çarpacaktı.

“Ne o, bir daha mı ayrılıyorsun benden? Bunun yapılabileceği bile aklıma gelmezdi. Tebrik ederim. Bir bu darbe kalmıştı indirmediğin” dediğinde Baran derin bir soluk aldı önce, ardından sakince konuşmaya başladı.

“İçin rahat edecekse böyle düşünebilirsin. Terk eden, darbe indiren, aşka aşık bir Don Juan4 olduğumu… Bunların hiçbiri değilim ben, ne var ki seni olmadığıma ikna etmeye çalışmaktan yoruldum. Ne yaparsam yapayım vardığın bu yanlış yargılara kuvvetle tutunmakta ısrar ediyorsun. ”

Bir an sessiz kaldıktan sonra devam etti.

“Seni tamamiyle kaybetmemek için elimden geleni yaptım fakat buraya kadarmış. Olmuyor. Söyler misin bana; dört gündür benimle konuşmamanın sebebi ne?”

“Bana yolladığın o saçma mesajdan ötürü konuşmuyoruz. ‘Aynen iade ediyorum’ dediğin için.”

“‘Alınan haklar senin değil’ cümleni hak ediyorum yani, öyle mi?”

“Alınan haklar ‘kadın hakları’ adam! Benim gibi hissediyor olamazsın, dedim diye o kadar tavır yapılır mı? Aynen iade ediyormuş, lafa bak. Bir kadının duyduğu dehşeti duyumsayabildiğini mi iddia ediyorsun?”

“Sizin yanınızda savaşıyorum ama. Sizinle tam olarak aynı hissiyata sahip olamasam da böyle hissetmeyin diye mücadele ediyorum ama.”

Pamir karşı çıkmadı bu sefer. Bazı kadınlar “Ben feminist değilim” diye zırvalamayı matah bir şey sanırken, feminizmin neferliğini yapan adamlar vardı. Baran da onlardan biriydi.

Pamir’i sıkıştırdığının farkında her zamanki sakinliğinde devam etti Baran;

“Söyler misin bana, alınan haklar sadece senin hakların mı peki? Sözleşme yalnız kadını mı koruyor? İstanbul Sözleşmesi, cinsiyet temelli her türlü baskı ve eziyete karşı bir güvence. Kadınlar için olduğu kadar çocuklar için, LGBTİ+ bireyler için, herkes için…”

Pamir susmayı sürdürdü.

“Ki dediğin gibi bile olsa, konu sadece kadın hakları bile olsa, o hakları savunmak için kadın mı olmak lazım geliyor? O zaman yandı hayvanlar, yandı azınlıklar…”

“Sözleşmeyi hiç okumamışım, hayvan haklarından, azınlık haklarından bir habermişim gibi davranıyorsun” dedi Pamir. “Senin bu konulardaki hassasiyetini, daha da ötesi çabanı da biliyorum. O sabah şok geçiriyordum. Sen de üzerime gelince ‘duygusal tepki verme’ falan diye, fazla çıkışmış olabilirim. Sen de büyüttün olayı ama iyice, aynen iade ediyorumla.”

“Dört gündür yaptığın tavrın sebebi bu mu yani? Anlamsız bir küskünlüğe tutunuyorsun? Neden Pamir? Neden?”

Buna verecek cevabı yoktu Pamir’in. Baran devam etti:

“Pamir biz birbirimize mecbur muyuz?”

Pamir susmaya devam edince Baran sürdürdü konuşmasını.

“Değiliz, öyle değil mi? Beni hayatında istemiyorsan, yani hiç istemiyorsan bunu söyleyebilirsin, biliyorsun.”

“Baran, hayır…”

“Evet, evet. Olmuyorsa olmuyordur. Zorla dost mu olacağız? Belki onu da beceremiyoruzdur.”

Kazananı olmayacaktı bu konuşmanın, onu fark ediyordu artık Pamir. Sadece birbirlerini kaybedeceklerdi. Baran’ın gitmesine izin verirse, dönüşü olmayacaktı girdikleri yolun bu sefer.

Birkaç sene sonra “Hııım evet vardı bir Pamir” diyecekti Baran karşısındaki arkadaşına. Ya da Pamir; “Doğru ya ne üzülmüştüm adamın ardından. Şimdi ne yapıyor hiçbir fikrim yok” diyecekti arkadaşlarıyla şarabını yudumlarken.

“Gitme” dedi. “İstemiyorum gitmeni.”

Belki de üç ay önce bu kadar net “Gitme” diyebilseydi her şey farklı olurdu. Ya da olmazdı, kim bilir… O dönem gidesi vardı Baran’ın…

Baran, Pamir’den böylesine ani bir dönüş beklemiyor olmalıydı.

Hikayelerine son noktayı koyabilecekleri bir konuşma yaptıklarının en az Pamir kadar farkında gözüküyordu. Yaşadığı tereddütü, Pamir telefonun diğer ucundan hissediyordu. Sessizce bekledi karar vermesini Baran’ın.

Sonunda konuştu Baran; “Bir yere gitmek istediğim yok. Fakat bu şekilde de devam edemeyiz” dedi daha sakin bir tonda.

“Haklısın.”

Sustular. Telefonda uzunca bir süre sadece nefes alış verişleri duyuldu.

“Baran ben seni kaybetmek istemiyorum” dedi sonunda Pamir.

“Ben de seni kaybetmek istemiyorum. Sevgililik, dostluk, arkadaşlık… Tam olarak anlatamadığımın farkındayım ama bugünkü toplumsal düzenin dayattığı ilişki tanım ve kalıpları umurumda değil. İki kişinin arasındaki ilişkinin ne olduğunu başkaları da anlasın diye konulan isimler bunlar. Bir yerden sonra da benim için hiçbir şey ifade etmiyorlar. Tek bildiğim, benim için çok kıymetli olduğun. Bunu ilk günden beri söylüyorum.”

“Bunu söylemek yerine biraz olsun hissettirebilseydin keşke.”

“Bunu hissetmen için çok şey yaptım. Herhangi bir aşığın yapabileceğinden çok daha fazlasını. Bunları şimdi tek tek saymayacağım. Fakat yaptıklarım kadar yapmadıklarımı da görebilmeni isterdim.”

Birbirlerini kaybetme tehlikesinin uzaklaşması ile birlikte biraz daha duyarak konuşmaya başlamışlardı.

“Yapmadıklarım derken?” diye sordu Pamir.

“Didem’in yazdığı hikayeden bahsediyorum. Senin yakın arkadaşlarının hikayenin altına yaptıkları yorumlardan. Onların yazdıklarına cevap veremez miydim? Yapamaz mıydım bunu?”

“Verseydin keşke” deyip güldü Pamir. “Cümbüş olurdu” diye devam etti ardından.

“Kim zarar görürdü cevap verseydim peki? Onlar mı? Didem mi? Hiçbiri. Sadece sen zarar görürdün. Ki bu da en son isteyeceğim şey olurdu. Benim için ne kadar kıymetli olduğunu anlıyor musun?”

Anlıyordu evet.
 

*

 
Telefonu kapattıktan sonra Pamir nasıl ve neden başladığını anlayamadığı bir ağlama krizine tutuldu. Durduramıyordu kendini.

Üç aydır yaşadığı iniş çıkışlardan, reddettiği her duygudan yorgundu. Savaşmayı bırakacaktı artık. Bundan sonra Baran’la kavga da etmeyecekti. Ona olan hislerinden kurtulmaya da çalışmayacaktı. Direnç göstermezse belki zamanla kendiliğinden zayıflardı hisleri.

Didem’in okurları arasında psikolog bir kadın vardı; Hande. Onun yorumları geldi aklına. “Pamir duygularıyla bir yüzleşsin” diyordu sürekli. Buyrun işte yüzleşmişti sonunda. Çıkan sonuç neydi? Baran’ı her koşulda hayatında istediği mi? Ne harika gerçeklik, öyle değil mi?

“Bunu mu görmem gerekiyordu?” diye düşündü.

Cevap olarak Hande; “Hayır, salaklığı bırakman gerekiyor öncelikle. Bir ince hastalığa tutulmadığın kaldı” diye çıkışırdı kesin. Zaten devamlı Didem’e “Pamir’i bana yolla” deyip duruyormuş.

Gitse miydi acaba?

Bir şeyleri değiştirmek istiyor olsa giderdi. Sorun, halinden memnun olmasıydı. İletişimlerinin devam etmesinin sebebinin Baran’ın onun hayatından çıkmayı kabul etmemesi olduğunu düşünmüştü bugüne kadar. Oysa kendi de gitmesine müsade etmiyordu adamın. Hangi rolde olursa olsun hayatında istiyordu Baran’ı. Bugün yüzleştiği duygu işte buydu. Gitmesi gerçekten söz konusu olduğunda dehşete kapılmıştı. Saatlerdir kesilmeyen ağlama krizinin sebebi bu korkuydu işte.

Peki şimdi ne olacaktı?

Bir halt olacağı yoktu. İki gün sonra Baran, Jana’yla buluşacağı Bodrum’a gidecekti. Kendi de Kuzey’in yanına Fethiye’ye. Hayat iki gün önce nasıl akıyorduysa bugünden sonra da öyle akacaktı. Sadece artık yersiz atarlarda bulunmayacaktı. Kavga etmeyecekti. Küsmeyecekti. Rölantiye alacaktı ilişkilerini. Bunca duygu fırtınası yeterdi.
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 

Didem Çelebi Özkan

 
 

Notlar & Açıklamalar:

 
* Bu bölüm için seçtiğim parça 👉🏻 In The Mood For Love, Yumeji’s Theme
 
 
1 Vatan Haini: 1962 yılında Ankara’da yayımlanan, yandaş bir gazete, kendi topraklarında yaşama özgürlüğü elinden alınmış, yıllarca hapislik hayatı yaşamış, memleketim şiirinin yazarı Nâzım Hikmet Ran’a, üç sütun üstünde; “Nâzım Hikmet, vatan hainidir. Vatan hainliğine devam ediyor” başlığını kullanır. Bunun üzerine Nâzım çok sinirleniyor. Vatan Haini şiirini yazıyor. – EkşiSözlük    ⇡⇡⇡

Şiiri, Fazıl Say’ın bestelediği Nâzım Oratoryosu’nda Genco Erkal’dan dinlemek için tıklayınız.

Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne,
kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson’un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
“Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,
ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası,
Amerikan donanması, topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

(28.07.1962)

2 Gerbera: Papatya ailesinden, Güney Afrika kökenli bir çiçek türü. Sarı Gerbera, duygu patlaması anlamını ifade eder. – Görseller için tıklayınız.    ⇡⇡⇡

3 Gayz: Aşırı öfke    ⇡⇡⇡

4 Don Juan: Hikâyesi defalarca farklı yazarlar tarafından anlatılmış efsanevi ve kurgusal bir karakterdir. Don Juan ismi mecazi olarak “zampara” anlamında kullanılır. – Vikipedi    ⇡⇡⇡
 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

12 YORUMLAR

  • Yanıtla Metin Çoban 21 Mayıs 2021 at 12:20

    Nimet Hanım yine kızmasın bana, ilk yorumu yine Metin yaptı diye… 😃
     
    Genelde her sabah 6.30 gibi kalkarım, ofise gidene kadar biraz kitap okurum. Cuma sabahları da “Didem Sabahı” oluyor işte.
     
    Barancım, başından beri oku bak yorumlarımı, ben hep “Ben Barancıyım” dedim. Kuzey, Fethiye’den komşum da olsa ben hep senden yanaydım. Her ne kadar Jana, Pamir arasında gidip gelip, sadece kadınların haklarının, yaşam hakları olduğunu düşünüp, bir erkek olarak onları içine soktuğun durumları ve duygularını göz ardı ettiğin için sana kızsam da yine de Barancıyız.
     
    İstanbul Sözleşmesi’nin adının öyle olması hoşuma gitmiyor aslında. Türkiye’deki tüm kadınları kapsamıyor, sadece İstanbul özelinde kaldığını hissettiriyor gibi geliyor bana. Sanırım bu Anadolu’daki kadınlar için de öyle oldu. Nitekim, o zaman yapılan direniş yürüyüşlerinde -sanırım 41 veya 47 ilde direniş yapıldı- Anadolu kadınının bu konuda uyanışı için yeterli bilinçlendirme yapılmadı. Meclisteki kadın milletvekillerinden de ses getirecek direniş ve eylem olmadı. AKP’li kadın milletvekilleri ise, kadınlığın yüz karası idiler. Tabii ki erkekler bu konuya tam destek vermeli, sonuna kadar da mücadele etmeli. Ediyorum da. Kadınlar da diğer kadınlar üzerinde yeteri kadar bilinçlendirme ve örgütlenme yapmalılar. Orası biraz eksik gibi. Yakında bunlar kalmayıp gidecekler, gelenlerin daha anlayışlı olacaklarını ümit ediyorum. O zamana kadar bilinçlenip, örgütlenip yeni gelenlerin önüne sözleşmeyi koyup, katolik nikahı kıymak lazım, diye düşünüyorum ben….

    • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 21 Mayıs 2021 at 13:17

      Efsane yorum 😍 Bayıldım. Bu hafta hiiiiç kavga etmeyeceğiz 😂
       
      İstanbul Sözleşmesi ve kadın hakları konusunda yazdıklarınız için ise ayrıca çooook teşekkür ederim. Var olun 🙏🏻
       
      Sevgiler

      • Yanıtla Metin Çoban 21 Mayıs 2021 at 13:53

        Bugün milat olsun. 😃

        • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 21 Mayıs 2021 at 13:54

          😂👍🏻

  • Yanıtla Hande Sarıkahyaoğlu 21 Mayıs 2021 at 13:30

    Her bölümü keyifle okuyorum.Karakterlere değişik duygular besliyorum. Pamir’e şaşırıyor, Baran’a kızıyor,Kuzey’i seviyorum.
     
    Son bölümde benden sözetmiş olmanla onore oldum. Pamir’e benim gibi biri lazım zaten 😬
     
    Şaka bir yana yazılarına bayılıyorum. Karakterlerin hepsi içimizden birileri. Duyguların çoğu tanıdık. Acılar, sevinçler, öfkeler ve umutlar…
     
    Seni kimseyle karıştırmıyorum asla ama çok güçlü kalemlerin esintileri var senin kaleminde sanki. Yok zaten onlardan eksiğin ❤️ En kısa zamanda umarım kitap olarak elimde tutarım bu yazılarını.

    • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 21 Mayıs 2021 at 13:38

      Bi’ tanesin ya 😍❤️😍 Ne kadar güzel şeyler yazmışsın, çok çok mutlu oldum. 5000 kitap okumuş bir okur, kalemimi güçlü buluyorsa bundan gurur duyarım elbette 😁😁😁
       
      Seni daha çoook yazacağım. Gelecek o Pamir yanına 😂
       
      İyi varsın, iyi ki yollarımız kesişmiş. Seni çoook seviyorum ❤️😘

  • Yanıtla Nimet Canbayraktar 22 Mayıs 2021 at 20:46

    Aşk olsun Metin Bey, hiç kızmıyorum, zevkle okuyorum. Bu hafta ben bayağı geç kaldım, ancak okuyabildim. Yorumunuza ve gelecek günlerle ilgili dileklerinize katılıyorum. Hele Katolik nikahı, yeterince sağlam olur mU acaba? Ama pardon gelecekte demiştiniz, değil mi?
     
    Didem Hanım, hem heyecanla takip ettiğimiz romanınız hem de kahreden ama gerekenlerin yapılmadığı ve neredeyse güncelliğini yitiren İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’ne tekrar dikkatleri çektiğiniz için teşekkürler.
     
    Bu kadar zevkle yazdığınıza göre, nasılsa daha çok romanlar gelecek diye düşünüyorum. 🥰😘

    • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 22 Mayıs 2021 at 20:55

      Nimet Hanımcım çok teşekkür ederim satırlarınıza. Gerçekten de çok keyif alıyorum yazarken. Bitince ne yapacağım diye düşünmeye başladım bile. Yeni hikayeler geliyor fakat aklıma 😁 Dediğiniz gib vazgeçemeyecekmişim gibi duruyor 🙃
       
      İstanbul Sözleşmesi, kadına şiddet, doğa, hayvan hakları, feminizm, toplumsal cinsiyet eşitliği… bunlar üzerine yazmaktan da usanacağımı hiç sanmıyorum 😉 Desteğiniz için çok teşekkür ederim 🙏🏻
       
      Kucak dolusu sevgiler 🤗❤️

  • Yanıtla Atakan Balcı 25 Mayıs 2021 at 16:59

    İstanbul Sözleşmesi yaşatır” diyorum öncelikle.
     
    Baran’a söylenen o söz, en azından kırıcı bir söz ve doğrusu ben de alınırdım. O anda, sözleşmenin fesh edildiğinin öğrenildiği ilk andaki korkunun düzeyi, içinde bir parça aydınlık taşıyan herkes için dehşet verici ve fakat kadınlar için bunun da ötesinde tabii. Bu nedenle de erkek tarafının, her ne kadar kırıcı da olsa, o söz karşısında çok uzatmaması gerekir.
     
    Freud’dan alınan söz burada kilit önemi olan bir söz ve konuyla ilgili de derinliği var. Barancı, Kuzeyci ya da Pamirci değilim kendi adıma açıkçası. Ben bu serüvende kötü birine denk gelmedim, herkesin farklı seçimleri var yalnızca.
     
    Ellerine, düşlemine sağlık canım! 🙂✨🌞

    • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 25 Mayıs 2021 at 18:34

      Canım benim, ne kadar güzel yorumlamışsın. Sen zaten her zaman harika yorumlar bırakıyorsun bölümlerin sonuna, çok çok teşekkür ederim.
       
      “Barancı, Kuzeyci ya da Pamirci değilim” cümleni ve aslında kimsenin kötü olmadığını sadece farklı söylemlere sahip olduğunu söylediğin bölümü çok sevdim.
       
      Birini bile “kötü” olarak düşünerek yazmadım. Kötü-İyi iki uç nokta. Öykünün karakterleri ortada dengede durmaya çalışıyorlar, kimi zaman biri diğerinin canını yakıyor belki ama amaç acıtmak değil.
       
      Yeniden teşekkür ederim, sevgiler canım 🤗

  • Yanıtla Hande S. Sinan 20 Haziran 2021 at 21:44

    İstanbul Sözleşmesi‘nin hikayenin içinde geçmesine bayıldım! Teşekkür ederim bir okuyucu olarak. Birçok kişi en azından bu şekilde öğrenecek veya merak edip kendi okuyacak.

    • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 21 Haziran 2021 at 09:16

      İstanbul Sözleşmesi’nin öneminin her mecrada anlatılması gerektiğine inanıyorum. Kendi sosyal medya profillerim, kurduğum dergi, şimdi de bu roman; nerede sesimi yükseltebilme, birilerine ulaşabilme şansım varsa onu değerlendirmeye çalışıyorum. Senin de bu konuda ne kadar hassas olduğunu biliyorum canım. Yorumla bir kez daha altını çizdiğin için de teşekkür ederim.
       
      Kocaman öpüyorum 🤗❤️❤️😘

    Cevap Yaz

    Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan